SALDIRGAN ABD ve İSRAİL GERİ ADIM ATMAK ZORUNDA KALDI, ATEŞKES İLÂN EDİLDİ
Alâaddin Bâkî AYTEMİZ
İsrail’in 13 Mayıs’ta gerçekleştirdiği saldırılarla başlayan savaş, resmî açıklamalara göre birkaç saat evvel, saat 7,30 itibariyle devreye giren ateşkesle ilk evresini tamamlamış oldu.
Trump’ın iktidara geldiği ilk dönemden hemen önce, İran ile İsrail arasında bir anlaşma yapılmıştı (2015). Trump iktidara geldikten sonra, anlaşmanın İran’ın lehine olduğunu belirterek bu anlaşmayı tanımadığını ilân etti (2018). Bu iptal ilânında sonra İran, uranyum zenginleştirme işinde hayli yol kat etti. Trump’ın iptal ettiği anlaşmaya göre, İran, uranyumu yüzde 3 kadar zenginleştirebilecekken -yaptırımlar ve ambargoların kalkması karşılığı- anlaşma olmayınca İran uranyumu yüzde altmışlar, yetmişler, belki de daha fazla zenginleştirme noktasına geldi.
Netenyahu, o zamandan beri İran’ın bu faaliyetinin kendileri açısından tehdit olmasına dikkat çekerek, İran’ın atom bombası yapmasına mani olabilmek adına İran’a saldırmak gerektiğini söyler dururdu.
2013 7 Ekim Aksa Tufanı bütün dengeleri değiştirdi, bütün hesapları alt üst etti.
İran’ın atom bombası yapma yolunda ilerliyor oluşu, belki de zaten yapmış olması, en azından artık elinde atom bombası yapabilecek miktarda zenginleştirilmiş uranyuma sahip olması… 7 Ekim 2013 Aksa Tufanı ile de İsrail karşısına bir Direniş Ekseni ile çıkılması…
Yemen-Ensarullah, Gazze, Batı Şeria-Mahmud Abbas hariç, Lübnan-Hizbullah, Suriye-Esad, Irak-Haşdi Şabi ve diğer milisler ve İran…
Dünya ve Ortadoğu’daki savaşları bitirme vaadi ile iktidara gelen Trump, İran’ın atom bombası yapmasına mani olmak adına yeniden müzakere masası kurdu. Kendince bu müzakerelere de 60 günlük bir süre tahsis etti. Bu sürenin dolduğu 13 Haziran’da da İsrail İran’a saldırdı.
Müzakere dedikleri şey aslında İran’ın teslim olması, her şeyi teslim etmesi ve karşılığında da merhamet beklemekten başka bir şey değildi. İran teslim olmayı reddettiği için saldırıya uğradı.
Ne der Clausewitz:
“Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.”
ABD ve İsrail, siyaset- diplomasi masasında İran’a kabûl ettiremediklerini, savaş ve zor yoluyla kabûl ettirebileceklerini zannettiler…
13 Haziran’ın ilk saatlerinde başlayan saldırı karşısında İran ilk ânda cevap veremese de akşam saatleri geldiğinde İsrail’e füzeler göndermeye ve dokunulmaz İsrail imajını 2024’te kaldığı yerden devam ederek yıkmayı sürdürdü. (İran, İsrail’in saldırıları karşılığında 2024’te de İsrail’e füze atışları yaparak, Saddam’ın 1991’de İsrail’e gerçekleştirdiği füze atışlarından sonra, İsrail’i İsrail’de vuran ikinci devlet olmuştu. Hizbullah, Hamas ve diğer örgütler teknik olarak devlet olmadığından, onların İsrail’e yaşattığı hezimeti ayrı statüde değerlendiriyoruz.)
İsrail 13 Haziran’da başlattığı saldırılarda kameralar önünde İran’a baskın gözükse de istediği neticeyi bir türlü elde edemedi. Ne İran’a diz çöktürebildi ne de nükleer programı engelleyebilecek bir darbe vurabildi.
Nihayetinde 22 Haziran’da ABD İran’a bir hava saldırısı gerçekleştirdi. Bu saldırılarda İran ne önemli bir can kaybı, ne maddî hasar ne de nükleer faaliyetlerini aksatacak ciddi bir darbeye maruz kaldı. Trump, Siyonist lobinin üzerindeki baskısını savuşturmak adına, nükleer santralin içine gömülü olduğu dağlara elindeki en büyük konvansiyonel bombaları attı ama zaten bunların bir tesirinin olmayacağı biliniyordu. Mesele, uzayan savaşın bir yıpratma savaşına dönüyor olması ve bunun altından kalkamayacakları için, kendilerince bir zafer kazandık intibaı verilerek savaştan kaçmanın yolunu yapmak ve Siyonist lobinin ağzını kapatmak için bir parmak bal çalmaktı: Ne yapalım, elimizdeki en güçlü bombayı attık, elimizden daha da başka bir şey gelmez. Siz bakmayın öyle durduğuna, o bombalar içeri girmiştir ve her şeyi yok etmiştir. İran’ın nükleer programını yok ettik!
ABD bu şekilde tatmin ararken, İran’da 23 Haziran’da misilleme olarak Katar’daki, ABD üssünü, ABD’nin İran’a attığı bombalar kadar füze atarak vurdu. ABD’de de bir zayiat olmadı. Trump, “Tamam artık barışabiliriz!” dedi ve saldırılara başlarken gözettikleri hedeflerden hiçbirine ulaşamamış olarak ateşkese mecbur kalırlarken, ellerindeki medya gücü ve uyguladıkları sansürle elde ettikleri, “İsrail İran’a daha fazla zayiat verdirdi!” görüntüsüne rağmen, hem İsrail ve hem de ABD’nin dokunulmazlıklarının son bulması gibi, bedeli İran’ın uğradığı zayiatın kat be kat misliyle dahi ölçülemeyecek muhteşem bir keyfiyet ve psikolojik kazanç elde edilmiş olundu.
Bu sabah ilân edilen ateşkesle savaş yeni bir safhaya girdi.
Savaş bitmedi, bitmez.
Savaş, İran, İsrail, ABD’yi aşan bir keyfiyeti haiz. Bu keyfiyet, siyasî idarelerin üzerinde, onları da raksettiren, büyük bir Doğu-Batı hesaplaşmasına delâlet etmekte.
Büyük Doğu ile Cüce Batı’nın hesaplaşması…
Aktörler kime veya hangi mânâya hizmet ettiklerini bilmeyebilir, hatta retorikte bu mânânın tam tersi niyetler de izhar edebilirler… Onlar, şu veya bu şekilde, şu veya bu niyetle dahil olmak zorunda kaldıkları bu mânâyı tam ve bütün olarak idrak etmemiş olsalar da, süreç, onların niyet ve iradelerinden bağımsız ve onların bu niyet ve iradelerini de kendisine ram ederek ilerlemeye devam ediyor. Savaşın ateşi yandı ve artık söndürmenin imkânı yok. Her savaşta olduğu gibi bu savaşta da tempo her ân aynı hararette olmayacak. Yangın kimi zaman söner gibi de olacak. Mesele, bütün bu dış yüz görüntülerinin içindeki ruh maktaları görebilmede. Kimin neyi niçin söylediğine bakmadan -bunlar zıddımızdakiler dahi olsalar- neye alet olduğunu, neye alet edildiğini idrak edebilmede.
Bizim desteğimiz Büyük Doğu’nun zafer sürecinedir. Bu süreçte zıddımızdakiler bile görev almış olsa dahi, bu onları aslî aktör yapmaya yetmeyecektir; yeter ki biz vazifemizi idrak edebilelim. Zira beklenen fikir bizim ellerimizde… Mesele yıkmakla kalmayıp işin bir de yapma safhası gelip çatacak. Ama o yapma safhasında söz sahibi olabilmek için de şimdiden yıkıcılar arasında yer almak gerekir. Yıkılması gereken Batı saflarında yer alarak kendine hayat hakkı arayan, “NATO’dan çıkarsak bizi yerler” diyerek korkak ve ödlekçe tavır sergileyen muvazaacılar da bu süreçte ya akıllarını başlarına toplayarak ayak bağı olmaktan kendileri çıkacak, ya da yıkılacak Cüce Batı ile birlikte yıkılanlar arasında yer alacak ve tarih onları hain olarak damgalayacak.










