HİKMET KIVILCIMLI’NIN İSLÂM ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ

Hasan KARADEMİR

Modern düşünce tarihinde İslâm, pek çok seküler ideoloji tarafından kendi kavramsal setleri dahilinde yeniden yorumlanmaya çalışılmıştır. Bu çabalar içerisinde en nev-i şahsına münhasır ve sistemli olanlardan biri, kuşkusuz Hikmet Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi” bağlamında geliştirdiği İslâm yorumudur. Kıvılcımlı, İslâm’ı “Antika Tarih”in en büyük “tarihsel devrimi” olarak selâmlamış, onu tefeci-bezirgân sermayeye karşı, bir “ilk sosyalizm” savunusu olarak konumlandırmıştır. Kıvılcımlı’nın bu takdirkâr(!) tutumu, aslında ontolojik bir indirgemeciliğin ve vahyin aşkın (transcendental) mahiyetini maddeye hapsetmenin bir ürünüdür.

Kıvılcımlı’nın düşünce sistemindeki temel handikap, uluhiyet kavramını toplumsal süreçlerin bir yansıması veya “yasa”ların bir sembolü olarak görmesidir. Kıvılcımlı’ya göre “Allah”, doğa ve toplum gidişinin insan bilincindeki en yoğunlaşmış ifadesidir. Bu yaklaşım, Allah’ı Vâcibü’l-Vücud (varlığı zorunlu olan) ve Münezzeh (noksan sıfatlardan uzak) bir yaratıcı olmaktan çıkarıp, tarihin motoru olan “üretici güçlerin” bir fonksiyonuna dönüştürür.

Ruhçu fikrin tefekküründe madde ruhun emrinde bir enstrüman iken, Kıvılcımlı’da ruh (ve din), maddenin gelişim seyri içinde şekillenen bir üstyapı kurumudur. Bu, İslâm’ın temel rüknü olan Tevhid akidesinin, sosyolojik bir “birlik” ihtiyacına indirgenmesidir ki; böyle bir bakış açısı, inancın metafizik zeminini bütünüyle ortadan kaldırır.

Kıvılcımlı, Hz. Peygamber’i (s.a.v) “Antika Tarih”in en büyük dehası ve bir toplumsal devrimci olarak niteler. Ona göre nübüvvet, göçebe komün geleneklerinin çökmekte olduğu bir vasatta, toplumun bekasını sağlayacak yeni bir nizam kurma “bilgeliğidir”. Burada vahiy, gökten inen ilâhî bir kelâm değil, “toplumun bilinçaltından süzülen kolektif bir zorunluluk” olarak tecelli eder.

Bu perspektif, İslam’ın kesbî değil, vehbî (ilahi bir hibe) olan nübüvvet anlayışıyla taban tabana zıttır. Peygamber’i sadece tarihsel şartların doğurduğu bir “üstün insan” kategorisine sokmak, O’nun “Âlemlere Rahmet” olma vasfını ve vahy-i ilâhiyi tebliğ eden memuriyetini yok saymaktır. Kıvılcımlı’nın “Muhammed Rejimi” olarak kavramsallaştırdığı yapı, manevî derinliğinden arındırılmış, sadece bir “idarî-iktisadî model” düzeyine çekilmiş bir karikatürden ibaret kalmaktadır.

Kıvılcımlı, İslâm’ın başlangıçtaki başarısını “İlkel Sosyalizm” (Komün) geleneklerine bağlar ve Osmanlı’daki “Dirlik Düzeni”ni bu geleneğin bir devamı olarak görür. Ona göre İslâm, mülkiyeti toplumsallaştırmaya (Mirî Toprak) çalışmış, ancak “Tefeci-Bezirgân Sermaye” bu düzeni zamanla bozmuştur. Kıvılcımlı’nın İslâm’a olan ilgisinin temelinde yatan “İlkel Sosyalizm” vurgusu, aslında dini, sosyalist ideolojiye payanda yapma gayretidir. Kur’ân-ı Kerîm’in mülkiyet ve infaka dair hükümlerini “Bezirgân sermayeye karşı ortaklaşmacı bir kalkışma” olarak okuması, hakikatin bütününü gözden kaçırmak demektir.

İslâm, mülkiyeti reddetmez; onu “emanet” bilinciyle sınırlandırır (bu esas, bugün Büyük Doğu-İBDA ideolojisinde, “Sermaye ve Mülkiyette Tedbircilik” ilkesi olarak yer etmiştir) ve zekat gibi müesseselerle sosyal adaleti tesis eder. Ancak Kıvılcımlı, İslâm’daki bu adalet arayışını modern sınıf çatışması teorileriyle eşitleyerek, dini bütünüyle dünyevî bir “eşitlik” projesine indirger. Oysa İslâm’ın hedefi sadece karnı tok bir toplum değil, “kulluk” bilincine ermiş bir insanlıktır. Kıvılcımlı’da ise “insan”, ekonomik ilişkilerin bir mahsulü olmaktan öteye gidemez. Kıvılcımlı’nın İslâm’ı zorlama bir “sosyalist” kalıba sokma çabası, İslâm’ın nevi şahsına münhasır iktisadî ve içtimaî nizâmını tahrif etmektedir. “Büyük Doğu”nun “İdeolocya Örgüsü”nde ifade edilen “İslam nizâmı”, ne liberal kapitalizme ne de maddeci sosyalizme sığar. Kıvılcımlı ise İslâm’ı, Marksist bir tarih şeması içinde sadece bir “durak” veya “araç” olarak konumlandırır.

Hikmet Kıvılcımlı, İslâm’ı “gerici bir afyon” olarak gören sığ Batıcı-sol anlayıştan ayrılması ve bu toprakların ruh köküyle (İslâm Medeniyeti) hesaplaşması bakımından dikkate değer bir figürdür. Ancak, İslâm’ı maddeci bir tarih felsefesinin içine hapsederek, ruhu maddeye, vahyi sosyolojiye ve Allah’ı bir “doğa yasasına” indirgemesi kabul edilemez bir sapmadır. “Büyük Doğu-İBDA”nın “zıt kutular arası muvazenenin nizâmı” olarak gösterdiği İslâm anlayışı karşısında Kıvılcımlı’nın teorileri, hakikatin sadece kabuğuna (maddî-tarihsel sürece) dokunan, ancak özünü (Çağlar Üstü Mutlak Fikir) ıskalayan bir “antropolojik İslâmoloji” denemesi olarak kalmaktadır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin