SİSTEM KRİZİ – “SİSTEM ŞUURU VE SİSTEMİN ŞUURUYLA”…
Selim Gürselgil
Sistem krizi, Türkiye’nin en büyük problemi olmaya devam ediyor. Gerek yönetenler, gerek muhalefet edenler, gerekse halk bu krizi derinden derine duyuyor ve sık sık dile getiriyor. Bu sistem artık Türkiye’yi taşımıyor ve ondan kurtulmadan iyi bir yere varmak mümkün görünmüyor.
Sistem, öyle bir şeydir ki, o iyiyse nice kötü şeyler de onunla birlikte iyiye kalbolur. Sistem yine öyle bir şeydir ki, o kötüyse her şeyi kötü kılar. Nice iyi niyetli insan kötü sistem tarafından bozulur. Nice zayıflar onun kurbanı olur. Sistem o kadar hayati bir şeydir.
Bundan dolayı Peygamberlerin pek çoğu, görevlendirildiklerinde, toplumlarının içinde yaşadıkları sistemle kavgalı olmuşlardır. Filozofların ekserisi sistem eleştirisi yapmış, en iyi sistemin ne olduğunu düşünmüşlerdir. Tüm üstün insanlar, sistemi, hayatÎ bir şey addetmişlerdir.
İbda’nın kurulduğu günden bu yana temel sloganı şu olmuştur: “Sistem şuuru ve sistemin şuuruyla”… Tüm İbda bağlılarının kuşanması gereken iki şuur… Fakat ne hikmetse bizim kesimde ideâl sistem ısrarla anlatılacak yerde, mevcut kötü sistemin davulculuğu yayılmıştır.
Dikkat edin, benden başka da pek konuşan yok bu mevzuları. Sahiplerinin bile sahiplenmek istemediği bozuk bir sistemin hayranlığı aldı yürüdü. Hâlbuki bugün en çok konuşması gereken İbda bağlılarıdır. Çünkü söz, tam da İbda’nın yıllardır sözünü ettiği yere geldi.
Herkes sistem eleştirisi yapar. Ama ideâl sistemin ne olduğu üstüne çok az kişi konuşabilir. Toplum bunun sıkıntısını yaşıyor. Gençler, Üstad’ın 50 yıl önce sorduğu “Bir Sokrat’la bir keçi çobanının oyu nasıl bir olabilir?” sorusunu şimdi daha kuvvetli biçimde hissediyorlar.
Fakat keçi çobanını “yönetilen”, Sokrat’ı ise “yöneten”, daha doğrusu “yönetenleri yöneten” mevkiine iade edecek sistemin yüksek sesle telâffuzunu henüz duymuyoruz. “Aydınlar Aristokrasisi istiyoruz, Hakkın Hakimiyetini istiyoruz” nidası, henüz toplum dimağına ulaşmış değil.
Bunu ulaştıracak olanlar kimler? Elbet İbda bağlıları. “Sistemin şuuru”nu lif lif açacak, toplumun istifadesine sunacak, genç zihinlere ulaştıracak olan… Kitapları kopyalayıp yapıştırmaktan bahsetmiyorum. Kitapların içine girmekten, onları yaşanılır kılmaktan söz ediyorum.
İçinde yaşadığımız sistem, ne yazık ki toplumu bir felâkete sürüklüyor. Ülkeyi bir felâkete sürüklüyor. İnsanlar cinneti yaşıyor, felâketi yaşıyor. Az önce bir okulun önünde, iki küçük çocuğuyla yere oturmuş, geceyi sokakta geçirmeye çalışan genç -ve müslüman- bir çift gördüm.
Yanlarına gittim. Kiralarını ödeyemedikleri için sokağa atılmışlar. Haymanalı imişler. Çocukların küçüklüğü ve perişanlığını görseniz, onlara bakarken, yönetenlere dalkavukluk yapacak diye milletin 750 milyon dolarının toka edildiği kopiller ve nicelerini hatırlasanız…
Eminim siz de benim kadar içten “bu düzen değişmeli” duygusunu hisseder ve daha hakça ve insanca bir sistemin ne olması gerektiğini düşünürdünüz. Tek şart, bu felâket tablosundan gözlerinizi kaçırmayın, bunu inkâr etmeyin. Bu bizim suçumuz. Bunu üstlenmekten başka çare yok.
Hocalar, cemaatlerine “İlâhî adalete uygun bir sistem nedir” diye anlatmalı. Öğretmenler talebelerine “insanca ve kardeşçe yaşamanın kuralları” üstüne kompozisyonlar yazdırmalı. Sanatçılar, yazarlar, bilginler boş muhabbeti bırakıp “yaşanmaya değer hayat nedir?” diye sormalı.
9 Haziran 2021










