ÇALAN MI SUÇLU ÇALDIRAN MI?
Adliyelerdeki ‘adlî emanet’lerden üst üste hırsızlık haberleri gelmekte.
Silâhlar, mermiler, altınlar, gümüşler…
Tutuklananlar, gözaltına alınanlar, tutuklanmamak için yurt dışına kaçanlar…
İnsanlara, insanca yaşayabilecekleri ücreti verme, sonra da bu insanlara milyonlarca, yüzbinlerce liralık servetleri teslim et…
Böyle bir durumda, hırsızlık olmaması eşyanın tabiatına aykırı.
Zira en başta, bu düzeni kuranlar yolsuzluklara gırtlağına kadar batmış durumda.
Onlar tepede deveyi hamuduyla götürürken, çalışan garibanlardan çalmaması beklenecek, ahlâk abideleri olmaları istenecek; öyle olmazsa da hesap sorulacak.
Ama onlar, yani 3000 aileden olanlara kimse dokunamaz.
Salih Mirzabeyoğlu şöyle demekteydi:
“T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır.”
Devlet çeteleşmiş durumdayken, çalışanlardan çalmamasını beklemek abes değil mi?
Ama onlar 3000 aileden olmadıklarından, hırsız diye yaftalanırlar…
İmânsız İslâmcılık rejiminin çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu her geçen gün daha da şiddetli hissedilmekte ve artık sistem, sistemi ayakta tutacak namuslu vatandaş da bulamıyor. Öyle ya, hırsızlık çetesinin bile ayakta durabilmesi, kasanın güvenilir birilerine emanet edilmesi ile mümkündür.
Hırsızlıktan kurtulmanın yolu, hırsızların iktidarından kurtulmakla olur. Bataklık kurumadan sivrisineklerden kurtuluş olmaz.










