ÖLÜMÜ ÖLDÜRENLER
Burhan Halit KOŞAN
Savaş kötüdür, cüzzamlı Cumhuriyet’in taltifi veya tacizine maruz kalmak çok daha kötüdür. Bu kötülükler içinde asıl odaklanmamız gereken noktanın cephede ölenler ve ister işkence ister yargısız infaz ile öldürülenler kadar, “ölüm” öznesine de odaklanmamız gerekir. Her birimiz kendi can çekişmemizi, son nefesimizi verişimizi, musallada cenaze namazımızın kılınışını, tabutumuzun taşınmasını, defnedilişimizi ve mahşerde hesap verişimizi tahayyül edelim.
“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?” (*)
Ölümü unutmak, fikrin en büyüğünü unutmak, tefekkürü terk etmek ve zikrin en yücesini tekmelemektir. Bunları derken, gece yatıp sabahleyin kalkmamızın yüzde yüz olmadığını bilmemiz veyahut sabah kalkmamızın, akşam yatacağımızın sadık bir habercisi olmadığını bilmemiz, düşünmek, tefekkür etmek ve bilgi değil, malûmat duyumudur. Aynı zamanda münhasıran İslâmî bir tavır da kabûl edilemez. Farkında olalım veya olmayalım, ölüm, hem önümüzde yürür hem ardımızdan gelir ve aynı zamanda her nefes alışımızı damgalar. Ölümü hatırına getiren her bir insan, zamanın en küçük birimi olan ân veya ânların tadına ve yaşamanın farkına varır. Tenimizin ölümünün kurtuluş, ruhumuzun ölümünün felâketimiz olduğunu anladığımız ân, görülenlerden değil, görenlerden oluruz.
“Bir el kavrasa beni ölmeden ölebilsem
Ondan sonra sessizce mezara dönebilsem” (**)
Modern insan, beşerî varoluşun iç karartan gerçeklerini ve dış tehditlerin duyumlarını ölüm zikrinin gerisine atıyor, ölümle yükselmek yerine ya “yok!” diyor, ya yokmuş gibi davranıyor.
Modern insanda ölümü kabullenenlerin rahatlığı ve konforu yok. Hayatın getirdikleri altında bunalmayanların letâfeti yok, nezâketi yok. Ve bütün yokluklarına rağmen vazgeçemediği kibri de korku, endişe ve şüphe çukurlarında debelenmesine yol açıyor.
Tabağında olanı paylaşmayı değil, tabağında olmayanı da çalmayı öğütleyen bu karanlık çağın çağdaş insanı, yaşadığı çağı aşamadığı için, dili ile dininin hakikate birlikte yürüdüğü, kalbi ile aklının ve zihnindeki resim ile varlığının tablodaki peyzaj kadar özdeşleştiği hakiki insanı algılayamıyor, idrak edemiyor. Çağdaş Vebalı Devlet’in empoze ettiği ruh, tahdit ve tehdit ruhudur. Hani demem o ki, insanların tercih haklarını kısıtlayan, düşüncelerini yok sayan, geleneğini reddeden ve İslâm’ı ayaklar altına alarak çiğneyen totaliter rejimin yapay insanında tekzip edecek irade de yoktur takdir edecek irade de… Kendi kendisine yeten geleneksel insanın aksine bütün âlemi ele geçirmeyi düşünmesine rağmen ölümden korkan insanı için yaldızlı kâğıt dışında âlem olabilir mi?
Miskin Yunus’un “Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim” teşhisindeki tecrübeyi yaşatan müesseseler kalıcı barışı ve baki güzelliği fani dünyanın ötesinde aramayı telkin ediyordu ve imân bunun teminatıydı. Fizikî boyutların ötesinde, matematik denklemlerinin dışında yaşayan bu insanlar hür ve bağımsızdılar. Aynı zamanda şahsiyetleri ile temeyyüz eden bu insanlar örfümüzden aldıkları edeple çok da nüktedandılar. Çağdaş insan böyle mi?
Günümüzün pek modern insanı ise mahpustur ve prangalı mahkûmdur. Herkes kendisinin rakibi, düşmanı, yemeye çalışan canavarıdır. Cüzzamlı Cumhuriyet’in inşâ ettiği toplum yapısı insan hayatını alâkadar eden tüm şubelerini mekanikleştirmekte, otomatikleştirmekte ve makineleştirmektedir. Bu acı gerçekleri göz ardı ettiğimiz takdirde bilgiyle, gerçeklerle ve hakikatle temasımız o kadar zorlaşır ki bir müddet sonra imkânsızlaşır. Bu durumla iç içe olan ve çevirdikleri “Substance-Madde” filminde ölümle ilgili yaşadığı dehşeti ve gençliğini koruma takıntısını izleyebiliriz.
Ölümün dehşetini iliklerinde hisseden Batılı kodamanların bir kısmı öz evlatlarının kanını içiyor, bazıları da farklı çalışmalarla ölümsüzlüğün peşinde. Jeff Bezos, DNA manipülasyon yoluyla vücuttaki hücrelerin yenilenme kapasitelerini artırmak için çalışmalar yapan “Altos Labs” isimli biyoteknoloji firmasına ve ilâç firmalarına trilyonlar yatırıyor. Peter Thiel, insan ömrünü uzatmaya adanmış Methuselah Vakfı’nı kurdu. Peter, organ üretimi ve DNA manipülasyonu başta olmak üzere organların yerini alacak teknoloji cihazları yoluyla sonsuz hayat araştırmaları yapıyor.
Narsizm, bildiğiniz gibi, kendi imajına âşık olunca çöküşünü bulan Helen geleneğinin bir karakterdir. Kendilerini kâinatın merkezi gören, her şeyi kendisine göre değerlendiren bu ruh hastalarının hakikatle ve gerçekle bir bağları yoktur. İnsanı tanımlamanın bir parçası olan ölümü inkâr etmek, yok saymak ve fizikî ölümsüzlüğün peşine düşmek, kesinlikle ve kesinlikle trajedi ile sonuçlanır. Ölümü kabul etmek ve kendi varoluş sürecimizin bir parçası olarak görmemiz, yaşadığımızın özgünlüğünü gösteren ana hatlarından biridir.
Bücür ve kötürüm kelimelerimle ölüm denen hakikati dillendiremesem de ölümü unutmanın gelişmişlik değil, geri kalmışlık olduğuna inanıyorum. Ölümü hatırlamak saf bir sanat ve en büyük sanat da cihat etmek ve mukaddes değerler için ölmektir.
* Necip Fazıl KISAKÜREK
** Salih MİRZABEYOĞLU / Kayan Yıldız Sırrı : İkametgâh şiiri










