BEKLENEN İNKILÂBIN RUHU VE MAYASI

Hasan Karademir

Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü”nde işaret ettiği “Beklenen İnkılâp”, sadece bir yönetim biçimi değişikliği değil, kökü derinlerde bir ruh ve mânâ hamlesidir. Bugün, insanlığın içine düştüğü buhranlar, madde ile mânâ arasındaki kopukluğun, Batı’nın akıl merkezli fakat ruhsuz medeniyetinin bir sonucudur. Doğu ise, kendi özünü unutmuş, taklitçilik bataklığında kaybolmuş, asıl sesini duyuramaz hâle gelmiştir.

Kanunî’den beri süregelen gerileme çizgisi, Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yanlış yönlendirilmiş “ilerleme” hamleleriyle daha da derinleşti. Batı’nın sadece kabuğunu alıp özünü ıskalayan, ruhu ihmâl eden bu girişimler, toplumu içten içe çürüttü. Bugün yaşadığımız kimlik bunalımı, inançsızlık, ahlâkî çöküş ve manevî boşluk, işte bu kopuşun eseridir.

Peki beklenen inkılâp nedir?
Üstad’a göre bu inkılâp, “reformcu”ların, “nefsanî tefsirciler”in, “ham yobaz”ların veya “sahte sofiler”in değil; “derin ve gerçek Müslüman”ın işidir. Özü itibarıyla İslâm’ı, sadece bir din değil, bir hayat nizâmı olarak kavrayan; şeriat, tasavvuf ve aklı bir ahenk içinde birleştiren; madde ile mânâyı, dünya ile ahireti dengeleyen bir anlayışın temsilcisidir o.

Batı’nın maddeye hükmeden fakat ruha yabancılaşan medeniyeti, bugün kendi içinde derin bir buhran yaşıyor. İşte o medeniyet ki,insanı -kâinatın sırrına eşref-i mahlûkat diye çıkmışken-, bir yığın et ve kemik yığınına, hevâ ve hevesinin zebunu bir robot haline getirdi. Aklı putlaştırdı, kalbi mezara gömdü. Ruhu inkâr ederek, kendi celladına âşık bir mahkûm yarattı. Bu, nefsin tahtına oturduğu, ruhun zindana atıldığı bir medeniyetin kendi eliyle ördüğü cellâdın ipidir! Doğu ise, kendi medeniyet kodlarını unutmuş, Batı’nın taklitçisi olmuş, özüne yabancılaşmış durumda. Beklenen inkılâp, işte bu ikilemi aşacak; Doğu’nun ruh kökünü, Batı’nın teknik imkânlarıyla buluşturacak; insanı yeniden “insan-ı kâmil” ideâline taşıyacak bir hamledir.

Bu inkılâp, sokaklarda değil, önce gönüllerde ve zihinlerde başlayacak. Kalemle, kelâmla, sanatla, fikirle… Gençliğin, “mukaddesatçı ve milliyetçi” duyarlılıkla donanmış olanının omuzlarında yükselecek. Hedef, “devrimbaz”ların ya da yobazların veya sahte kahraman taslaklarının değil, “derin Müslüman”ın inşa edeceği bir düzen kurmaktır.

Kanunî’den sonra başlayıp Tanzimat’la hız kazanan, Meşrutiyet’le sancılı, Cumhuriyet’le de köklü bir kırılıma dönüşen bir hikâyenin içindeyiz. Bu, sadece bir yönetim biçimlerinin değişim hikâyesi değil; bir medeniyetin, bir ruh ikliminin yavaş yavaş buharlaşmasının, yerine “ithal” ve “taklit” bir hayat tarzının ikâme edilmesinin hikâyesidir. Necip Fazıl’ın, yarım asır öncesinden “İdeolocya Örgüsü”nde ısrarla işaret ettiği temel mesele budur: Ruhsuzlaşma.

Batı, aklın fethiyle maddî dünyada akıl almaz bir ilerleme kaydetti. Makineyi, teknolojiyi, refahı getirdi. Fakat bu ilerleyiş, ruhu, mânâyı, metafiziği bir kenara fırlatıp attı. Sonuç? Bugün Batı medeniyetinin içine düştüğü varoluşsal bunalım, anlam krizi, ahlâkî görececilik… İnsan, maddî refahın içinde manevî bir sefaletle boğuşuyor.

Peki ya Doğu? Biz? Biz bu süreçte en trajik hatayı işledik: Batı’nın sadece “kabuğunu” aldık, “öz”ünü ıskaladık. Onun makinesine, teknolojisine hayran kaldık; fakat o makineleri yapan “akıl disiplini”ni, “ruh cehdi”ni, “kendi özüne sadakat”i alamadık. Daha beteri, kendi özümüzü, İslâm medeniyetinin bize miras bıraktığı ruh ve mânâ hazinesini, bir “gerilik sebebi” addedip hor gördük. Bu, bir “Felix Culpa”ydı; dışı mesut, içi felâketli bir suç.

İşte bu kopuş, toplumun her katmanında bir “yobazlar sınıfı”nı üretti. Dünün, dini kendi nefsine hapseden “ham softa”sı, yerini, dini tamamen reddeden, her türlü mukaddesi aşağılayan “küfür yobazı”na bıraktı. Ve sahneye son olarak sahte mümin, yani münafık pazarlamacı çıkıverdi. Hepsi de aynı mayanın ürünü. Hepsi de hakikatin derinliğine, “hep”çi, kuşatıcı İslâm anlayışına yabancı kaldı.

Peki çare? Üstad’ın “Beklenen İnkılâp” dediği nedir?

Bu inkılâp, sokaklarda sloganlarla, kuru gürültüyle patlayacak bir siyasî devrim değildir. O, “devrimbaz”ların, “karton adamlar”ın, “bandrolü insancıklar”ın işi olamaz. Beklenen İnkılâp, önce fertlerin gönlünde ve zihninde başlayacak bir diriliştir.

· Bir “iç muhasebe” inkılâbıdır bu. Dört asırdır süren yanlışları, tavizleri, özenti ve taklitleri kökünden sorgulayacak bir nefs muhasebesi.
· Bir “kimlik” inkılâbıdır. Madde ile mânâyı, akıl ile kalbi, dünya ile ahireti birleştiren; şeriatin disiplini ile tasavvufun vecdini aynı potada eriten “derin Müslüman” kimliğine dönüştür.
· Bir “dil” inkılâbıdır. Uydurukçanın fakirleştirdiği, yabancı kelimelerin istilâ ettiği lisanımızı, yeniden bir mânâ ve tefekkür aracı kılma hamlesi.

Bu inkılâbın bayraktarı, “ham softa”nın dar kalıplarına da, “küfür yobazı”nın köksüz inkârına da, “pazarlamacı münafık”ın sahte imânına da prim vermeyen; mukaddesatçı, milliyetçi ve aynı zamanda aksiyoner bir gençliktir. Hedef, Batı’nın teknik imkânlarını alırken, ruh kökümüzü kaybetmemek; aksine, o ruhu maddeye hâkim kılarak, insanlığa sunulmuş son dinin, çağın idrakine söyleyecek yepyeni bir sözünü söylemektir.

Bugün içinde debelendiğimiz her kriz –ahlâkî, siyasî, iktisadî– nihayetinde bu “ruh buhranı”nın bir tezahürüdür. Çözüm, dışarıda, başka reçetelerde değil; “Beklenen İnkılâp”ın mayasını taşıyanların, kendi içlerinde başlatacakları ve sonra bütün bir cemiyeti saracak olan “ruhun dirilişi”ndedir.

Zira Üstad’ın buyurduğu gibi: “Makine, ruhun emrinde mi, saadet!... Ruh mu makinenin emrinde, felâket!...”

Seçim bizim.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin