İSLÂM VE SANAT – 3
Selim GÜRSELGİL
Selefiler, Sofiler, aralarındaki anlaşmazlıklar falan diyoruz ama pek çok ortak noktaları da var. Faraza sanat dendiğinde ikisi de yüzünü buruşturup öbür yanına dönüyor. Selefiler zannediyor ki, müslümanlar kıyamete kadar hangi hadis zayıf hangisi kuvvetli, bugün hangi eski âlimi tekfir etsem meseleleriyle uğraşacaklar. Sofiler de zikrullahı tesbihin marifeti sanıyor, onun sanatta ve her sahada izi sürülebilir bir keyfiyet olduğunu görmüyorlar. Neticede her iki kesim de “İslâm’da sanat yoktur” (veya çok az vardır) gibi bir anlayışta birleşiyor ve dün bahsettiğimiz din düşmanı profesörü doğrulamış oluyorlar. Müslümanlığı, kaba saba ahkâm kesmekten başka bir şey bilmeyen, mânâ incelikleri ve güzelliklerden anlamayan, sanat gibi bir ilâhî marifete ihtiyaç duymayan bir garabete düşürüyorlar.
Oysa İslâm’da sanat vardır; hem de en güzeli, en yücesi, ruhun en derin tabakalarına kadar nüfûz edici olanı. Bir tek divan şairlerine bakmak bile bunun böyle olduğunu ispatlamaya yeter: “Canı kim cananı içün sevse cananın sever/ Canı içün kim ki cananın sevse canın sever”… Müslümanlık ruhtan habersiz olmak mı demektir? Eğer öyle demek değilse mutlaka İslâm sanatı diye bir şey vardır. Çünkü sanat ruhtan haber veren esrarlı bir vasıtadır. Bu vasıtayı dindışı görmek ve dinde yeri olmadığını sanmak, dini, ilelebet din ile verilen bir savaş saymaya kadar gider ki, cinayettir.
Sanatın dindışı olarak da yapılabileceği yahut din düşmanlarının da sanatla uğraşabileceği, sanatın kendisini dindışı yapmaz. Nasıl ki İslâm düşmanlarının İslâm’ı kötüleyen şiir söylemeleri, sahabilerin şiirden men edilmelerine yol açmadı, bilakis İslâm şiiri söylediler ve küfrü kötülediler. Bu, bütün sanat faaliyeti için de geçerlidir. Maleyani müzik olması, İslâmî müzik olmayacağını göstermez. Nü resim yapılıyor olması, İslâmî resim yapılamayacağı anlamına gelmez. Nasıl ki haram lokma yeniyor diye helâl lokma terkedilmez. İslâm’a hizmet ve onun gizli güzelliklerini açığa çıkarmak için en üstün kabiliyette müslüman sanatçılar gereklidir.
İslâm inkılâbı kendi estetiğini ve sanatını üretmek zorundadır. Bu estetik ve sanat, insanlara, küfrün sunamayacağı yeni ruh iklimlerini açmak, yeni bir sempati, yeni bir tebessüm, yeni bir zevk getirmek zorundadır. Yoksa İslâm inkılâbı dediğin höt-zöt rejimi değildir. Onu papazlar değil, sanatkârlar yayar ve yaşatır. Muhiddin-i Arabi, İzzeddin Keykavus’a yazdığı mektupta, “oğlum kâfiri ez, güzelliği onun eline bırakma” der. İmam-ı Rabbani de Mektubatta, güzellik ve cazibenin İslâm’ın hakkı olduğunu, kâfire bırakılmamasını anlatır. Size ne oluyor ki, bütün güzellikler Batı’nın olsun, bize kaba sabalıklar yeter diyorsunuz? Komünizm bunu dediği için yok oldu. Dehâyı tutamadığı için yıkıldı. Cazibe neredeyse istikbâl oradadır.










