ZALİM BÜYÜKLER VE MERHAMETLİ KÜÇÜKLER

Levent AKINCI

The Yearling (1946), The Brave One (1956), Tonka (1958), My Side of the Mountain (1969), The Call of the Wild (1975), White Fang (1991), The Silver Brumby (1993), Duma (2005), Hachi: A Dog’s Tale (2009), Belle and Sabestian (2013), Brothers of the Wınd (2015), A Street Cat Named Bob (2016), Mia and The White Lion (2018)…

Bu tür, hayvanlara merhamet ve hayvanlarla dostluk konulu filmlerde:

– Yetişkinler, genellikle sömürgeci Batılıları ve hayatın gerçekleri(?) ile yüzleşmiş bir kısım merhametsiz kütükleri,

– Hayvansever çocuklar ve gençler ise fıtratı henüz bozulmamış, vicdanı körelmemiş merhametli insanı ve doğuyu temsil ediyor adeta.

Neden böyle konuştuğumu, bu filmlerin en azından birkaçını olsun seyretmiş olanlar daha iyi anlayacaktır.

Uzak ve yakın geçmişte bu filmlerin çoğunu seyretmişimdir. Bu türden daha birçok film, roman ve hikâye vardır. Bu filmlerin bazılarını yıllar sonra tekrar seyretmişimdir. Dünyanın o çocuklardaki dîvâneliğe, o çılgınlığa ihtiyacı var. Şahsen o kafayı yaşadığımı, hiç büyümediğimi söylerler. Kabûlümdür. Pişman değilim. Sözgelimi yaşadığım muhitte sokağın gariban kedilerine apartman bahçelerinde ve çöp kenarlarında vs baktığım, beslediğim için bir kısım cinli, ifritli, şeytanist tiplerle dalaştığıma hiç de pişman değilim.

Dikkat ediyorum da, nerede hayatı boyunca bir defa olsun bir zalim otoriteye, bir kötüye karşı gık diyememiş, güçlülere karşı ayak yalayıcı olan varsa, dişleri en zayıf halkaya yani masum sokak kedilerine kesiyor.

Merhametli çocuklar demişken, kedi kesen ve okul basıp çocukları tarayan sadist bir kısım nesil nasıl türedi? Bunun birçok sebebi var elbette. En mühimi şudur ki; bu günkü eğitim öğretim sistemi çocuklara ve gençlere ne uhrevî ne de dünyevî bir fayda sağlıyor. ‘Sabah Programları ve Timsah Gözyaşları’ adlı yazımızda biraz temas etmiştik. Bu durumda da bazen nihilist tipler türüyor bazen sadist tipler palazlanıyor.

Bizim çocukluğumuz ile bu günkü neslin birçok farkından biri de şudur; bizler ve babalarımız bahsettiğim film ve hikâyeler ile büyüdük, şimdiler ise kâh mafya dizileri ile kâh sapkın müstehcen yayınlarla ve de kâh uyuşturan sanal oyunlarla büyüyorlar. ‘Bizim Uşağlar’ ve ‘Bütün Bir İnsanlık Yalana Teslim’ gibi yazılarımızda bahsetmiştik.

Biz, mahallede kediye-köpeğe kulübe yapar, evden yiyecek getirir beslerdik, şimdiki bir kısım piç nesil ise kedi tekmeliyor, hatta kesiyor. Hatta hızını alamayıp tanımadığı insanları rastgele öldürüyor.

Konumuza dönersek. Ekini ve nesli ifsad eden sömürgeci kâfirlerden ve içimizdeki hayranlarından ancak zulüm sâdır olur. Kurt kuş cümle mahlûkat onlardan muzdariptir.

Hadiste “Mümin kul öldüğünde dünyanın yorgunluklarından ve ezâlarından Allah’ın rahmetine girip istirahat eder. Facir kula gelince, ondan da diğer kullar, şehirler, ağaçlar ve hayvanlar kurtulup istirahat ederler” diye buyrulmuş.

İslâm medeniyeti merhamet medeniyetidir. Peygamber Âleyhisselâm, bir kadının hapsettiği ve açlıktan ölümüne sebep olduğu bir kedi yüzünden cehenneme gittiğini, ve fahişe bir kadının sıcak bir günde bir köpeği suladığı için affedildiğini haber vermiş ve hayvanlara merhamet hususunda ikâz ve ihtarlarda bulunmuştur.

Meselâ yük hayvanlarına aşırı yükü yasaklamış, sırtında yük ile eğletip bekletmeyi veya kişinin varacağı yere vardığı hâlde inmeyip, bineğinin üstünde sohbet etmesini menetmiştir. Siyerde daha birçok örnek vardır.

Bir gün, bir kadın devesine lânet okumuştu ve bunu işiten Peygamber Efendimiz kadına lanetlediği bir hayvana binemeyeceğini buyurup, üzerindeki eşyaları aldırmış ve o deveyi serbest bıraktırmıştı. Sahabe diyor ki, o deve hâlâ gözümün önündedir, insanlar arasında başıboş gezer dururdu da lânetli diye kimse ona ilişmezdi. Devenin çok değerli olduğu bir coğrafyada kadın, bir sözünün sonucunda devesinden olmuş. Ders almak ve dilimizi sakınmak gerekir. Masum hayvanları aç bırakmayı da, dövmeyi de hatta sövmeyi ve lânet okumayı dahi meneden bir dinimiz var.

Peygamberimiz bir hadiste develeri sağacak kimselerin, hayvanların memelerini yaralamaması ve incitmemesi için tırnaklarını kısa tutmasını hassaten emretmiştir. Yine, koyun sağan birisine, kuzusu için de memede süt bırakmasını, hepsini sağmamasını emretmiştir.

Alıp bu hadisleri çıkıp yüksek bir yere, içimizdeki zalimlere karşı haykırmak geliyor içimden: İnsan olun ulan, insan!

Bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ bu dilsiz hayvanlara iyi davranmanızı emrediyor! Verimli bir arâziden geçiyorsanız hayvanların biraz otlamasına müsâade edin! Kurak bir yerden geçiyorsanız oradan çabuk geçin, bu tür yerlerde fazla oyalanarak hayvanlara sıkıntı ve zarar vermeyin!”.

Yine, Peygamber Âleyhisselâm Mekke’nin fethi seferinde yollarına çıkan ve yavrularını emziren bir köpeğin başına, ezilmemesi ve rahatsız edilmemesi için nöbetçi adam bırakmıştır. Böylece ordu yani on bin kişi oraya gelince hayvanların etrafından dolaşmıştır.

Peygamber Âleyhisselâm hayvanları aç bırakmayı, ağır yük taşıtmayı, dağlamayı, dövüştürmeyi, atış taliminde canlı hedef yapmayı vb bütün zulümleri yasaklamıştır. Bir yolculukta bir kuşun yavrularını yerinden alan ve anne kuşun çığlık çığlığa tepesinde uçup durduğu sahabeye kızmış ve derhal yavruları götürüp aldığı yere bırakmasını emretmiştir.

Ebû Hureyre, yani pisicik babası adlı büyük sahabeyi hepimiz biliriz. Çocuk sahabi Ebu Umeyr’i ve Nuğayr adını verdiği kuşunu da okumuşuzdur. Peygamber Âleyhisselâm bu çocuğun kuşu ölünce taziyede bulunmuştur.

Yeri gelmişken şunu da hatırlatmak lâzım, çocuklara selâm veren, onlarla şakalaşan, onlara asla şiddet uygulamamış hatta öf bile dememiş olan Resulullah Âleyhisselâm bir defasında bir su birikintisi etrafında kümelenmiş çocuklar ile ağzına su alıp diğerine püskürtme oyununu bile oynamıştır. Kazık yutmuş gibi kasıla kasıla kibirle dolaşan ve bunu da vakar diye pazarlayan meymenetsiz, suratsız bir kısım sözde din adamı ve kanaat önderlerinin kulakları çınlasın. O vakarı(?) saraylar ve otorite karşısında da göstermelerini bekleriz.

Hanefî ilim ehlinden Ebu’l-Kasım Saffâr bir gün soğuk suyla abdest alıp yerine geri döndüğünde dış elbisesinin üstünde bir kedinin yatıp uyuduğunu görmüş ve kediyi uyandırmadan o soğuk günde namazını kılıp elbisesini giyinmek için kedinin uyanmasını beklemiştir.

Pisinâme adlı yazımızda biraz değinmiştik, ekleyelim; Türkler olarak pisi, pisik ve kedi dediğimiz hayvana Araplar hırr, kıt’ (çoğulu kıtât) derler. Batı’da da genelde cat ve benzeri isimlerle anılan kedilere bir kısım Türk dünyasında pisik, Çeçenlerde çisk, Malayca’da da kuçing denir.

Osmanlı’da atalarımız kuşlar için câmi duvarlarına kuş sarayları yaptığı gibi, kediler başta olmak üzere hayvanlar için su yalakları da yapmışlardır. Sokak hayvanlarına hizmete hasredilmiş vakıflar bile vardır. Osmanlı’da zemheri ayında dağa taşa kurda kuşa et bırakılır ve yem serpilirdi. Tâ on altıncı yüzyılda keklik, bıldırcın, sülün gibi kuşların neslini tüketici olduğu için barutlu gülleli silâhlarla, yani tüfeklerle av fermanla yasaklanmıştı, avlanana cezalar vardı. Keza meselâ Van gölündeki inci kefalleri ki, aynı somonlar gibidirler, derelere çaylara yumurtlamaya giderlerken avlanılmıyorlardı, ancak dönüşte avlanılabiliyorlardı. Bunu Evliya Çelebi’den okumak mümkündür. Şanlı tarihimiz böyle güzelliklerle doludur.

Hayvanlarla dostluk demişken, Geyikli Baba’yı da, yavru bir arslanı büyütüp hiç yanından ayırmayan Gazi Hasan Paşa’yı da rahmetle yâd ediyorum. Onlar merhametli kalpleriyle aklın sınırlarını zorlayan ve değil hayvanata ve nebatâta, cemâdata dahi gafillerden farklı bir nazarla bakan ve “Uhud bir dağdır, o bizi sever biz de onu” hakikatini idrak eden fütüvvet ve fütuhat ehli zatlar idiler, marifet ehli idiler.

Biz yemek için bir sağmal hayvanı keserken Bismillâh deriz. Bunun belki bir mânâsı da şudur ki, adeta şunu demiş oluyoruz; ya Rabb, mülk senin, hepimizin hâlıkı, mâliki sensin; benim, ben olarak bu cana kıyma hakkım yoktur, ancak senin izninle, senin isminle ve zarureten öldürüyorum.

İnsanın hayvanla dostluğu ve münasebeti çok köklüdür.

Kâbil, kardeşi Hâbil’in cesedini toprağa defnetmeyi bir kargadan öğrenmiştir.

Kur’ân’da Nuh Aleyhisselâm’a gemisine her türden birer çift almasının emredildiği zikredilir.

Rivayetlere göre tufandan sonra Nuh’un gemiden saldığı bir güvercin ağzında zeytin dalı ile dönmüştür ve karanın yakında olduğu anlaşılmıştır.

Resulullah Aleyhisselâm, “her peygamber koyun çobanlığı yapmıştır, ben de koyun güttüm” diye buyurmuştur.

Kur’ân’da koyun, keçi, deve gibi sağmal hayvanların insanoğluna birer nimet olduğundan ve karınlarında sütün mucizevî yaratılışından bahsedilir.

Aklıma gelmişken şunu da sıkıştırayım; tarih yüksek lisans tez konum olan 1742-43 seneli Üsküdar Şe’riyye Sicili’nde bir hükümde kadı efendi, Rumeli tarafından süt için bir düzine sığır getiren ve Boğaz’dan geçiş izni isteyen bir sütçüden, bu hayvanlar yıllar içinde sütten kesilmedikçe hiçbir sebeple (paraya sıkışma, vaz geçme vs) kasaba satmayacağına dair taahhüt alarak geçiş izni veriyor ve bu şartı kaydettiriyor.

Bazı menâkiblerde Kenan kurtlarının Yakub Aleyhisselâm’a gelip “Yusuf’u biz yemedik!” dedikleri anlatılır.

Kedi salyasının necis olmadığı, köpeğin salyasının ise necis olduğu, hadislerde ihbar buyrulmuş ve günümüzde mikroskoplarla yapılan incelemelerde de kedi salyasının temiz köpek salyasının ise mikrop dolu olduğu görülmüştür. YouTube’da ilgili videoları görmek mümkündür. Kedinin evde hatta mescidde dolaştırılması helâl/caiz iken köpeğin evin içinde tutulması haram kılınmıştır. Bu hüküm, köpeklere karşı merhametsiz olmamızı gerektirmez ve vefa ve sadakat timsali olmak gibi hasletlerine halel getirmez.

Nitekim Ashab-ı Kehf’in sadık köpeği bahsi bizzat Kur’ân’da yer alır. Hatta mağaranın girişine/çıkışına yakın bir yerde ön ayaklarını uzatıp yattığı gibi bir ayrıntı da zikredilmiştir. Ve buradan da bir kez daha anlıyoruz ki, fıtratı bozulmamış bir köpek doğrudan insanın yaşam alanında durmaz. Gerek necaset-taharet meselesinden dolayı, gerekse efendisini koruma hissiyle kendisi zaten dışarıda durur, dışarı çıkamadığı yerde de çıkışı tutar; Allahuâlem. Yıllar önce memlekette bir arkadaşım eski köpeklerini anlatmıştı, “evin içine alır bağlardık, ne yapar ne eder bir şekilde bağdan kurtulur gider kapının önünde yatardı” demişti.

Ashab-ı Kehf’in köpeğinin adı halk arasında Kıtmir olarak bilinir. Kıtmir ilim ehli arasında da halk arasında ve edebiyatımızda da yer bulan bir sadakat timsalidir. Keza O’nu örnek göstererek salihler ile beraber olmanın bir köpeği bile nasıl yücelttiğini belirten âlimler olmuştur.

Köpeğin necis oluşu zahirî, fıkhî bir durumdur. Hayvan mâ’nen necis değildir. Güzel hayvandır. Nitekim en büyük necasetin bâtnî necaset olduğunu, müşriklerin necis olduklarını beyan eden ve Mekke’ye sokulmalarını meneden ayetten anlıyoruz. Asıl büyük necaset esfele sâfilîn olan bir kısım insanların kalbindekidir, o da şirk ve küfürdür, aslı kibirdir, tuğyândır.

Nice kâfir gâfil vardır ki değil hayvanlar ve bitkiler, taşlardan bile aşağıdır. Ve nice mü’minler ârifler vardır ki meleklerden bile üstündür. Esfele sâfilîn de insandan çıkıyor âlâyı illiyyîn de.

Müşriklerin kestiği hayvanlar murdar iken müminin av sırasında eğitimli av köpeğinin tutup boğmadan getirdiği hayvan helâl kılınmıştır. Bundaki hikmetlerden ikisi de belki şunlar olsa gerektir ki; müminin iti bile müşrikten üstündür. Ve talim terbiye, eğitim öyle bir fazilettir ki, köpekte bile fark oluşturur.

Süleyman Aleyhisselâm’ın at sevgisini de Kur’ân’da görürüz.

Yine Kuran’da nefes nefese koşan atlara yemin edilir. Güneş, ay, zaman gibi büyük kevnî ayetlere yemin edilen Kur’an’da atlar da böylesi bir yer bulmuştur.

Peygamberimizin devesinin adı Kasva’dır.

Peygamberimiz sadece deveye ve ata değil, eşeğe de binmiştir. Bir gün alnı ateşle dağlanmış bir eşek gördüğünde “Allah bunu dağlayana lânet etsin” demiştir.

Peygamberizin kurt mucizesini çoğumuz biliriz. Kurt dile gelmiş ve risaleti tasdik etmiştir.

Abdurrahman adlı ve en çok hadis rivayetinde bulunmuş olan büyük sahabenin künyesi Ebu Hüreyre’dir, pisicik babası demektir.

Salih Aleyhisselâm’ın kavmi mucize deveyi öldürmüş ve sonra da helâk olmuşlardır.

Esasen bir yerde bütün develer mu’cizdir. Kur’ân’da, “bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış” diye buyrulmuş.

Kur’ân’da Süleyman Aleyhisselâm’ın kuşlarla konuşması ve karıncaları işitmesi zikredilir.

Kur’ân’da Neml yani karınca sûresi vardır. Nahl yani arı suresi de vardır.

Ayette Rabbin bal arısına vahyettiği haber verilir. Buradaki vahiy bildik nebevî vahiy değildir tabiî ki.

Hiçbir tür keyfi olarak katledilemez fakat bununla birlikte Peygamberimiz karıncaları ve arıları öldürmeyi hassaten yasaklamıştır.

Kur’ân’da ve Hadislerde hayvan konusuna, hayvanlardaki ibretlere, hikmetlere, ve faydalara ve onlara merhamet vecibesine dair daha birçok misal vermek mümkündür.

‘Beş fasık vardır ki görüldüğü yerde öldürülür’ gibi hadislerin farklı rivayetlerinden sayının tam beş olmayıp kıyâsen değişebileceği, oradaki illetin insan hayatı için tehlike arzetmeleri olduğu, akrep, yılan, fare, çiyan, kuduz vb muzır hayvanların öldürüleceğini, hatta ihramlı iken bile öldüreceğimizi, namazda bile olsak namazı bozarak dahi acilen itlaf edeceğimizi öğreniyoruz. Çünkü insan sağlığı ve hayatı için büyük risk sözkonusudur. Bununla birlikte, elbette ki yaban hayatında, tabiatta yılanın çiyanın da bir yeri vardır, hikmetler vardır, biz civarımızdakileri öldürürüz.

Zararlı haşerat ve hayvanatı öldürmede bile merhamet emredilmiştir. Meselâ zehirli keleri tek seferde öldürene yüz sevap olacağı, ikinci seferde öldürene daha az ve daha çok vuruşta öldürene de daha az ecir olacağı gibi hadislerden, acı çektirmeden, işkence etmeden itlaf etmek vecibesini öğreniyoruz. Nitekim harpte düşmanı öldürürken bile kasten işkence etmek, hatta ölüsüne müsle yapmak, yani cesedin kulağını burnunu kesmek vs haram kılınmıştır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin