BİZİM UŞAĞLAR
Levent AKINCI
“Teknoloji Zombisi” bir kısım yeni nesil bilmez; henüz internet, bilgisayar, tablet, cep telefonu yoktu ve hatta evlerde renkli televizyonlar bile yoktu.
40 sene kadar eskiden bahsediyorum.
Sanal ve yalan üzerine kurulu bir hayat değildi. Yetişkinlerde de çocuklarda da hakikî dostluklar ve hakikî neş’eler vardı.
Aile vardı, akraba vardı, komşu vardı, mahalle vardı, ziyaret vardı, misafirlik vardı, bağ bozumu vardı, harmanyeri vardı, tandır vardı, soba vardı, kedi vardı, koyun vardı, inek vardı, tavuk vardı, köpek vardı, ırmak vardı, dağ vardı, toprak vardı, ağaç vardı, kuş vardı. Geceyi gece gibi, gündüzü gündüz gibi yaşamak vardı. Mevsimler dolu dolu ve layığıyla yaşanırdı, bahar vardı, yaz vardı, güz vardı, kış vardı. Baktın mı az yukarı, beton değil gökyüzünü görürdün. Ve aşağı baktığında da bir çok yerde tertemiz toprağı görürdün..
1980’ler, Bayburt merkez. Çocuktuk, gündüzleri çok yorulur, geceleri erkenden mecburi yatar uyur, ama bayram geceleri asla uyuyamazdık.
Ben hâlâ bayram geceleri sevinçten uyuyamayıp sabahlarım.
Kışın buzlanıp kayganlaşan yollarda kızak kayma, yazın Çoruh’ta yüzme sefası yapardık.
Çorak memleketim benim. Neyi meşhur, tabiî ki şükrolsun, tahılı zahiresi ve kartolu… Kışın termometrelerde nerdeyse eksi kırkı gören sert iklimli ve yüksek rakımlı yurdumda meyve pek yetişmez. Zaten nadir yetişir, onda da erik hep en uç dallarda olurdu yav. Daldan düşmeden erik toplamak bir cambazlıktı resmen.
Güzün bazen büyüklerimiz ile dağa, tepeye gider alıç, kızamık vs toplardık. Büyüklerimiz bazen dağdan geven ve yaban tezeği toplar getirirdi, sobada yakılırdı. Sobanın üstünde güğüm eksik olmazdı. Legenlerde teştlerde yıkanan elbiseleri kuruması için sobanın borularına monte edilen demirlere asarlardı. Balkonda bahçede asılanlar ise buz tutardı. Camların iç yüzü geceden donardı sabah bir kalkardık, desen desen, ebru veya soyut resimler gibi olmuş, tırnağımızla kazımaya çalışırdık. Hayır, soyut resimler sanki bu buzların bir taklidi.
Memleketin neredeyse altı ayı kış idi. Ama biz her mevsim sokaklarda idik.
Haylazlık ve muzipliğimiz çoktu. Ama mesela camiye hocaya gider gelirken mushaf-ı şerif’i üç defa öper alnımıza koyardık, ekmek yere düşse üç kez öper alnımıza koyardık; büyük biri geçerken derhal toparlanırdık, edebliydik, dürüst idik, merhametli idik. Misal, bir kediye asla tekme atamazdık, bir çocuk diğerini dövse hemen ayırırdık, yükü sırtında bir nine görsek koşar yüklenir, misal Tuzcuzâde mahallemizden Suçıkan mahallesine kadar taşır ve mukabilinde harçlık veya yemiş vs ikram edince de aldığımız terbiye gereği katiyen alamazdık veya ısrar edince zorumuza giderek utana sıkıla alırdık. Bir büyük parasını düşürse yolda, koşar teslim ederdik, teşekkür olarak biraz para verse alamazdık veya utana sıkıla kabul ederdik. Fıtratın ve aile terbiyesinin bir tezahürü olarak. Keza, yalan söylemez ve söyleyemezdik. Kimsenin fakirliği veya herhangi bir bedeni özrü ile alay etmezdik. Bu tür farklılıklarımız olan hiçbir arkadaşı komşuyu dışlamazdık.
Kedi köpek demişken. Her çocuğun bir “pisik çobanlığı” veya “it çobanlığı” yaptığı dönemi olurdu. Büyükler öyle derdi. Bazen bir kediye tahta veya tenekelerden veya koli kutularından yuva yapar grupca sahiplenir beslerdik. Evden yiyecek aşırır getirir yedirirdik. Bu işi bu gün bile yapıyorum(!).
Büyükler, “ola ne salahana gibi sürtirsiz” derlerdi. Eve girmezdik ki!
Kışın meselâ, “ambu soyuhda köpehler bile durmir dışarda”, der kızardı bazen büyüklerimiz.
Hakikaten poşaların itler ve bizden başka kimse sokakta olmazdı. Halimiz pisigden beter, keyfimiz paşada yok dedikleri durum aslında.
Toprak ile daima iç içe idik. Bayburt merkez de olsa, çoğumuzun evinin bodrum veya ek binası olur inek, koyun, ve tavuklar olurdu. Tabiat ile barışık idik. Tezekler arasında ve mayıslarda basmalıklarda oyunlar oynardık. Pönserek bir kurbağalı dere idi, arada içinde gezerdik. Şimdilerde bu derenin üstü yol ile kapatılmış. Mahallenin de şehrin de silüeti çok değişmiş zaten, her yer apartman dolmuş. Sûreti gibi sîreti de bozulmakta.
Küçükken yani 80’lerin başında bir kaç defa Pönserek deresine gıllanmışlığım yani yuvarlanmışlığım vardır. Büyükler koşar çıkartırdı, üst baş lığ içinde. Bağışıklık zirve yani. Babam ise küçükken 1950’lerde bir kış günü buz kırılınca arkadaşı ile birlikte buzun altına düşmüş epey sürüklenmişler, neyse ki Çoruh’a varmadan aşağı tarafta komşulardan büyükler kurtarmış baygın halde. Kışın Çoruh da tamamen buzla kaplıdır. Gittin mi gidersin Allah muhafaza.
Karşı cins ile herhangi bir sululuğumuz olmazdı. Karşılıklı olarak seviyeli idik. Ve saygılı idik. Bir kaç istisnai toplu oyun dışında ayrı oynardık. Erkek oyunları ve kız oyunları farklı idi.
Kar buz içinde çeşitli oyunlar oynarken üşür, kış günleri ve geceleri harlanmış sobanın fırınından patates alayım veya sobadaki tencereden et alayım derken yanardık. Ya elimiz kolumuz azcık yanardı ya süveterimizin önü.
Sokaktan eve girmezdik çoğu kez. Büyüklerimiz kızardı; “Imirin iti gibi ac ac ne dolanirsiz, eviz çölüz yoh mi” derlerdi, biz habire oynardık. Açlık hatırımıza bile gelmezdi çoğu zaman. Bazen de evden çıkmadan annelerimiz ekmeğin poççugunu yani ucunu keser arasına peynir falan koyardı, gocuğumuzun cebinde tutardık, acıkınca yerdik.
Pönserek deresine hepimiz bir dal parçası veya kağıt gemi atar akışı boyunca kıyıdan yürür “haydi benim geemim” diye slogan atardık güya yarıştırırdık, ta ki Çoruh’a varıp kayboluncaya dek.
Çoruh; Nil, Fırat, Şat, Tuna’mızdı bizim. Okyanus kadar engin idi bize.
Evin çatı arasına veya kilerine teregine falan musallat olunca o “tandura goydum paçayı” türküsündeki “ev yıkanın pisigi”; canını yakmadan bir koli kutusuna veya çuvala koyup şehrin öte tarafına götürür bırakırdı babamız. “Azıtma” derlerdi bu işe. Üzülürdük. Neyse ki akşam daha baba eve gelmeden pisik çıkar gelirdi.
Bazen mahallede kulübe yaptığımız pisik yani kedi veya guduk yani köpekcik, kendisi kaçar kaybolur giderdi. “Tezdi” derlerdi böyle firar edince. Yine üzülürdük.
Azıtma, tezitme, segirtme, paar vs. Bunlar hepsi Oğuzili’nin öz Türkçe kelimeleri.
“Uşağ/h/k” mesela; akran veya küçük birinden bahsederken, falanca “Has uşahdur”, Erzurum Bayburt civarında “ola uşağlar”, Tirabizon Rize tarafında “ula uşağum”. Tüm Anadolu ve Balkan’da ve eski İstanbul’da rastlanır.
1880 Redhouse sözlüğü bile “Turk” maddesini açıklarken “Osmanli, Turk, Turk-Ushaghi, Musliman”; “Turkish Language” maddesinde de “Turkja, Osmanlija, Muslimanja” demiş.
Redhouse’daki bu kısımların görüntüsü ilişiktedir. Ayrıca yine Redhouse’daki Uşak maddesi ve Kâmus-ı Türkî’deki Uşak maddesi de ilişiktedir.
Biz gerek dostlara ahbaplara gerek gençlere çocuklara “uşağ” diye seslendiğimizde burun kıvırıp çemkiren monşer özentili Batı taklitçisi maymunların kulakları çınlasın! Kendileri vahşi Roma’nın varisi olan sömürgeci Batı’nın uşaklığını yaptıkları için Doğu’nun dinine de öz diline de hasım kesilmişler. Uşağ, bala, ana, ata, dede, nene, emice, gardaş, eze, bibi batar onlara! Peder, valide, mahdum, refîka, kerîme, hemşîre, zevc, hatun, hanım, beg, bey de öyle! Dine de kültüre de düşmanlar çünkü!
Devam edeyim, evin mutfağının atıklarına “yuntu” derlerdi. Asla tamamı çöpe atılmazdı. Varsa kendi inek veya koyunumuza, yoksa olanlarınkine verilirdi. İneğimiz için çok yuntu topladım. Meselâ kavun karpuz kabukları, marul vs ahırlardaki hayvanlara verilirdi afiyetle yerlerdi. Ekmek zaten atılmazdı.
Sürekli bir şeyler taşırdık. Çarşı pazardan veya bakkaldan taşınan şeyler haricinde ayrıca, resimdeki Kışla Paarı namlı çeşmeden eve “su”, sobaya “tezek, odun ve kömür”, sobadan çöplüğe “kül”, ineğe “yuntu”, merekten komdan basmalığa “mayıs” vs. Boş vakit olmazdı yani. Hiç bir şeyle meşgul değilken bile bir şeyler çıkardı muhakkak. Yani evde bir odada dört duvar arasında bir ekran ile dünyaya ve hayata yalandan bir temas sözkonusu değildi, hayatın içinde ve faal idik hep. Hem ruhen zihnen hem bedenen.
Toplamak demişken. Ramazan’da “Onbeşi” bayramlarda “Bayramlık” toplardık. Garip bir adet. Herkesin erzakından herkes tatmış olurdu. Rızkı paylaşmak, dağıtmak gibi derin mesajları vardı sanki.
Şehit Osman Tepesi, veya Suçıkan yamaçlarında yemlik, evelik, ebemekmeği yani madımak vs toplardık. Evelik bahçelerde de olurdu. Sevmezdim, ama; “yeddi derde devâdur” derdi ninem. Şifalı imiş. Halk irfanı. Mümkündür. Hatta bir de cin peri hikâyesi anlatırdı bununla ilgili ninem; uzun bir hikaye, sonunda peri kızı adama derdi, beni sal gideyim, karşılığında büyük bir sır vereceğim sana. Ve giderken son söz olarak: “evelik var ya; yedi derde devadır” der ve kaybolurdu.
Akşamları nenemiz “hekat” yani hikâye ve masal anlatırdı. Ezop ve Anderson Masalları halt etmiş yanında, dedirten meraklı maceralı ve hikmetli hikâyeler.
Kış geceleri meyveler soyulur dilimlenir, veya sobanın fırınına patatesler yerleştirilir, ve dedem, O ve babasının yani gazi dedemizin malûm devirde vaktiyle sandıkta damda vs saklayarak gizleyerek muhafaza ettikleri “Osmanlıca Kitaplar”dan okurdu, herkes toplanırdı soba başına. Bazen İlmihâl, bazen cenk hikâyeleri, bazen gurbet, acı veya hazin aşk hikâyeleri, Garib ile Sanem, Aslı ile Kerem gibi…
O kitaplar dedelerden kalmış, bu gün bendedir, hâlâ saklıyor muhafaza ediyoruz. Bilhassa Ankaravî kısa sureler tefsiri, Şerhu Birgivî Li Kadızâde, ve Halebî Sağir’in Babadağ Tercümesi derkenar Kefevî’nin Tuhfetüşşâhân’ı; bu akaid, fıkıh ve ahlâk eserleri çok muhteşem kitaplar olup hâlâ saklıyorum. Ve çok da istifade ediyoruz.
Bilhassa bu itikad ve fıkıh kitaplarını okuyunca bir kısım devrimlerin, hususan harf ve dil devrimlerinin neden yapıldığını bir kez daha anlıyoruz. Sadece Kadızade şerhli Birgivî Vasiyetnâme’sinde veya Kefevî Tuhfe’sinde “elfaz-ı küfr” kısımlarını okumak bile yeterlidir ne demek istediğimi anlamaya. Ve Osmanlı’nın asırlarca istinsahlar ile çoğaltıp çoğaltıp halka en çok teşmîl ettiği eserler bunlar idi. Hele hele 1803’ten sonra matbaa ile çok daha fazlaca ve kolayca yaygınlaştırılmıştılar. Bizdeki Ankaravî yaklaşık beş asırlık yazma istinsah, diğerleri de iki asırlık matbu. Zaten bu eserlerin vaktiyle, 16, 17 ve 18. yüzyılda kaleme alan müellifleri de halk doğrudan anlayabilsin diye “Türkçe” ve sade bir dille yazmışlardı. Rahmetler olsun. Halebî, Babadağî, Birgivî, Kefevî, Kadızade ve tüm diğer sahih ulema ve gâzi ümerâmıza, hulefâmıza…
“Gâzâvâtnâme” geleneği tüm Anadolu’da ve Balkanlar’da vardır. “Kesik Baş” hikâyeleri de çok yaygındır. Tarihî Peçevî’deki “Grijgal Kadısı ve Akıncılar” konulu hikâyeyi, ki Ömer Seyfettin birebir alıntılamıştır: “Başını Vermeyen Şehit”. Çoğumuz bu hikâyeyi bilir. Bu aslında çok yaygın bir anlatı. Anadolu’da da Balkanlarda da bir çok benzerleri var.
“Ayetlerdeki ve Hadislerdeki” mucizeli kıssalardan ve hadislerde anlatılan arıların koruduğu sahabe Asım bin Sabit’ten bilâteşbîh Abdullah Azzam’ın “Afgan Cihadında Rahmân’ın Âyetleri” ve “Cihad Dünya Gündeminde” kitabında anlattıklarına dek, bir çok aklı mûciz hadiseler ile doludur tarihimiz.
Âyetlerdeki kıssalar ve sahih hadislerdeki kıssalar değil ama bilâteşbîh sonraki bir çok hadiseyi anlatan menakib ve hikayeler çoğu zaman abartılı ve yalan hurafe karışmış bire beş eklenmiş vs efsane masal hâini almış olabilir, ama bu demek değil ki hepsi abartı hepsi yalan. Hemen kadim bir Boşnak ağıtının hikâyesini çözümlediğimiz “Razbolje se Sultan Sulejmane” başlıklı makalemizden bir nakil yapalım:
“Bu arada, Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, Halife Sultan 2. Süleyman’dan aldığı emirle sefere giderken yolda daha Sofya’ya varmadan padişahın vefat haberini alır, fakat cihad azmi kırılmaz, ve Habsburglara karşı savaştığı Salankamen muharebesinde şehid olur. Yiğit adam idi. Savaşın seyri, Kırım kuvvetleri henüz orduya yetişememiş olmasına rağmen aslında fena değilmiş, fakat Sadrazam, askerleri teşvik için ön safa geçince bir mermi ile şehit edilir ve ordu bozgunu yaşar. Yani Edirne yakınlarında görüşmelerinden sonra Padişah da Sadrazam da kısa süre içinde ard arda dünyasını değişmiştir. 1691. Allah rahmet eylesin iki büyüğümüze de. Şiirde Köprülü’ye şimdiden üzülüyorum diyor padişah. Sanki hissetmiş orada vurulacağını. Ve elbette ki çetin bir savaşa doğru gittiğinin farkındaymış.
Salankamen’de ön safa çıkıp şehid olan, böyle asîl bir şekilde fâni dünyadan dârıbekâya irtihal eden ve vurulduğunu şehit olduğunu herkes gördüğü halde savaştan sonra naaşı bir türlü bulunamayan adeta sır olan Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa hakkında İslam ansiklopedisindeki şu kısmı bilhassa nakletmek isterim;
“Mustafa Paşa’nın naaşı bulunamadı. Rüşdî Ahmed Efendi tarafından şehâdetine, “Adem cisrini geçti râh-ı Hak’ta Köprülüzâde” mısraıyla tarih düşürülmüştür.”
Hak yolunda yokluk köprüsünden geçti Köprülüzâde.
Bilâteşbih, aklıma “Hamiyyu’d-Debr” yani “Arıların koruduğu kişi” de denilen, ve “Allahım! Ben ilk günler senin dinini korudum, sen de bugün benim cesedimi koru!” diyerek dua ettikten sonra şehid olunca naaşı önce çölde birdenbire peyda olan arılar tarafından sarılan sonra da yine ilâhî bir sel ile sır olan büyük sahabe Asım bin Sabit Radıyallahuanh geldi birden. Müşrikler bu sahabenin başına ödül koymuşlardı, kafatasında şarap içmek niyetinde idiler. Ser verdi ama re’s yani başı ve naaşı ele geçirilemedi. Ve Grijgal hisarının Akıncı beyleri Deli Mehmed ve O’na harp esnasında “Mehmed, Mehmed, canını verdin, başını verme’ diye haykıran Deli Hüsrev’in ve hadisenin diğer şahidi olan Kuru Kadı’nın hikâyesi, evet “Başını vermeyen şehit” diye meşhur olan Deli Mehmed geldi aklıma. Rahimehumallah. Hani şu, Tarih-i Peçevî’de hikâyesi anlatılan şehit. Ve Bağdat’ın kapısını açan “Kelle koltukta” üç gün savaşan Bayburtlu Genç Osman destanı, ve daha bir çok kesik baş efsanesi, ve yine, Şehid dr Abdullah Azzam Rahimehullah’ın “Afgan Cihadında Rahmân’ın Âyetleri” adlı kitabındakiler ve benzer hadiseler geldi aklıma bu şiirden sonra.. Nakil burada bitti.
Gazâ hikâyelerinde ve destanlarında Hz Ali, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Belek Gazi, Baybars, Osman Gazi, Sarı Saltık vb. kahramanlar ve konular, bazen eserden esere ve bölge bölge değişiyor ve istinsahı edinilebildigi ya da hafızalarda tutulabildiği kadarıyla bu zatlar ve diğerlerinin cenkleri nesilden nesile anlatılıyordu. Bildiğim kadarıyla bazen varsa elde metin oradan okunur bazen de ezberden nakledilegelirdi bu hikâyeler. Bazısı nazm bazısı nesir olan bu tevarih kitaplarını ve destanları hikâyeleri okuma veya anlatmalar Anadolu’da şehir, sancak ve kazalarda hatta karyelerde bile, çok yaygındır. Kış geceleri bilhassa, mahalle veya köy odalarında ve hanelerde bu okumalar daha çok görülürdü. Keza halk şiirleri, cönkler de tıpkı cenk hikâyeleri gibi yaygındı.
Cenk demişken, Bayburtlu ninem Beyrek’in hikâyesini de anlatırdı. Karıştırıp Bey Börek derdi bazen. Aslı Bay Büre oğlu Bamsı Beyrek. Ve ümmî olduğu hiç okur yazarlığı olmadığı halde çokça mani bilirdi, zaman zaman babam onu söyletir daktilo ile kaydederdi bu manileri, “Bayburt Manileri” adıyla kitaplaştırmak istiyordu. Nüshalar hâlâ evde durur. Tatillerde yanına gittiğimiz Bozoklu yörük ninem ise ümmî olduğu halde bizzat kendine ait şiirleri vardı ve iyi de türkü okurdu, meselâ Selanik’ten hicret edip Yozgat’a iskân edilen muhacirlerden işitip okuduğu meşhur ‘Selanik Ağıtı” bunlardan biridir.
Hangi gafil demiş ümmî toplumlar cahildir diye!
Bir evde bir sokakta bir imam, molla veya bir aile büyüğü bilse okusa veya anlatsa, herkese ulaşıyordu bilgi. Şimdi iletişim çağında teknoloji sarhoşuyuz da ne oluyor? Bir velede bir tek ince kitabı bile okutamıyorsun! Bırak kitabı, internetteki heyecanlı maceralı bir filmi hatta beş on dakikalık ve zevkli renkli meraklı bir videoyu ödev verip, hadi seyret de üzerinde konuşalım diyorsun da dizini kırıp sabredip on dakika dikkatini verip seyredemiyor! Hey gidi! Biz saatlerce okusa anlatsa ağzının içine bakardık dedemizin. Ertesi akşam hikayenin kaldığı yerden devam etsin diye sabırsızlanırdık. Veya ninemizi zorlardık, bir hikâye bitince bir tane daha bir tane daha diye.
Az büyüdüğümde belki de dedelerin müderris, babanın muallim olması da etkilidir bilemem, akranlarıma göre erkenden başlamıştım okumalara. Ömer Seyfettin serisini ezbere biliyordum. Kemalettin Tuğcu hikayelerinin çoğunu. Dinî kıssa ve hikâyeler ve tarihî roman ve hikâyelerin çoğunu zaten ezbere biliyordum. Babam sürekli hikâyeler getiriyordu, okuyordum götürüyordu. O da yetmiyor halk kütüphânesine dadanmıştım, giriş katında ilk ve orta mektep seviyesindeki çoğu kitap ve mecmuanın yerini bile tek tek biliyordum. Kitap alınır verilirken imza atılırdı kayıt defterine, o defterlere bir gün ulaşabilirsem o günlerde o senelerde ne kadar okuduğumu belgelemiş de olacağım.
Evde durum anlattığım gibi idi. Bir de sokaklar var. Eve girmezdik, gün batmadıkça. Dede kanunu ve sopası olmasa onu da yapmayacagız. Akşam ezanı bir sınır idi. “Yer gök mühürlenir” derlerdi. Ezan bitmeden evde olmak gerekirdi. Büyük küçük herkes için geçerli idi bu kural. Sadece Ramazan ayında farz yatsıyı kılıp sonra yarısında tüydüğümüz teravih vesilesiyle sokaklarda olabilirdik. Gündüz tekne orucu tutardık. Yani öğlene kadar. Çocukların oruca alışması için çıkmış bir âdet. Önceki iftarlardan artan ekmekleri bazen sahurda papara olarak yerdik.
Bizim çocukluğumuzda bir sürü oyun vardı. Hepsi de hem ruhen, zihnen hem bedenen gayret gerektiren ve neşeli ve de hakikî oyunlardı. Eve odaya kapanıp telefon, tablet veya bilgisayar başında izole bir hapis hayatı yaşayan zamane sanal çocuklarına acıyorum.
Değil koyunları, civcivleri veya kedileri eliyle beslemek, isterse Afrika’daki bir millî parktaki bir arslanın adeta yirmi dört saatini bile seyredebilen, değil Bayburt kalesine Şehit Osman tepesine falan çıkmak, sanal olarak atmosferi bile dolaşabilmesi mümkün olan ama bir defa bile anayurdunu, atatoprağını, memleketini, Yozgat’ı Trabzon’u Diyarbakır’ı Erzurum’u ve köyünü, kasabasını görmeyen, bir defa bile koyun kokusunu almamış, ağaca çıkıp meyve toplamamış, bir defa olsun bir kuzuyu dokunup sevememiş bir nesil!
Sanal olarak adeta her şeye erişebilen ama hakikaten ise hiç birini görmeyen, bilmeyen, yaşamayan, dört duvar arasında, ekran karşısında adeta transa girmiş, tecritteki ucube mutant bir nesil!
Toplu bir hipnoz ve narkozda dünya.
“Mahrumiyetten mahrum” bir nesil. Hiç bir nimetin perhizini, mahrumiyetini yaşamamış, adeta hiç bir derdi veya zarureti yaşamak zorunda kalmamış bir nesil. Dert musibet yaşansın demiyorum tabiî ki, ama hiç dert ve zaruret çekmemiş, ve hiç bir hayra emek vermemiş, ve hiç sahici bir hayatı ve sahici dostlukları olmamış, “doyumsuz” ve “acımasız”, bencil, egoist bir jenerasyonu anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum burada. Böyle fertlerden oluşan bir cemiyet de tabiatıyla sadece herkesin birbirinin kurdu olduğu bir kalabalık oluyor, dikkat edin sürü bile değil, sadece rastgele kalabalıklar. Zira sürünün bile bir kısım müşterek dert ve hedefleri olur.
Hülâsa, bu, bizim Bayburt’ta geçen çocukluğumuzdu. Her yönünü yazsak çok kalınca bir kitap olur. Bir kaç güzel hatırayla iktifa ederken, eskideki büyük şehri, İstanbul çocuklarını da anlatan “Kuş Hatıraları” isimli İbrahim Sadri şiirini de hatırlatalım. Bazı yerleri hariç gerçekten de benzer bazı hatıralar anılmış.
Ama yazık ki hem bazı batıllar övülmüş, hem de bazı iyiliklerin sırrı bizzat o günkü şartlar imiş gibi sunulmuş sanki. Hayır, doğrusu şu ki; sekülerizm ve türevleri olan modernizmin, feminizmin vs batılların, resmî ideolojinin refakatinde ve teknolojiyle hızlı iletişim sayesinde süratle yayılmasıyla kaybettik tüm o son kalan değerleri. Zaten şehirlerin sûreti silüeti de ahalisinin sîreti de ifsad ediliyordu hep, ve artık bu ifsad zirvesini yaşıyor gibi.
Ve son olarak şunları da demeliyim; sonradan hak yola ihtida edip tamamen terk ettiğimiz o resmi ideoloji ve diğer modern şirkler ve bazı eski veya yeni hurafeler vs hariç; bizim “hakiki” ve “tabiî” çocukluk ve ilk gençliğimiz, bu günkü “sanal” çocukların ve gençlerin “yalan” dünyasından çok daha güzeldi. Ve o devirde iyi, güzel, doğru olan şeylerin hepsi İslâmî atalarımız devrinden bize kalan kültürün kalıntıları ve kırıntıları idi.
Yani kimse çıkıp da yakın devir güzellemeleri yapmasın. Eskiden şöyleydi eskiden böyleydi, akrabalık, komşuluk, mahalle, dostluk, mertlik, edeb, merhamet vs derken, o iyi şeylerin hepsi daha eskinin yani Osmanlı’nın ve de evvelâ ‘fıtrat’ın, ‘lâikliğin tahribatına rağmen’ ayakta kalabilmiş kalıntılarından ibaretti.

*

*












One thought on “BİZİM UŞAĞLAR”