BUHARA BÜLBÜLÜ

Burhan Halit KOŞAN

Bizler, bu sırnaşık dünyanın mahpusu, Cumhuriyet derebeyliğinin rehin aldığı mazlumlarız. Bu modern çağın bulanık parametrelerle kıstırdığı, modern algoritmalarıyla düzleştirmek istediği yetimleriz. Mutlak Bilgi’nin, yani Allah’ın ayetlerinin faydacılığa ve yararcılığa göre değerlendirildiği bu çirkef çağın kurbanlarıyız. Medine’nin merhametine muhtaç yoksul bir Türk’üm. Kırık kalemim, Türkçe şiirlerim ve aşk’ın aroması kaldı, kırgın ve buruk kalbimde.

Aşk, Medine’ye hicret, Mekke’ye vuslattır. Aşk, avam için üç noktalı “Şın”, havas için “Mim”, divâneler için “Nûn” harfidir. Aşk, Yemen’e gidip de gelmemek, Allah ile yapılan ticarette şehadettir. Aşk, yunus balığının karnındaki “tövbe odası”, “Nûn” harfinin kuytusunda mavi bir ışıktır. Aşk, arşa merdiven, namütenahiye yürüyüştür. Aşk, kayalıklı boğazlarda deniz feneri, geçit vermez kanyonlarda kurtuluş güzergâhıdır. Aşk, kızgın çöllerde vaha, kutupta ateş ve cüzzamlı Cumhuriyette geleneğin gölgesidir. Aşk, karanfilin kan kustuğu, bülbülün ağladığı, Gül’ün sızladığı ve kardelenin maktûl olduğu ağır bir imtihandır.

Öyle bir imtihan ki, safsatanın tarih, sağduyunun din, saçmalamanın siyaset, şımarıklık ve sırnaşıklığın moda olduğu Cumhuriyet derebeyliğinde nefes almak yasak, ifade hürriyeti yok ve köşe başlarında zebanîler bekliyor. Bu durum karşısında divane gönlüm Dicle gibi coşmak istiyor, tenim duyarsız dinginliğin denizinde yüzüyor. Yüreğim yangın yeri, kalbim kanıyor, aklım isyan ediyor ve tenimin nabzı atmıyor. Ötüken ormanında oynayan çocuklar tebessüm edip, elime Divan-ı Hikmet ile bir ok, bir yay, bir kılıcı tutuşturdu. İlâhî geleneğin cömert pratiği olan bu ikram ile Gobi çölünü geçtim, Altay dağlarını aştım, heybeme hurma bıraktı Hızır ve İlyas gösterince kutlu yolu, masmavi ufuklara kulaç atabiliyorum.

Bağbozumu değil, hazan oldu 4 Mayıs. Şakaklarıma kırçıllığı, mendilime kan, kan düştü! Hâlbuki ben, kırkikindi yağmurlarında ekilen tohumdum. Gül fidelerinin budandığını ve kaktüs tohumlarının serpildiğini göremedim. Tebessümlerimizin ipe çekileceğini, şefkat ve merhamet melodilerimizin mahvedileceğini bilemedim. Acı tecrübe öğretti bilmediklerimi, tek gerçek savaştır ve savaş, “merhamet ve acımak” kelimelerinin ne kadar anlamsız, gereksiz ve mânâsız bir kelime olduğunu öğretti. Al sana acı gerçek:
Müesses nizâm için dramımız komedi, infazımız parodi, melodramlarımız ve trajedilerimiz hiciv hükmündedir.

Mukaddes devlet nizâmı yüz yıl önce vefat etti. Sürtük Cumhuriyet, kibir dağlarının ardına gizleniyor, merhametimizle dalga geçiyor, şefkatimizle alay ediyor ve tebessümlerimizin kanını döküyor. Avuç ayamdan kına değil, kan sızıyor, kalbim sıkışıyor. Söyleyin Lokman’a pansumana gelmesin, Kudüs kadar hüzünlü, Kerkük kadar kırgınım. Sürtük Cumhuriyetin her bir paradigması ahlâksız, her bir uygulaması rezalet ve her bir mevsimi zemheriden başka bir şey değil. Üstad’ın, hayatının çoğunun hapishanelerde geçirmesinin de, hercai ergenlerin elinde oyuncak olmasının da biricik suçlusu sürtük Cumhuriyet değil mi? Aynı şekilde Kumandan’ın yıllarca işkence görmesinin, yıllarca hapishane hücrelerinde ademe mahkûm olmasının ve katledilmesinin bir numaralı suçlusu sürtük Cumhuriyet değil mi?

Hâfız! Biz, işlerimizde aydınlıkta yürüyoruz. Bugün olmasa da yarın muhakkak ki, gökyüzü gürleyecek, sözlerimiz sağanak olup yağacak. Çehremiz gülmüyorsa, hüzne sadakatimiz, kalbimizi kıranlara kinimizdendir. Bu tezatlar ülkesinin doğal sayısı, paradokslar toprağının hakiki insanlarıyız. Ütopyası kurşunlananların yüreğinde sarmaşık, fikir sancısı çekenlerin sinesindeki sesiz. Biz, bu sağırlar ülkesinin işaret dili, bu körler ülkesinin Braille alfabesiyiz.

Hâfız! Biz, Leylâ okulunun talebeleriyiz. Hafız! Bizim ikametgâhımız, limanın, istasyonun, otogarın, havaalanının bulunmadığı aşk ülkesidir.

Aşk, dağda gül, bağda sümbül, zemheri de açan mor kardelendir. Aşk, sevgilinin kalbinde bir diriliştir. Ey yokluğu irşat eden, varlığı dilşat eden sevgilim, Babil baykuşları ile Ankara akbabasına karşı direnebiliyorsak, mavera iklimlerle rabıta kurabiliyor ve istikâmet üzeri yürüyebiliyorsak, yürüten Allah’a şükredelim. Safir gözlüm, bezginlik ve yılgınlık yakışmaz bize. Safir gözlüm, sarmaşığım, cam kırığım, Emirim Timur Han’ın Allah’ına secde etmek ve şükretmek yakışır. Biz ki, Buhara’nın gülü, Türkistan’ın solmayan goncası Emir Külâl’ın bastonunu takip eden Buhara bülbülüyüz, Babil baykuşlarının boynunu burarak ve Ankara akbabalarını alt ederek Emir Külâl’e teşekkür ve Allah’a şükredebiliriz.

Dilimizin dem almasını ve sesimizin gür olmasını beklerken, eşya ve hadiselere edebiyat, matematik, fizik, metafizik, kimya, müziğin merceğinden baktığımızda çok farklı bir çağda yaşadığımızı görebileceğimiz gibi, gerçekler ile hakikatleri de olduğu gibi görebileceğimizi de söyleyebilirim. Gezegenimizin gerçekliğinin, lavanta kokulu kelimelerin tükenmek üzere olduğunu söylemeliyim. Babil baykuşlarının, Ankara akbabasının kirli kelimeleriyle kirlenen dünyamızın temizlenebilmesi için mâneviyatın sesine ve soluğuna muhtacız. Herkes kitaba bakabilir. Kitaba bakanların çoğu, hitabı, yani sesi ve sesin muhatap aldığını umursamadan kitabı anlayabileceğini zannediyor.

Hâfız! Biz, Buhara bülbülüyüz, sesimiz, gökyüzünün gürlediği gibi gürleyecek ve o gün, sözlerimiz sağanak olup yağacak…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin