MUHİDDİN-İ ARABÎ VE VAHDETİ VÜCUT
Selim GÜRSELGİL
Muhiddin-i Arabî’nin hangi mezhepten olduğuna dair kesin bir bilgi yoktur. Endülüslü olduğu için, çıkış olarak Malikî olduğu düşünülür. Bazıları, Hanbelî fıkhıyla amel ettiğini söylerler. Endülüs’ten ayrıldıktan sonra bir ara Hanefî mezhebine ilgi duymuş, ancak gördüğü rüya üzerine Hanefîliğe intisab etmemiş, “Ehl-i Hadistenim” demiştir. Böyle demesi, onun Malikî veya Hanbelî fıkhına yakın olduğunu gösterir.
Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet mezhepleri, Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey diye iki kökten filizlenir. Ehl-i Hadis, hükümlerinde hadislere ağırlık veren, Ehl-i Rey daha ziyade istinbat ve kıyasa dayanandır. Malikî ve Hanbelî mezhepleri Ehl-i Hadisten sayılır; bazı kaynaklar Şafiîliği de ondan gösterir, bazıları “ikisi arasında köprüdür” derler. Ehl-i Rey’e dayanan mezhep ise Hanefîliktir.
Muhiddin-i Arabî, Hanefîliğe daha sonra yine ilgi duymuş, Musul’da bir Hanefî âliminden uzun zaman fıkıh dersleri almış ve ona “Üstadım” demiştir. Buna rağmen Hanefî olmamasının (olduğuna dair bir delil olmadığı söylenir) ayrı bir hikmeti vardır. Muhtemelen Hanefîlikte akla dayalı hükümler olmasından; Vahdet-i Vücut yolununsa “bu işe akıl ve hayalle girişmek küfürdür” hükmü taşımasından…
Yolunun başlangıcında, bu büyük veli, bir ruhî kamaşmaya, bir akıl keşmekeşine düşer. O zaman bir rüya görür. Rüyasında Kâinatın Efendisi, “bana sarıl” buyurmaktadır. Muhiddin-i Arabî Hz bu rüyayı “Hadislere sarıl” olarak tabir eder. Uzun yıllar sadece hadis ilmi tahsil eder, hiçbir tasavvufî görüş belirtmez. Bunun sonucunda hadis ilminde, bilhassa kutsî hadisler hakkında bir üstad olmuş, bu hususta yazdığı eser halen en önemli kaynak hükmündedir.
Vahdet-i Vücut yolu işte bu ilim tahsilinden sonra sırlarını açan bir yol olmuştur. Onu da ancak büyük mutasavvıflar, en çok da Nakşibendîler anlamışlar, ona akıl ve hayal yoluyla ulaşmaya çalışanlar küfre veya küfür isnadına varmıştır.
Vahdet-i Vücut, “her şey O’dur” der. Fakat bunu şeriattan ayrılmadan yapar. Ona dışarıdan bakanların kafasını karıştıran, saçma sapan seviyesiz yorumlar yapmalarına yol açan durum da budur. Mantık olarak, “her şey O’dur” diyenin şeriatı reddetmesi gerek; oysa tasavvufî hakikat, varoluşan hakikattir; mantığın tasniflerinden hiç hoşlanmaz. Nitekim bu sırrı âgâh olan Nakşibendîler bu sözü reddetmemişler, “her şey O’ndandır” diyerek tevil yolunu göstermişlerdir. Şöyle ki, “Her şey O değil, O’ndandır; bu yüzden ki O!”
Muhiddin-i Arabi, büyük bir mutasavvıf olmanın yanında, büyük bir din âlimidir. Onun şeriat bağlılığına tek söz söylenemez. Tasavvufa dair beyanlarını ise ancak Nakşibendîler eleştirmiş, Vahdet-i Şühud yolunu bu eleştiri üstüne kurmuşlardır. Halbuki Muhiddin-i Arabî’nin açıkladığı sayısız hikmetler de vardır ki, kıyamete kadar müminlere yol gösterir.










