SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA MI SÜRDÜRÜLEBİLİR SÖMÜRÜ MÜ?
Leonid Savin
Ekoloji ve siyasetin bir araya getirilmesiyle ilgili tüm konuşmaların arkasında her zaman belirli oligarşik grupların çıkarları vardır.
Sürdürülebilir kalkınma kavramı uzun yıllardır başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası platformlarda dile getirilmektedir. Bu Örgütün 2015 yılındaki Zirvesinde 193 ülke 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefini imzalamış ve genel olarak herkes dünyanın hem siyasi ve ekonomik hem de sosyal ve çevresel yönleri dikkate alan belirli bir modele ihtiyacı olduğu konusunda hemfikir olmuştur.
Daha da önce, 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen ‘Yeryüzü Zirvesi’nde sürdürülebilirlik kavramı, aynı BM’nin himayesinde ekonomik ve çevresel programlar için bir plan olarak kabul edilmişti. BM Milenyum Kalkınma Hedefleri de bu teoriyle doğrudan ilişkiliydi.
Doğal kaynakların dikkatli bir şekilde yönetilmesi ve çevrenin korunması ihtiyacını kimse inkar etmese de, sürdürülebilir kalkınma konularının Klaus Schwab tarafından kurulan Davos Forumu gibi tipik küreselci projeler tarafından aktif bir şekilde desteklenmesi endişe vericidir. Benzer şekilde, George Soros ve Bill Gates de DSÖ ve diğer girişimler aracılığıyla BM ile ilgili projeleriyle düzenli olarak sürdürülebilir kalkınmayı savunmaktadır. Bu nedenle, bunun ne tür bir teori ve metodoloji olduğunu daha ayrıntılı olarak düşünmek gerekir. Ayrıca bunu özellikle kim ve neden destekliyor?
Tarihin derinliklerine indiğimizde, bu kavramın doğrudan mondialist bir örgüt olan “Roma Kulübü” ve dünya nüfusunun sınırlandırılması gerektiğine dair Malthusçuluk teorisiyle ilişkili olduğunu görürüz. “Roma Kulübü” 1972 yılında, insanlığa yönelik çeşitli gelecek senaryolarını araştırmak üzere matematiksel modellemelerden yararlanan ilk raporu ‘Büyümenin Sınırları ’nı yayınlamıştır.
Aynı yıl, çevre sorunlarının küresel düzeyde tartışılması ve çözülmesi için temelleri atan Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın kurulmuş olması gösterge niteliğindedir ve görünüşe göre tesadüfi değildir. Küresel ısınma teorisi, Dünya’nın ozon tabakasındaki sorunlar ve saf insanlar için tasarlanmış sözde bilimsel yapılar da dahil olmak üzere diğer benzer doktrinler de bu programdan çıkmıştır.
Bu arada, sürdürülebilir kalkınma programındaki en son başarılar, Paris İklim Zirvesi’nde CO2 emisyonlarının sınırlandırılması konusunda varılan anlaşmalar ve birçok ülkenin imzaladığı bu programın uygulanmasına devam edilmesidir.
Sürdürülebilir kalkınma kavramının yazarları, yüce hedeflerini pragmatik bir yaklaşımla – refah için kaynakların akılcı kullanımı; yüksek bir yaşam standardı ve faydaların adil dağılımı; çevrenin ve doğal kaynakların korunması – ilan etseler de, bu ekonomi, sosyal alan ve ekolojinin üç ayağını temsil eder, ancak yine de terimin kendisi oldukça amorf ve belirsizdir. Herkes bu kavramın içine kendince bir şeyler koyabilir. Bu nedenle, sadece ekonomi ve siyaset arasında değil, aynı zamanda bazı ülkelerin Paris Anlaşmasına katılmayı reddetmesinin de gösterdiği gibi siyasi aktörler arasında da bir çıkar çatışması kaçınılmazdır.
Dahası, bundan da önce, 2014 yılında Bolivya’da düzenlenen 77 Grubu zirvesinin sonuç bildirgesinde, Batılı ülkelerin belirli çevre standartlarına zorlama politikasına karşı çıkıldığı vurgulanmıştır.
Çevre kaygısı ve CO2 emisyonlarına özel vergi koyma ihtiyacı kisvesi altında, diğer devletlerin kalkınmasının durdurulmaya çalışıldığı makul bir şekilde ifade edildi. Sanayileşmiş ülkelerin kendileri zaten bir endüstriyel büyüme döneminden geçmişken ve yeni bir ekonomi türüne geçerken, sanayileşmeyi reddetmenin ekonomilerine ne gibi gerçek zararlar getirebileceğine bakmaksızın kendi modellerini diğer devletlere dayatmaya çalışıyorlar.
Gerçekten de Batı, yeni teknolojilerin başlatılmasına yardımcı olma sözü verdi. Ancak, görünüşe göre, bunun için kaynak ve siyasi egemenlikle ödeme yapılması gerekiyordu.
Adına rağmen 77’ler Grubu’nun 130’dan fazla ülkeyi içerdiğini, yani Birleşmiş Milletler’den sonra dünyanın en büyük uluslararası örgütü olduğunu belirtmek gerekir. O halde sürdürülebilir kalkınmaya ilişkin tüm o tuhaf “çevresel” kararlar neden BM tarafından desteklendi ve çoğunlukla da kabul edildi? Bu ikilem en hafif tabirle gariptir, ancak cevap G7 ülkeleri tarafından geleneksel olarak uygulanan bir yolsuzluk stratejisi olabilir; IMF ve Dünya Bankası’ndan ekonomik yardım karşılığında BM’de gelişmekte olan ülkelerden oy satın almak.
Küreselcilerin sürdürülebilir kalkınma kisvesi altında çıkarlarını nasıl desteklediklerinin bir başka örneği de genetiği değiştirilmiş organizmalarla (GDO’lar) ilişkili tarımsal-endüstriyel tekellerdir. Bu, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine (özellikle gıda üretimi sektöründe) ulaşabilecek umut verici tarımsal biyoteknolojiler olarak sunulmaktadır. Ancak aynı zamanda, bunun hangi bedelle yapılması gerektiği konusunda sessizdir. Bu bedel sadece dünyanın farklı bölgelerinde otantik tarımla ve birçok halkın geleneksel yaşam biçimiyle doğrudan ilişkili endemik ürünlerin yok edilmesi değil, aynı zamanda büyük çoğunluğu ABD’de bulunan üreticilerden GDO’lu tohumların satın alınmasına yönelik bir tekelin açıkça dayatılmasıdır. Bununla birlikte, ABD’de tarım arazilerinin yarısının halihazırda GDO devlerinin kontrolü altında olduğu istatistiklerle de doğrulanmaktadır.
Amerikalı çiftçiler üzerinde yapılan bu deney diğer ülkeler için de yol gösterici olabilir.
GDO kullanımını savunanlar ayrıca organik tarımın daha fazla arazi gerektirdiğini ve hayvanlardan elde edilen organik gübrelerin kullanımı nedeniyle daha yüksek karbondioksit emisyonuna yol açtığını belirtmektedir.
Burada küreselcilerin çevre bilgisi ve yeşil gündem kisvesi altında teşvik etmeye çalıştıkları anlatıların bariz bir kombinasyonunu görüyoruz.
Ancak uzmanlar, GDO’lar gibi modern biyoteknolojilerin kullanımının diğer geçiş teknolojileriyle doğrudan ilişkili olduğunu, ancak bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme geliştirilmediğini belirtmiştir.
Buna rağmen, Monsanto (2016 yılında Bayern tarafından satın alınmıştır) gibi çok uluslu şirketlerin tarım piyasalarını kontrol etme girişimleri devam etmektedir.
Batı’da Big Pharma olarak adlandırılan ilaç şirketleri de benzer çabalar içindedir. Ancak koronavirüs salgını, başta AB içinde Ursula von der Leyen tarafından onaylanan bir şirketten uygun prosedürler ve gerekli şeffaflık ve hesap verebilirlik olmaksızın aşı satın alınmasıyla ilgili skandal olmak üzere, Batılı siyasi elitlerin ilaç devleriyle etkileşiminin tatsız tarafını gösterdi. Ancak bu durum, Batılı ilaç oligarşisinin standart altı ürünleri için küresel pazarı ele geçirme çabalarını zayıflatmadı, tam tersine zayıflattı.
Küreselcilerin sinizminin doruk noktası ise Brezilya Amazonları’nda yaşanan ve ayrı vakalar olarak ele alınabilecek olaylardır. Orada, orman yangınlarından sonra, yanan bölgedeki toprağı “normalleştirmek” için hizmet sunan bazı biyoteknoloji şirketleri ortaya çıkıyor. Yerel halktan kişiler, son zamanlarda daha sık ve büyük ölçekte görülen bu yangınları doğrudan bu şirketlerin çıkarlarıyla ilişkilendiriyor.
Tüm bunlar, “sürdürülebilir kalkınma” kavramının aslında küreselci oligarkların siyasi bir projesi olduğu sonucuna varmamızı sağlıyor. Ancak küreselleşmenin mevcut parçalanmışlığı ve çıkmazıyla birlikte, bunu evrensel gelecek için alternatif bir senaryo olarak sunmaya çalışıyorlar. Yani, meşhur “kurallara dayalı düzenlerinin” bir parçası. Böylece operasyonları ve kontrolleri makul bir bahane altında devam edebilecek.
Çeviren: Adnan DEMİR
Kaynak: Geopolitika










