DUYGULARIN SENFONİSİ (10) – TARİHİN MELODİSİ

Burhan Halit KOŞAN

MİM VE VAV

“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimiz’in şefaati, bu hadisi şerifi “bütün güzel duyguların kul plânında “mutlak eksiksizlik” olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” içtihadı ile tefsir eden Salih Kumandanım ile olsun.

FİRKETE

Tarih, insanın ve toplum hafızasının korunmasını sağlar mı? Medeniyet yapıcılarının tarihi bilmesi şart mıdır? Tarihi şahsiyetlere karşı takınılan tavır bir insanın ne olduğunu veya ne olmadığının göstergesi midir? Dinî, siyasî, ilmî, bedî, ahlâkî vs alanlarda insanlarımıza ve insanlığa örnek olacak tarihi figürlerimiz var mı? Bir devletin, bir insanın ve toplumun örnek veya model aldığı figür ilerlemeye veya gerilemeye sebep olabilir mi? Tarih ilmi, hangi duygularımızın kuvvet bulup gürbüzleşmesine, hangilerinin zayıf düşüp cılızlaşmasına sebep olur? Aşk ve muhabbet ile bağlandığımız ve hayranlık duyduğumuz veya nefret ettiğimiz ve kin besleyip, tiksindiğimiz tarihî figürler, karakterimizi, şahsiyetimizi ve duygularımızı ele verir mi? Atamız olan Oğuz Kağan, Abdülkerim Saltuk Buğra Han, Selçuk Han, YESEVÎ Ata ile Salih MİRZABEYOĞLU gibi şahsiyetleri örnek ve model mi almalıyız?

ATAMIZ OĞUZ KAĞAN

Tarih, bir nevi “yedi farkı, yedi benzeri bul” oyununa benzer. Görünüşte birbirinin aynısı olan iki resim arasında benzerlikleri bulmak kadar, farklı unsurlarını da bulmayı gerektirir. Vasat insanların akıl ve zekâları tek yönlü olduğu için ya “yedi farkı bul” şıkkına veya “yedi benzeri bul” şıkkına yönelir. Aşırı zeki, fazlasıyla akıllı olan hakikî aydınlar, hakikî tarihçiler ise her iki şıkkı da kullanabildikleri için tarih ile alâkalı yorum, analiz ve tahlilleri ile hakikati ve gerçekleri ifşa ederler. Yaşadıkları çağın siyasî atmosferine istinaden anlaşılmalarının önüne duvar örülür, ekonomik tazyike ve kanunî takibata uğramalarına rağmen, gerçekleri çırılçıplak bir şekilde ifşa etmekten imtina etmezler. Adaletsizliğe karşı her zaman derin bir duyarlılık gösteren ve zulüm karşısındaki öfkeleri ile hayatları pahasına direnen vicdanlı tarihçilerin tespit, tahlil, yorum, analiz ve kanaatleri ile mücrim Cumhuriyete, despot rejime ve güncele köle olmadıklarını görebiliriz.

Hakikî bir aydın, yani hakikî bir tarihçi hiçbir yasağı gözetmez, hiçbir tabuyu tanımaz… Tarihe not düşen ifadeleri ile çağına uyum sağlamışları rahatsız eder. Tarih, ahlâk değildir. Tarihçinin görevi maziyi yüceltmek veya kınamak değildir. Bununla birlikte günümüze ait ideolojik kalıpları tarihe empoze etmediği gibi, uzak geçmiş zamanlarda olmuş olayları da bugünün duyarlılığı ile değerlendiremez. Tarih üzerine yorum yapan hakikî aydınlar, devlet adamı vasfını taşıyan şahsiyetler, askerî liderler ile mavi ihtilâlin şafağını gözleyen kurmay akıllar günümüzdeki duruma benzeyenleri geçmişte aradıkları gibi pratik çözüm yönünden de tarihten faydalanırlar. Tohum ekildi ve kalbimizde büyüyor…

Tecrübe dediğimiz hikmet damlası, her türlü bilim ve ilim dallarının çok çok ötesinde olan yaşanmışlığın bir teklifidir. İyimserin yarı dolu ve kötümserin yarı boş gördüğü su bardağı, aslında ne tam dolu ne tam boştur. Hani demem o ki, toplumların hafızası, dönemlere, güç dengelerine ve insanların çıkarlarını temin eden siyasî atmosfere göre değişen bir yapıdır. Ben, bir zamanlar demokrasi, cumhuriyet, liberalizm ve hümanizma gibi batıl ucubelerin aşıladığı iblis zihniyetlerinin oltasına düşmemek için, Salih Kumandanım gibi ölmeden ölen bir kahramanın kapısını bekliyordum. Şimdi ise ölüp de ölmeyenlerin türbedarı oldum.

Kötümserin yarı boş, iyimserin yarı dolu gördüğü su bardağı benzetmesini biliriz de burada anlatılmak istenen göreceliliği kaçırırız. Aynı zamanda trajik üçüz diyebileceğimiz “acı, suçluluk ve iftirayla öldürmek, yani itibar suikastı”nın bu modern çağla birlikte akademik kavram olmaktan çıkarak, bir gerçekliğe kaydığını fark etmiyoruz. Hani demem o ki, yerel ve küresel müesses nizâm, çok çok derin çeteleri aracılığıyla aziz Türk kimliğini imha edici çalışmalarıyla azametli tarihimizin imparatorluk ve devletlerini inşa eden kurucu figürlerine karşı nefret faaliyetlerini normalleştiriyor. “Salavat, kuvvete bağlıdır”…

Aynı zamanda Korkut Ata, Nasrettin Hoca, Ulubatlı Hasan, Hacı Bektaşı Veli, Yunus Emre gibi feragat ehli kahramanlarımıza ya şaibe bulaştırıyor ya da bir kısım profesör, doçent, akademisyen unvanlı şaklabanları aracılığıyla yaşayıp yaşamadıkları hakkındaki şüphe tohumlarını doğallaştırıyor. Derin devlet ile milletimizi değil, devleti ve hükümetleri rehin alan bu yerel ve küresel derin çetelere olan itirazımız bayağı ve sıradan bir protestonun çok ötesindedir. Allah’ın ruhumuza bahşettiği rıza lokmasıyla bozkırda çizilen ahlâkî bir çizgi, insanlığın son mevzii olduğumuzun farkındayız. “Salavat, kuvvete bağlıdır”…

İrfandan soyulan din, politikanın aracı, soytarıların kostümü, palyaçoların sermayesi olarak kalıverir orta yerde. Müesses nizâm ile devlet öznesi de derin devletin anlayışına mutabık olmadığı takdirde kriz, kaos, kargaşa ve kavga görüntülerinin tanıkları oluruz. Derin devlet, bir nevi resmî olmayan güç merkezlerinin ağıdır. İşin özünü gösteren bu tanımlama veya bu prospektüsün bu kadarı şimdilik kâfi. Evet, kavrayışı keskin olanlar için kâfi olan bu tanımlamamızdan sonra, “yarın değil, hemen şimdi” prensibimizle, derin devlet ile aziz Türk milletinin değerlerine ve erdemlerine mutabık olmayan müesses nizâmın uygulamalarına odaklanalım. “Kıyametin koptuğunu görseniz de elinizdeki fidanı dikin!”

DÜN, BUGÜN VE YARIN

Atalarımız, dün, “Nizâm-ı Âlem, İ’lâ-yı Kelimetullah” gereği, Dünyayı yeniden şekillendirdi. Ahlâk, aile, inanç, namus, onur, topluluk ve eğitim gibi, insan medeniyetini aydınlatan yüce değerler ve erdemlerle insan medeniyetini biçimlendirdi. Azametli tarihimizin figürleri, yani Emirim Timur Han, Yavuz Sultan Selim Han, Hürrem Sultan ve ihtilâl ilhamımızın kaynağı Kürşat ve kırk çerisi gibi büyük adamlar, ilâhî takdirin hükümlerinin araçlarıdır. Her birimiz, kendimizi bunlardan biriyle karşı karşıya bulduğumuz ândan itibaren, karşımızda ayrıcalıklı bir insanın, bir azizin olduğunu hemencecik fark edebiliriz. Zihniyetleri ve eylemleriyle kendileri olduğu için değil, bizi öz kaynaklarına götüren yolu hem aydınlattıkları hem de varmamızı sağladıkları için değerlidirler. Bu cazibeli güzel ve yakışıklı insanların himmeti ile Allah’ın muradını kestirebilir ve ilâhî takdire rıza gösterenlerden olabiliriz. Aynı zamanda mütevazi bir şekilde iyi yönetim ve siyasî bilgeliğin gerçeklerine ulaşabiliriz.

Medeniyetimizin yolunun, kıyamete kadarki kitabelerimiz veya köşe taşlarımız diyebileceğimiz bu asil insanlarla işaretlendiğini unutmayalım. Aynı zamanda bizi hedeflerimize yaklaştıran bu figürlerin bir üst derecesi vardır. Hani demem o ki, Sultan Abdülhamid’den Selim Han’a, Selim Han’dan Fatih ile Osman Bey’e, Osman Bey’den Sultan Alparslan ile Selçuk Han’a, Selçuk Han’dan Oğuz Kağan’ın zihniyetine geçeriz. Bu zihniyet geçişi ile birlikte aydınlığın ve aydınlanmanın ilk kaynağı olan Allah Resûlü’nün buyruğuna mutabık olacağımız için de otomatikman cennetin kalıntısı olan fiillerin icracısı oluruz… Gönül dünyamızda başlayan bu mavi, masmavi ihtilâl ile ya görkemli zaferler kazanırız ya şehadete erişiriz.

Güneş’in battığı ve Ay’ın doğmadığı, Ay’ın battığı ve Güneş’in doğmadığı bir gün, haşmetli günlerimiz, azametli tarihimiz akamete uğradı. Güney yarımkürenin serpiştirdiği fitne, fesat sabotajları ve Kuzey yarımküre ile Batı ekseninin ektiği kin tohumları ve külüstür demokrasi zihniyeti ile zehirlendik. Ve günümüze geldiğimizde demokrasi haydudunun hâkim olduğu mevcut müesses nizâm, cenaze levazımatçısını bekleyen kötürüm, can çekişen bir acuze olmasına rağmen, aziz milletimizin hem zihniyetini hem aksiyon ruhunu inşa eden her bir figürümüzü tahkir ve taciz etmeye devam ediyor. Kimliğimizi inşa eden figürlerimize olan sevdamız da kahramanlarımızı tahkir eden rejime olan kinimiz de bâkîdir…

Türk düşmanı tarihçilerin her biri kendi gölgesinden korktuğu hâlde gâh rejimden aldıkları cesaretle aşırı gürültü çıkarıyor, gâh beşinci kol faaliyeti yaptıkları ülke namına fazlasıyla şamata yapıyorlar. Derin devlet değil, rejim, kahraman figürlerimizi itibarsızlaştırmak için kem söz sarf eden ve şaibe bulaştıran tarihçiler karşısında sessiz kalsa da, biz, kesinlikle ve kesinlikle sessiz kalmayacağız. Şecereleri şaibeli, sütü bozuk bu ucubelerin her biri tarihimizi fazlasıyla manipüle ediyor. Yaşadıkları dönemin hem mazlumu hem maktûlü olan figürlerimizi acımasızca yargılayanlar ve ilham kaynağımız olan figürlerimize tahkir ve taciz cürümleriyle şaibe bulaştıranların her biri ya gafil, ya hain, ya kırk altı raporunu saklayan şizofrendir. Biz, bu gafiller ile kırk altı raporunu saklayan kişilerin kimliğini kaybettiğini ve ruhsuzluk içinde mahvolduklarını görmenin hayal kırıklığını yaşıyoruz. Bilerek ve isteyerek kalbimizi inciten, edepsiz tavır, kem sözleriyle toplumu taciz eden hainlerin de derin devlet tarafından öpülmemelerinin hüznünü taşıyorum.

Kardeşim ve kız kardeşim, dün, dünde kalmıyor. Hafıza savaşları kesintisiz devam ediyor.

Demokrasi mendeburu ile yönetilen cumhuriyet ve imparatorluklarımız arasındaki ilişki, taklit etmek ve devamları olmaktan ziyade nakil kaydına ait hatıralarını sömürmekten ibaret olduğunu söyleyebilirim. Hani demem o ki, mazimizin azametli imparatorluklarını sıradan bir inceleme nesnesi statüsüne indiremeyeceğimiz gibi, özlerini yozlaştıran ve fütûhat anlayışını bayağılaştıran mücrim cumhuriyetin normlarına terk edemeyiz. Metafizik açıdan değerlendirdiğimizde de cumhuriyetin tarih anlatımı başta olmak üzere, her bir normu ve süflî egolarımız Allah ile aramızdaki su geçirmez bir duvar… Bu fizikî ve şeffaf duvarları yıktığımız ândan itibaren, Allah’ın rahmet sahilleri ile karşı karşıya kalırız.

Mücrim cumhuriyetin iltifatlarına (makam, para, denize nazır arsa vb.) mazhar olmak için, Türk düşmanlığında sınır tanımayan tarihçilerin, tarihimizi manipüle ettiklerini görmemek için ya kör, ya şaşı, ya ahmak olmak gerekiyor. Tarihin gerçek savaşçılarının eğlencesinde soytarı bile olamayacakları “mareşal” veya “büyük diplomat” diye pazarlamak, tarihimizin gerçek savaşçılarına hakarettir. Hani demem o ki, rejimden nemalanan tarih uzmanları hakikati çarpıtıyor, gerçeklerin üstünü örtüyor ve doğruları gizliyorlar. Kamuoyunu kendi çıkarlarına göre şekillendirmekle meşgûller. Bu kasislerle birlikte müfredatını, mazimizden gelen fikirleri aşılamak yerine verimli üreticiler ile durmaksızın harcayan tüketiciler ve şirket kartellerine eleman hazırlamak üzerine tasarlayan Cumhuriyet müptezeli her ne yaparsa yapsın, can çekişen mefluç, cenaze levazımatçısını bekleyen hasta bir adamdır.

SÜTLÜ KAHVE

Edebiyatın karşılaştırmalı şubesine başvurduğumuzda Türk oğlu Türk Farabî ve Roma’nın bilge çocuklarından biri olan Marcus Seneca’nın “ahlâk” protoplazmasında buluştuklarını görebiliriz. Farabî, “Ahlâkın (1) rakamına tekabül ettiğini ve her bir erdemin de (1) rakamının yanına eklenen sıfır değerinde olduğunu” belirtir. Misâl verecek olursam, ahlâk sahibi bir insan (1) rakamını alır. Aynı insanda ulvî cömertlik varsa (10) numara adam demektir. Yine aynı kişide cömertliğinin yanında yetimlere karşı bonkör, gariplere karşı şefkat ve merhamet, ikram, izzet, tevazuu gibi erdemlerin her birisi için, (1) rakamının yanına bir sıfır ekleyerek o kişinin kıymetini bulabiliriz. İnsanda “ahlâk” yani (1) rakamı olmaması halinde ise sonsuza kadar sıfır değerini eklesek de “sıfıra sıfır, elde var sıfır” deyişindeki gibi, tamı tamına süflî hiçliktir.

Farabî dedemizin dile getirdiği bu tesbiti, Roma İmparatorluğunun hem mazlum hem bilge çocuğu Marcus Seneca da, “Ahlâkın bozuluşu, medeniyetlerin çöküşüne zemin hazırlar” teşhisiyle seslendirmiştir. İster insan, ister devlet, ister imparatorlukları ayakta tutan ve diri kalmalarını sağlayan “ahlâk” protoplazması, yozlaşması ve bozulması hâlinde ise insanı hüsrana ve derbederliğe sürüklediği gibi, devlet ve imparatorlukların da çürümesinin ve fiilî çöküşlerinin gerekçesidir. Ahlâk protoplazmasının bozuluşuyla Osmanlı, Babür, Selçuklu, Avar, Göktürk ve Hun İmparatorluğumuz ve bizden olmasa da bir medeniyet telâkkisi olan koskoca Roma İmparatorluğu’nun fiilî çöküşünün gerçekleştiğini söyleyebilirim.

Varoluşumuzu sağlayan ahlâkımızı ayağa kaldırabilmek, değerlerimiz ile erdemlerimizin geleceği için, tarihî hafızamızı muhafaza etmek ve figürlerimizi rahmetle yâd etmemiz hayatî önem arz etmektedir. Tarih şubesine malik olmadığımız takdirde hem fani dünyada yanlışa düşeriz, hem ahiret hayatımızın hüsranla neticelenmesine sebep oluruz da farkına varamayız.

ANLAYIŞI DOĞURAN FİKİR GÜCÜDÜR

Tarih, ahlâk emrinde hareket ettiğinde “ibret, hayret, hikmet ve feraset” mahsulleri neşet ederken, aksi durumda ise “fitne, fesat, fücur, tefrika ve kargaşa” zuhur eder. Her bir ferdin ve ekalliyetlerin hafıza güvencesi olan tarih, medeniyet inşa edeceklerin de yol rehberidir. Toplum hafızasının devamlılığını sağlayan tarihî müktesebat birikiminin, her bir ferdin ve toplumun sağlıklı veya hasta olduğunu ele veren verilerden biridir. Sağlıklı fertler ve sağlıklı bir toplumun alâmetifarikası, tarihî figürlerine muhabbet beslemesi, saygılı ve hürmetkâr bir üslûpla ifade edip etmediğiyle alâkalıdır.

Çürüyen, eriyen ve dağılmak üzere olan her bir millet tarihî figürlerini alaya aldığında ve tahkir ve istihza ile gülünç duruma düşürdüğü ândan itibaren, millet olma şuurundan ân be ân uzaklaşıyor demektir. Bizim millet olma şuurumuzu tahkim edecek kahramanlarımız olduğu gibi, her hususta ilerlememize rehberlik, gelişmemize danışmanlık ve irademizi kavi kılacak kılavuz figürlerimiz var. Hani demem o ki, matematikte Harizmi, fizikte Ali Kuşçu astronomide Uluğ Bey, tıp alanında İbn-i Sina, siyaset ve musikide Farabî gibi bilim ve ilim alanlarının her birinde figürlerimiz olduğu gibi savaş sanatlarının da aziz milletimizin tapulu mülkü olduğunu söylemeye bile gerek yok. “Salavat, kuvvete bağlıdır”…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin