DUYGULARIN SENFONİSİ – 9
Burhan Halit KOŞAN
MUSİKÎ
MİM VE VAV
“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimiz’in şefaati, bu hadisi şerifi bütün güzel duyguların kul plânında “mutlak eksiksizlik” olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” (1) içtihadı ile tefsir eden Salih Kumandanım ile olsun.
FİRKETE
Nüktenin ve komikliğin mahsûlleri nelerdir? İstisna insanlar haricindekilerin aşağıladığı ve hakaret ettiği dalkavukluk, “mutlak” mânâda süflî ve çirkef midir? Taklit etmek de bir tür dalkavukluk değil midir? Kelimeler gibi, müzik notaları da hislerimize tercüman olabilir mi?
Musikînin alfâbesi, rakamları ve elementleri diyebileceğimiz notalar, duygularımızın şifa bulmasına veya zehirlenmesine yol açabilir mi? Müzik, düşünce ve tefekkür anlayışımıza ilham verebilir veya köreltebilir mi? Müzik tercihi, bir ferdin, bir yapının, bir milletin veya bir devletin ne olduğunu veya ne olmadığını ele verir mi?
MUSİKÎ VE DÜŞÜNCE
Mukaddes ihtiyarın, “resim, renk kompozisyonu; müzik, ses kompozisyonu” terkibi hükmü ile formülleştirdiği teşhisi malûmunuzdur. Resim ve müzikle alâkalı elimize tutuşturulan bu pusula formülleriyle yola çıkalım ve hâlen daha meçhûl olan fizikî başlangıç tarihleri ile nerede ve nasıl çıktıkları hususlarına odaklanalım. Ütopyamız olan “Büyük Doğu” anlayışı gereği her bir meçhûlü malûm etmeye mecbur ve mahkûm olduğumuza göre müziğin de tarihî köklerine ulaşmaya ve kaynağına erişmeye bakalım.
Ananevî anlayışı, yani geleneği makbûl gören biri olarak, modern anlayışı inşâ eden Batı dünyasının palavralarına kıyasla güzel sanatların alanına giren resim, müzik, mimarlık ve şiirin köklerini bulabileceğimiz ilk adresin mavera, ikinci adresimizin de beşerî kaynaklar olduğuna inanıyorum. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle havsalamızın kavramakta aciz kaldığı ve idrak etmekte zorlandığı zamanın, mekânın ve aklın çok ötesindeki “mutlak” bilgi referansımızın kapısına varalım, el açıp dilenelim.
Allah’ın, “Kün- Ol” emrindeki sesini algılayamasak da musikînin menşeinin, patentinin ve membaının bu ilâhî hitapta ve Araf suresindeki, “Evet, sen bizim Rabbimizsin” cevabımızla ifade ettiğimiz ses kompozisyonumuzun da beşerî musikinin membaı ve menşei olduğuna inanıyorum. Musikî kelimesi, etimolojik olarak Yunancadaki “musike” kelimesinden geliyor. Yunanca, “Mousa” diye yazılan ve “Musa” olarak okunan peri ve melek anlamlarına gelen bu kelime, sonuna gelen “ike” takısıyla o kelimeyle konuşulan lisan anlamını kazanır. Dolayısıyla müziğin, meleklerin ve perilerin konuştuğu dil mânâsına geldiğini söyleyebiliriz.
Güzel sanatların bir dalı olan müzik, duygu, düşünce, tefekkür ve murakabemizi teksesli veya çoksesli anlatabilme ve aktarılabilme sanatıdır. Tarihe, vakanüvislere göz attığımız takdirde babadan oğula veya usta çırak tekniğiyle aktarılan müziğin, matematik, astronomi, felsefe ve çeşit çeşit inançlara ait metinlerde de paragraflarca verildiğini görebiliriz.
Müziğin tarihî serüvenini izlediğimizde köklerimizi bulacağımız vatanımız Türkistan başta olmak üzere, Mezopotamya (Sümer, Akat, Asur, Keldaniler, Elam), Mısır, Hindistan, Çin, Antik Yunan, Antik Roma, Bizans, Afrika ve Lâtin Amerika gibi çok geniş bir alanda çok farklı milletlerdeki izlerine rastlayabiliriz. Yeryüzünün her bir ikliminde birbirinden çok farklı enstrümanlar ile icra edilen müziğin, bugünkü gibi eğlence emelli “vur patlasın çal oynasın” değil, savaş, büyü, ayin, merasim, sağlık, matem, sihir, kehanet, üretimi teşvik, tabiatı tertip etmek ve düzene sokmak (ekoloji), dua, yakarış, fizikî haberleşme ve metafizik iletişim için kullanıldığını yapılan arkeolojik kazılardan öğrenebilir, vakanüvislerden okuyabiliriz.
Müziğin tarihi serüvenini anlattığımız bu çalışmanın mola yerine vardık. Ben, Mukaddes İhtiyar’a danışıp gelene kadar, sen de Ümmi Sinan dedemizden “Al gönlümü senden yana” gazelini dinle. Ve birlikte düşünelim: Müzik, günümüzde hangi işlevleri görüyor?
“DÜŞÜNCE, RUHLA VARILANIN KELÂMLA ZARFLANMASI İŞİ” (2)
Mukaddes İhtiyar, müzik bahsiyle alâkalı olarak: “Mecaz şimdi bizim hâlimiz neye benziyor biliyor musun? Köpek yavrularının, kendisine taş atanlara değil de taşa saldırmaları gibi… Cemaat olarak hâlimiz. Onca imkân, onca zaman israf ediliyor, çünkü ruhî meselelerden anlamıyoruz” (3) buyuruyor. Sessizliğin senfonisini dinleyelim ve derin düşünelim, taşa saldıran mıyız yoksa taşları atanlara harp açanlardan mıyız?
İster takdir etmek için, ister tekzip etmek için azamî olmasa da asgarî olarak düşüncenin ne olduğunu veya ne olmadığını, menşeini, kaynağını, tekniğini, alet ve edevat olarak neleri kullanabileceğimizi bilmek mecburiyetindeyiz. Bilmediğimiz takdirde hakikate kavuşturan boşluktan kanatlanamaz, safsataya sürükleyen zihniyetin ağına takılan istavrit, bulanık ve bunalımlı fraksiyonlarının maktûlü oluruz. Cüzzamlı Cumhuriyetin rüzgârına kapılmak, kirli kitaplarının virgülüne hayranlık ve sanatçı rolü oynayan soytarılarının sefahate sürükleyen müziğini dinlemek, çarpık zihniyetin tacizine maruz kalmak anlamına gelir.
Seni tüketmek isteyen kirli bir dünyaya girmek mi istiyorsun?
Evet, müesses nizâmın çuvallarla para verdiği ve bürokratik teşviklerle desteklediği sanatçı rolü oynayan soytarılara ait her türlü müziğin, rejimin ruhunu empoze ettiğini söyleyebilirim.
Kelimeleri kirleten ve kelimelerin pas tutmasına sebep olan vebalı devletin, süfli müzik yoluyla da insanların zihnini körelttiğini, cinayete azmettirdiğini, illegâl şehveti azdırdığını, tecavüzü teşvik ettiğini, teröre yönlendirdiğini ve Türk ruhunu iğdiş etmeye azmettirdiğini söyleyebilirim. Kirli bir dünyaya girmek ve kendini tüketmek istiyorsan, vebalı devletin kadrolu soytarıları, şebekleri ve müptezel şaklabanlarının müziğini dinle, imânsız vecde kapılır, kendini kaybedersin. Aynı zamanda bir ömür boyu enfeksiyona yakalanır, bedenin bitap düşer ve ruhen ölürsün. İskeletle zina eden rejimin beslendiği “fardaki geyik” ve “fener tutulan ceylan” olmak istemiyorsak, kendimizi bulmalıyız. “Fardaki geyik” av olan gençlik anlamına ve “fener tutulan ceylan” da masumiyet mânâsına gelir. Kelimenin tam anlamıyla iskeletle zina eden rejim, gençliğin ruhunu avlayarak besleniyor, merhameti ve masumiyeti yok ederek ayakta kalıyor.
Kendini arayan insan ve adaletli bir dünyada yürümek mi istiyorsun?
Müesses nizâmın beslendiği av değil, avcı olabilmemiz ve merhamet ile masumiyetimizi muhafaza edebilmemiz için kendimizi bulmamız gerekir. Hani demem o ki, fert olmamızı sağlayan “ben” duygumuzun şuuruna ermeliyiz. “Ben” haz ve zevkle alâkalı değil, ruhla eşanlamlıdır. “Kendini bilmek” çamurlu arzuların doyurulmasıyla değil, istikâmet, disiplin ve ütopya ile eş anlamlıdır. Gelin, günümüzün karanlığıyla mücadele etmenin tek yolu olan gerçek “ben”e, her siyasî askerin ihtiyaç duyduğu ruh disiplinine ulaşmaya mecburuz.
Duygularımız bunun için harika bir araçtır. Kendi duygularımızı ve başkalarının duygularını tanımamız ve bilmemiz gerekir. Diğer insanların duygularını ve neler yaşadığını bilmemiz, onlarla bağlantı kurmamızı sağlayacağı gibi, aynı zamanda herhangi bir ilişkinin doğasında olan gerilim ve çatışma anlarını atlatmamızı sağlayacak yeni yöntemleri, yepyeni formülleri de bulmamızı sağlar.
NOTALARIN MENŞEİ VEYA GUİDO’NUN ELİ
Müzik tarihinde seslerin isimlendirilmesi, kesinlikle ve kesinlikle gerçekleştirilen en önemli gelişmelerden biridir. Bu konudaki temel çalışmayı yapan müzik araştırmacısının Arezzo’lu Guido olduğunu söyleyebiliriz. 990 yılında doğan ve 1050 yılında ölen Guido, İtalya’nın Pompasa manastırında hem rahiplik hem şan öğretmenliği yapmıştır. Rahip olduğu bu manastırda hem çok kıymetli ve kıymetli oldukları kadar her biri bir lüzûma tekabül eden iki eser kaleme almıştır. Seslerin isimlendirilmesi üzerine çalışırken yazdığı dua kitabındaki Aziz Yuhanna ilâhîsinin birinci dörtlüğünden fazlasıyla yararlanmıştır. Bu dörtlüğün her bir dizesi ile her bir mısraının ilk heceleri Guido’nun dikkatini çekmiş ve seslerin bu hecelerle isimlendirilebileceğini düşünmesini sağlamıştır. İmânlılar tarihinin köşe taşlarından olan ve her bir müminin hürmet gösterdiği Havari Yuhanna için kaleme alınan bu ilâhîye kulak verelim;
- Ut queant laxis – (sadece senin hizmetçilerin)
- Resonare fibris – (özgürce ilahi söyleyebilir)
- Mira gestorum – (mucizeleri hakkında)
- Famuli tourum – (işlerin hakkında)
- Solve polluti – (günâhlarının lekelerini sil)
- Labii reatum – (onların dudaklarından)
- Sancte Johannes – (Aziz John)
(Not: İlk mısrada yer alan Ut sesi okunurken uzatılamadığı için sonradan Do olarak değiştirildi. Hikâyesi aşağıda…)
Guido, parmaklarındaki girinti ve çıkıntılara ilâhînin ilk hecelerini yazar ki, bu şekilde notaları da sergilemiş olur. Seslerin isimlendirilmesinden mülhem bu yöntem müzik tarihinde “Guido’nun eli” olarak anılır. Notaların isimlerini bulan Guido, aynı zamanda dört çizgili portrenin beş çizgiye çıkarılmasını, portrede çizgi arası ve çizgi üstü nota yazım sistemini ve FA anahtarını müziğe kazandırmıştır ki, seslerin isimlendirilmesinin de bu din adamı tarafından bulunduğunu zaten belirttik.
Beşer tarihi, kırağının Ağustos sıcağında buharlaşması gibi eriyor ve tütün gibi tükettiğimiz zamanın bıraktığı dumandan hatıralar ile avunuyoruz. Yahu, meselemiz beşer tarihi değil, müzikti… Evet, beşer tarihinin bir dalı olan müzik tarihinde de Giovanni Maria Bonocconi, notaların isimlendirilmesindeki sesli hece ile başlayan ve sessiz hecelerle devam eden yedi hecenin ahenksizliğini veya nota isimlendirilmesindeki uyumsuzluğu fark etti. İlâhînin ilk hecesi olan UT isimlendirmesinin -diğer hecelerine uyumlu olması için- önce TU, sonra TO ve son olarak DO şeklinde kullanılmasını da bu bestekâr sağladı. İspanya, Don Kişot’un ülkesi olduğu için gurur duyduğu gibi, İtalya da GOG yazarı Giovanni Papini ile Guido’nun memleketi olduğu için gurur duymakta çok çok haklıdır.
Takdir ederseniz ki, mescitlerimizin süsü olan kûfî yazılar veya mimarî gibi güzel sanatlarda mekân önemli iken, müzikte asıl mesele ses ve sesin zamanıdır. Bu nedenle vaktin sona ermesiyle müzik de yok olur. Sanat eserlerini ikinci bir defa görmek için eserin bulunduğu mekâna gitmemiz yeterlidir. Ancak vaktini kaçırdığımız bir müzik resitalini izleyemez ve dinleyemeyeceğimiz gibi, müziği de geri getiremeyiz. Bu nedenle de müziğin alfabesi olan notalar doğmuştur. Bugün bizim bildiğimiz ve algılayabildiğimiz portre üzerine yazılan notaların dünyaya gelmesi, bir bakıma zamanda geri giderek kaçırdığımız zamanın telafisi ve dinleyemediğimiz sese ulaşabilme sevdamızdan kaynaklanmıştır.
Müzikbilim alanının her bir şıkkına değinemesek de müziğin sosyolojisi, psikolojisi, estetiği ve hikmetleri hakkında kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta müzik, marifetli insanların yürüdüğü bir güzergâh olduğu kadar kalpazanlarının da eksik olmadığı bir alan.
Musikînin alfabesi olan notaların aracılığıyla fertlerin ve toplumların zehirlenmesi de şifa bulması da mümkündür. Gönlü güzel gönüldaşım, büyücünün çırağı değilim, fakat “aynı unsur hem zehir hem şifa nasıl olur?” sualini işitebiliyorum.
Her bir insan, bu sualin cevabını kendi ellerine bakarak bulabilir. Ellerim, Guido’nun eli gibi marifetli olmasa da her bir ferdin sağ eli ile sol eli hem aynı hem farklı, hem simetrik hem asimetrik olduğunu bildiğim gibi müziğin de hem şifa hem zehir olabileceğini söyleyebilirim.
Cumhuriyet kalpazanının sunduğu müziğin sesine kulaklarımızı tıkayıp, “Mavi Bayrak” sesine kulak verdiğimiz ândan itibaren kabuk tutan yaralarımız iyileşir, şifa buluruz. Öznemiz olan müzik, yani ses, Allah’ın âyetlerinden öyle bir âyettir ki, hakikati ve gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarır. Duygusal hisleri ile hakikati dillendiren insanların sesinde çatlaklar oluşur ve çırılçıplak kaldığını ve savunmasız olduğunu ele verdiğini bildiği hâlde söylemekten çekinmezler. Müzik, yani sesin ulvî ritmi olduğu gibi, kavimleri helâk eden bir belâ olduğuna tarih-vakanüvisler şahittir. Hani demem o ki, bir ferdin, bir toplumun ve bir devletin ne olduğunu veya ne olmadığını sevdiği veya sevmediği müzik tarzına, yani “ses” öznesine odaklanarak idrak edebiliriz. Anadolu ağıtı ve Helen çığlığı arasındaki farkı anlamayanlar, Erzurum tabiri ile “Issi yata, soyuğ ğalğalar”…
SESİMİZ, SÖZÜMÜZ VE SESSİZLİĞİMİZ PARMAK İZLERİMİZDİR
Takdir edersiniz ki, ben ve benim dışımdakiler arasındaki davranış ve yaklaşım tarzımız, kelimeleri kullanma kapasitemiz, üslûbumuz, algılamamız, hem duygularımızın yansıması hem anlayışımızın göstergesidir. Bu ifadelerim, her bir fert ve devletler için de geçerlidir. “Ben” ve benim dışındakilerle olan ilişkilerimizin İslâmî parametreler ile örfümüze mutabık olabilmesi için, cihadı ekberlere sahne olmayan bir alan bırakmadan yürümeye mecbur ve mahkûmuz. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, musikî ve dil alanı gibi tarih, mimarî, matematik, astronomi, kimya, kûfî kaligrafi, metafizik ve benzeri branşları da hem fizikî ve hem de tasavvufî yönleriyle idrak etmeliyiz. Cicim, metafizik, tasavvuf değildir!
Müzik, yani “ses” sanatının, duygu, düşünce, tefekkür, murakabe ve imgeleri teksesli veya çoksesli anlatma becerisi olduğunu bir kez daha hatırlatayım ve yağan kar altında yoluma devam edeyim. Bir cümlenin gramer yapısı, kaleme alanın cinsiyetini, okuduğu kitapları, yaklaşık yaşını, yaşadığı şehrin veya ülkenin dışına çıkıp çıkmadığını, ekonomik durumunu, lümpen olup olmadığını, kadim idealist veya modern idealist olup olmadığını, kahraman figürü gibi, bir bir sicil kaydını ele verir. Kopya: Cümlede “zamir” unsurunu genelde bayanlar kullanır.
Dil ve gramer yapısı, insanın parmak izini taşıdığı gibi, sesimiz, sessizliğimiz, kullandığımız kelimeler ve tarihî şahsiyetlerimize bakış açımızı dillendirdiğimiz ifadelerimiz de parmak izlerimizdir. Hani demem o ki, sesimiz veya sessizliğimiz frekans yayar ve aynı zamanda parmak izlerimiz gibi kendimize hastır. Bugünkü teknoloji yetersiz kalsa da, sesler de profil gibi kategorileştirilebilir. Tarih demişken, tarihî kahramanlarımıza şaibe bulaştıranların her biri nesebi gayri sahih ve patolojik bir vakadır. Bu ruh hastaları, imânsız kıskançlıklarını, modern mason olmalarını, beşinci kol faaliyetlerini, kibir kumkuması olmalarını, karaktersiz ve şahsiyetsiz duruşlarını, zehir saçan hezeyanları ile örtmeye çalışırlar.
Kalp ile aklın, ruh ile tenin, matematik ile metafiziğin, fizik ile himmetin, tarih ile teslimiyetin, müzik ile takvanın birlikte yürüdüğü “Mavi Bayrak” istikâmetinde yürümeyi nasip eden Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Tarihî bir realite olarak, vebalı devletin müfredat tarihinin, Türkler için çıkmaz bir yol olduğu gerçeğidir. Tarihin kaldırımlarında kaybolmak ve kimliğini kaybetmek isteyenler, tarihi, müfredat eserleri baştan sona palavra, sondan başa yalan ve dolan ile yazılan cüzzamlı cumhuriyetin müfredat tarihini okusun!
Devam edecek…
(1) Salih MİRZABEYOĞLU, Kültür Davamız, Sayfa: 116
(2) Salih MİRZABEYOĞLU, İdeolocya ve İhtilal, II Baskı, Sayfa: 75
(3) Salih MİRZABEYOĞLU, Necip Fazıl’la Başbaşa, Sayfa: 337










