TÜRKİYE’DE KAPİTALİZM, İSLÂMCILIK VE MUHAFAZAKÂRLIK; 3000 AİLE’NİN HİKÂYESİ…

Selim Gürselgil

Kapitalizmi ülkeye Atatürk getirdi demek, biraz ağır bir ifade olabilir. Çünkü Atatürk’ten 100 yıl önce, devlet iflâs edip beynelmilel kapitalistlerin oyuncağı olduğunda, ülkeye kapitalizm girmişti zaten. Ancak şu söylenebilir: Atatürk tercihini kapitalizmden yana kullandı!

Atatürk, ilkin millî bir kapitalizm inşâ etmek istedi. Sıkıntıların yerli kapitalist sınıf olmamasından, yabancıların elinde oyuncak olunmaktan kaynaklandığını düşünüyordu. Bu, İttihatçılardan kalma bir düşünceydi. Fakat yerli kapitalizm oluşturmak o kadar kolay olmadığından, Atatürk yabancı sermayeyi çekmek, yabancı sermaye ile ekonomiyi kalkındırmak yolları aradı.

İnönü pek öyle düşünmüyordu. O, Atatürk gibi liberalizme inanmış biri değildi. Daha devletçiydi. Ama kapitalizm yolundan büsbütün ricat etmesine ve o çok beğendiği Mussolini’nin yoluna girmesine çevresi müsaade etmedi. O da bunun hıncıyla yerli gayrımüslim kapitalistleri ortadan kaldırıp yerli kapitalizmi desteklemeye çalıştı.

Menderes gelince bir kez daha işler değişti. Menderes ve Bayar, ekonomide Atatürk’ün yolundan gitmenin ancak tam kapitalizme geçmekle mümkün olacağına inanıyorlardı. “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” sloganıyla yola çıktılar. Ülkeyi tamamen Amerika’ya yanaştırdılar. Amerika’dan yardım gelecek, yerli kapitalistler ABD sermayesine taşeronluk yapacak ve yerli kapitalist sınıf oluştukça yeni iş sahaları açacak, halk bu sınıfa hizmet sunarak işsizlik ve yoksulluktan kurtulacaktı.

O zamana kadar ülke nüfusunun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Bu çığırla birlikte şehirlere göç başladı. Şehirler çevresinde gecekondulaşma başladı. Çünkü oluşmaya başlayan kapitalizm, yatırımlarını şehirlere yapıyordu ve onlara hizmet sunabilmenin yolu şehirlere göç etmekten geçiyordu. Köyler sefildi. Ekme biçme bile yoktu. Amerika’dan buğday yardımı gelmezse ülke açtı.

Menderes’in kapitalizmi, Amerikan modeli, lâik kapitalizmdi. Henüz muhafazakâr kesim, Amerika’dan gelen sermayeye ulaşamamıştı. Menderes’in Cumhuriyet kurulduğundan beri ilk defa dine özgürlük tanımasından dolayı onu çok seviyorlardı. Fakat şimdilik sadece esnaf hizmeti sunarak refahtan pay alabilmişlerdi. Daha “Anadolu kaplanları” olamamışlardı.

Menderes tam kapitalizmi savunmasına rağmen, Menderes döneminde Atatürk’ten kalma devletçilikten büsbütün vazgeçilmedi. Cumhuriyet tarihinde en fazla KİT (yani büyük devlet işletmeleri) bu dönemde açıldı. Bu da gösteriyordu ki, kapitalizmin ülke üzerindeki tam zaferine daha zaman vardı.

Ama Türkiye kapitalizmin parıltılı yolundan hiçbir zaman vazgeçmedi. 60 darbesinden sonra çığırından çıktı. Kapitalizm çirkin yüzünü göstermeye başlamıştı. Toplumda sermayedarlarla emektarlar arasında çatışma baş göstermişti. Sermayeye ulaşmak ana hedef olduğundan suç türleri patlamıştı. Yolsuzluk devletin en tepesinden, Demirel’in yakın çevresinden başlayarak literatüre girmişti. Yeşilçam’da bol örneğini gördüğümüz acımasız patron tipi ortaya çıkmıştı. Şehre göç daha da artmıştı. İşçi sınıfı doğmuştu. Bunun üstüne ambargo gelince sınıflar arası çelişki derinleşmiş, sol altın yıllarını yaşamıştı.

Menderes döneminde dine bir miktar özgürlük tanınmasına rağmen İslâmcılar devlete yanaşamadılar. Devlet onlara karşı hâlâ acımasızdı. Fakat 60 darbesinden sonraki sağ-sol kurgusu içinde İslâmcıları da konumlandırmak başlıca gayretlerden biri oldu. Mücadele Birliği bunun ilk örneğiydi. Ardından Eygi ve Mısıroğlu’nun çıkışları geldi. Sağ kanadı temsil eden, rejimle “aslında” hesabı olmayan, rejimi yıkmak isteyen komünistler ve masonlarla hesabı olan bir İslâmcılık anlayışı gelişti. Bağımsız İslâm (Akıncılık) fikrinin giderek güçlenmesine, hatta İran devriminin coşkusuyla zirveye çıkmasına rağmen, 80 darbesi gelince bu akın durdu ve İslâmcılık içinde gelişen sağcı muhafazakâr anlayış en tepelere kadar çıkma, hatta kapitalizme dahil olma yolu buldu.

Öncesinde benzeri görülmemiş sosyal yozlaşmanın yaşandığı 80’lerin ardından kapitalist liberal çizgi büyük ölçüde muhafazakârlaşmıştı. Liberal sağın çökmesiyle birlikte bu muhafazakâr kapitalizm, kendini İslâmcılığa (RP) attı, İslâmcılıkla içiçe yürümeyi denedi. Fakat iç ve dış konjonktür buna izin vermedi.

Daha “meşrû” bir yol arandı. O da dışarıdan geldi. Proje ABD’de çizildi. Denetimi Feto’ya bırakıldı. Buna göre, İslâmcılık muhafazakâr kapitalizm içinde eritilecek, İslâmcılıktan vazgeçen derhal sınıf atlayacak, kapitalizm saflarına katılacak, isterse namaz kılıp oruç tutabilecek, hâlen varlığını koruyan lâik burjuvaziyle güdük polemiklere girebilecek, bundan başka bir İslâmcılığa mahal bırakılmayacaktı. İki siyaset kavgası, iki kapitalist zümre itiş kakışından ibaretti ve halk bu itiş kakışta birinden diğerini destekleyerek, laikliğin veya İslâm’ın kavgasını veriyorum zannına kapılacak, aslında hiçbir şeyin kavgasını vermeyip, sadece çığırından çıkan yozlaşma ve çarpıklık tabloları içinde nefes almaya çalışacaktı.

Süreç buydu. Tâ ki, Salih Mirzabeyoğlu bu oyunu bozana kadar…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin