ÖRFÜMÜZÜN ÖZNESİ
Burhan Halit KOŞAN
“Kötü âlim vadinin ağzına oturmuş kaya gibidir. Ne kendisi sudan yararlanır ne suyun geçip de ekin alanlarına varmasına izin verir” buyuran bakire Meryem Annemiz’in hem masum, hem yakışıklı çocuğu olan Hz. İsa Efendimiz’in feraseti, bereketi, hamiyeti ile vahdaniyet anlayışı bizimle olsun. Bizimle olsun ki, “kötü âlim” zümresine giren her bir ucubenin hem hakkından gelebilelim hem de adalet mevhibesinin yanında saf tutanlardan olabilelim.
Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle “kötü âlim” dairesinin içine giren haşereleri hem sınıflandıralım hem de kategorik olarak fişleyelim. Roma döneminin valisi olan Pilatus’un (kötü yönetici) sınıfının bir numaralı izdüşümü olarak her türlü suç çeteleriyle bağlantılı milletvekillerinin olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda dış mihraklar ve zihniyeti bozuk iç yapılarla bağlantılı bürokratları, cinayet şebekelerinden emir alan savcıları ve hâkimleri, teşrifat tahsisatını hanımlarına vizon kürkü almak için kullanan valileri ve yöneticileri, vakıf mallarını Yahudi ailelerin tahsisatına sunanları, alacağı rüşvet marjına göre 18. Maddeyi uygulayan veya uygulamaktan imtina eden belediye başkanları gibi yöneticilerin her biri “kötü alim” zümresinin profilleridir.
Zihnî körlükleri ve topal akıllarıyla günâhın, kötülüğün, çirkefin, çirkinin, illegâlin, süflî olanın çoğalmasına ve cehalet hastalığının yayılmasını tetikleyen çürük aydınlar da “kötü âlim” zümresinin içindedir. Hani demem o ki, insanları aldatmak için rakamları tahrif eden matematikçiler, âyet ve hadisleri tahrif eden hocalar, süflî mamulleri üreten kimyagerler, insanların en çaresiz kaldığı durumları fırsata çeviren tıp ve hukuk alanındaki aymazlar ve benzerlerinin de “kötü alim” kategorisinde olduğunu söyleyebilirim. Bu katalogdakiler, kötü yöneticilerden çok daha tehlikelidirler. Allah’a ültimatom verenlerden nefret ediyorum!
İster takdir ister tenkit edilse de insanları, saçmalıklarına, safsatalarına, sadistliklerine ve saçma sapan distopyalarına inandırabilen “kötü âlim” kategorisindekiler, insanları dehşetli vahşet işlemeye de, canice cürümlerinden zevk almaya da yönlendirebilirler. Hani demem o ki, haşmetli “Mavi Bayrak” fikrine ve Mukaddes İhtiyar’ın asla kabûl edemeyeceği şeylere aldanarak, zihniyetimizi, hayat tarzımızı, aklımızı, kalbimizi ve gönlümüzü fedâ etmekten sakınmalıyız. Kitleler akıl yürütmeye başladığında her bir güzellik kaybolmaya başlar!
Adaletsizliğin, zulmün ve vahşetin mevsimindeyiz. Barış kavramının unutulduğu, nefretin kutsandığı, cinayetin teşvik edildiği ve yargısız infazların uygulandığı bir çağda yaşıyoruz.
Saf nefretin damla damla damıtıldığı, kışkırtmanın koli koli dağıtıldığı, yalanın kamyonlarla paylaştırıldığı ve iftiranın kucak kucak bölüştürüldüğü Cumhuriyet derebeyliğinde de kötü âlimlerin tebcil edilmesi ve kitlelerin akıl yürütmeye yönlendirilmesi de doğal karşılanır.
Bizler, müesses nizâm ile yerel rejimin “koruduğu ve kolladığı” kişiler değil, hedef aldığı kişileriz. Her birimiz, Cumhuriyet derebeyliği zihniyetinin mağduru ve ahlâkî zarara uğrattığı müştekileriz. Ahlâkî zarar, adalet, dürüstlük, vefa ve sadakat gibi kişinin temel değerlerine ihanet edilmesinden kaynaklanan psikolojik yıkım ile sosyal iflâsına sebep olan zarardır. Zihniyet mağduriyeti ise, kişinin mukaddes ilkeler ile ananevî gelenekleriyle olan bağlarının kopartılmasından kaynaklanan paradigma bulanıklığı ile anlayış körelmesinin getirdiği iflâs etme durumudur. İki gözüm, bugün Cuma bir ekmek ver gideyim!
Bizi kimin yönettiğini öğrenmek için, tenkit ve eleştirmemize izin verilmeyen kişileri veya meseleleri bulmalıyız. İlkokul öğretmeni Âşiyan Mezarlığı’nda bulunan Yahudi piçi hakkında kimse ağzını açamazken, azametli tarihimizin figürlerine her türlü hakaretin “Cumhuriyet özgürlüğü” altında teşvik edildiğinin farkındayız. H. Edip ADIVAR isimli Yahudi sürtüğünün manda yönetimini savunduğu dillendirilemezken, aziz Türk milletinin mukaddes değerleri ve erdemlerinin istihzayla komikleştirildiğinin farkındayız. Edebiyatın orospusu olduğu için, işi gücü kapıları ve dedikoduları dinleyen, hırgür çıkaran, patavatsız, küstah ve tefeci roman olan Cumhuriyet ile demokrasi kutsanırken, şiir gibi kafiyeli, şiir gibi intizamlı, derûnî ve asaletli olan azametli imparatorluklarımızın da aşağılandığının çok çok farkındayız.
“Kurtulur dil, tarih, ahlâk ve imân
Görürler nasılmış, neymiş kahraman
Yer ve gök su vermem dediği zaman
Her tarlayı sular arkımız bizim.” (*)
Bütün bu çirkefliklerine rağmen, Allah’a şükürler olsun ki, Üstad’ın “Aydınlar Aristokrasisi” çıkışı ile Mukaddes İhtiyar’ın dillendirdiği “Başyücelik” çıkışı ile hedefi tam on ikiden vuran amelleri neticesinde merhamet medeniyetimizin hızlanmaya başladığını yerel ve küresel müesses nizâm çok iyi biliyor. Unutmayalım ki, Allah, hafif bölüklerin, zırhlı tugayların ve ağır taburların yanında değil, hedefini tutturan iyi nişancıların yanındadır.
Üstad ile talebesi olan Mukaddes İhtiyar’ın işkence görmelerinin, hapse atılmalarının ve daha da ötesi itibar suikastına uğramalarının tek nedeni, bir üst paragrafta yazdığım gibi, hedefi tam on ikiden vuran “Aydınlar Aaristokrasisi” ile “Başyücelik” özneleri olduğunu bir kez daha ifade etmeye mecburum.
İster bir insanın, ister bir toplumun hüküm ilkesi, hakikate, güzele, ananevî geleneğe, örfe, mukaddese dayanıyorsa yorum hanesi, analizi, anlayışı hatalı olsa bile, zamanla kendi kendisini onarması, tamir etmesi ve istikâmet üzerine yürüyüşüne kavuşması mukadder, varış noktasının da cennet olması tabiî ve doğaldır.
Zekâ, akıl ve kalp boşlukta durmayacağına göre hüküm ilkesi, ön kabûlü ve ilk prensibi olmayan bir insanın veya bir toplumun herhangi bir konudaki kararı ve uygulaması doğru olsa bile maddi ve manevi kanunlar alanına değil, “tevafuk” alanına girer. Hani demem o ki, ilke, prensip ve bir ön kabûlle yola çıkılmadığı takdirde hem istikâmetten şaşılır hem hedefe ters neticeler elde edilir.
Hz İsa Efendimiz’in “kötü âlim” olarak teşhis ve tespit ettiği iblis zihniyetinin taşıyıcısı olanları düşürebilmemiz için “Başyücelik” istikâmetinde ya “Aydınlar Aristokrasisi” tohumu olmalı ya da “Aydınlar Aristokrasisi” tohumlarının yetişmesine sebep olmalıyız.
Kelimelerin yorgun ve yalama olduğu bu karanlık çağda batıl ile batılın her bir şubesini imha ve infaz edebilmek için, “Başyücelik” istikâmetinde ya “Aydınlar Aristokrasisi” tohumu olmalı ya da “Aydınlar Aristokrasisi” tohumlarının yetişmesine sebep olmalıyız.
İblisin senaristi, deccâlin yöneticisi olduğu müesses nizâmı yıkabilmemiz için, “Başyücelik” istikâmetinde ya “Aydınlar Aristokrasisi” tohumu olmalı veya “Aydınlar Aristokrasisi” tohumlarının yetişmesine sebep olmalıyız. Azametli tarihimize göz kırptığımız takdirde mâneviî otoritenin emrindeki örfümüzün öznesinin “Aydınlar Aristokrasisi” olduğunu birebir görebiliriz.
*Necip Fazıl KISAKÜREK “Şarkımız” şiiri










