ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜK İLE MÜCADELE ETMENİN YOLU ÖRGÜTLÜ İYİLİKTİR
Adnan DEMİR
ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜ TANIYALIM
Kötülük, çoğu zaman bireysel zaaflar, ahlâkî düşüşler ya da “insan tabiatının karanlık yönü” gibi soyut açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılır. Oysa çağımızın en yıkıcı kötülüğü bireysel değil, örgütlüdür, sistematiktir. Plânlıdır, süreklidir, kurumsallaşmıştır ve kendini çoğu zaman “iyilik”, “özgürlük”, “medeniyet”, “ilerleme” gibi kavramların arkasına gizler.
Örgütlü kötülük; bir kişinin kötü niyetinden değil, bir sistemin işleyiş mantığından beslenir. Devletler, şirketler, istihbarat ağları, finans mekanizmaları, medya ve kültür endüstrisi gibi yapılar; tek tek ele alındığında masum veya nötr görünebilir. Ancak aynı hedef doğrultusunda eşgüdümlü çalıştıklarında, insanı nesneleştiren, toplumu çözen ve hakikati boğan bir makineye dönüşürler.
Bu kötülüğün en tehlikeli yanı, meşruluk üretme kapasitesidir. Bombalar “demokrasi” adına yağar, ambargolar “insan hakları” gerekçesiyle uygulanır, toplumlar “güvenlik” bahanesiyle gözetim altına alınır. Böylece zulüm sıradanlaşır, vicdan körelir, kötülük olağan bir yönetim tekniği hâline gelir.
Örgütlü kötülük, sadece fizikî yıkım üretmez; aynı zamanda zihnî işgâl gerçekleştirir. Kavramları ters yüz eder, hakikati görecelileştirir, insanlara neye inanacaklarını değil, neye inanamayacaklarını öğretir. Bu yüzden modern çağın en büyük saldırısı toprağa değil, idrake ve ruha yöneliktir.
Burada kritik soru şudur: Bu denli örgütlü, disiplinli ve küresel bir kötülükle, dağınık tepkilerle, bireysel iyiliklerle, iyi niyet temennileriyle mücadele edilebilir mi?
Cevap nettir: Kesinlikle Hayır.
Örgütlü kötülüğün üstesinden ancak “ÖRGÜTLÜ İYİLİK” gelebilir.
ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜN ARAÇLARI VE MASKELERİ
Örgütlü kötülük hiçbir zaman çıplak hâliyle ortaya çıkmaz. Kendini daima meşru, gerekli ve kaçınılmaz gösteren araçlar ve maskeler kullanır. Çünkü modern dünyada çıplak zulmün ömrü kısadır; kalıcı olan, rıza üreten zulümdür.
Bu kötülüğün ilk ve en güçlü aracı dildir. Kavramlar yerinden edilir, anlamlar ters yüz edilir. İşgâl “müdahale”, sömürü “yatırım”, yağma “serbest piyasa”, kültürel çözülme “özgürleşme” olarak sunulur. Böylece insanlar yapılanı değil, anlatılanı tartışır; hakikat görünmez hâle gelir.
İkinci temel araç medya ve enformasyon tekelidir. Ne konuşulacağına, neyin görünür olacağına, neyin asla gündeme gelmeyeceğine karar verilir. Hakikat parçalara bölünür; bağlam koparılır; yalan, tekrar yoluyla gerçeğin yerine ikâme edilir. En tehlikelisi ise suskunlukla işleyen kötülüktür: Bazı acılar hiç gösterilmez, bazı ölümler hiç sayılmaz.
Üçüncü araç ekonomidir. Borç, bağımlılık ve yoksulluk; artık doğal sonuçlar değil, bilinçli yönetim teknikleridir. Finansal sistemler, ülkeleri ve toplumları silah kullanmadan teslim almanın en “temiz” yoludur. Aç bırakılan bir toplumun ahlâkı değil, iradesi hedef alınır.
Dördüncü maske hukuk ve bürokrasidir. Adalet, şekle indirgenir; kanun, hakikatin değil gücün hizmetine sokulur. Zulüm, kararnameyle; eşitsizlik, yönetmelikle; keyfilik, prosedürle örtülür. Böylece kimse “ben kötülük yaptım” demez; herkes “görevimi yaptım” der.
Beşinci ve belki de en sinsi araç kültür ve eğlence endüstrisidir. İnsanın dikkati dağıtılır, derdi küçültülür, hayatı hazza ve tüketime indirgenir. Sürekli oyalama hâli, düşünmeyi gereksiz, itirazı anlamsız kılar. Kötülük artık baskıyla değil, uyutarak hükmeder.
Tüm bu araçların üzerinde duran ortak maske ise “insanlık” söylemidir. En büyük yıkımlar, insanlık adına yapılır. En ağır suçlar, evrensel değerler adına işlenir. Bu yüzden örgütlü kötülük, kendine düşman değil; kendine benzer bir ahlâk üretir: Seçici, çıkarcı ve güç merkezli bir ahlâk.
Bu noktada mesele, tek tek araçları teşhir etmekten öteye geçer. Asıl mesele şudur: Bu araçlara karşı geliştirilecek dil, medya, ekonomi, hukuk ve kültür anlayışı nedir?
Çünkü örgütlü kötülüğün araçları varsa, örgütlü iyiliğin de araçları olmak zorundadır.
ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜĞÜN BEYİN KADROSU VAR MI?
Bu soru çoğu zaman komplo ile analiz arasındaki ince hatta takılır. Oysa mesele gizli odalarda toplanan birkaç isimden ibaret değildir. Örgütlü kötülüğün bir beyin kadrosu vardır; ancak bu kadro tek merkezli bir konsey değil, aynı zihniyeti paylaşan katmanlı bir ağ yapısıdır.
Bu beyin kadronun çekirdeğinde, küresel ölçekte hareket eden finans çevreleri, güvenlik ve savunma endüstrisi, enerji ve teknoloji tekelleri bulunur. Farklı ideolojilere, farklı kimliklere sahip gibi görünseler de ortak noktaları nettir: Gücü ahlâkın önüne koymak ve insanı yönetilecek bir kaynak olarak görmek.
Bu çekirdeğin etrafında, strateji üreten düşünce merkezleri yer alır. Think-tank’ler, güvenlik enstitüleri ve gelecek senaryosu yazan yapılar; hangi coğrafyanın istikrarsızlaştırılacağını, hangi toplumun dönüştürüleceğini, hangi kavramın parlatılacağını belirler. Silâh üretmezler; senaryo üretirler.
Devletler ve uluslararası kurumlar çoğu zaman bu yapının beyni değil, uygulayıcılarıdır. Ekonomik baskılar, diplomatik zorlamalar ve güvenlik gerekçeleri üzerinden dayatılan kararlar; yerel aktörleri seçen değil, seçileni uygulayan konumuna iter.
Bu zincirin en kritik halkalarından biri de akademi, medya ve sivil toplum ağlarıdır. Bu kesimler kötülüğü doğrudan üretmez; onu açıklar, gerekçelendirir ve normalleştirir. Kan dökmezler ama akan kanı makûl ve kaçınılmaz gösterirler.
Örgütlü kötülüğün beyin kadrosu bu yüzden somut isimler listesiyle teşhir edilemez. İsimler değişir, koltuklar el değiştirir ve hatta değişen isimlerle birlikte ideolojik görünümler bile değişir; bu değişimlerle birlikte dünün dışlanan yapıları bugün merkeze yerleşebilir ama esas sabit kalır. Bir yönetici gider, diğeri gelir; sistem yürümeye devam eder.
Daha rahatsız edici olan ise şudur: Bu beyin kadro sadece “onlardan” ibaret değildir. Haksızlıktan pay alan, adaletsiz düzeni konfor uğruna kabullenen, susmayı güvenlik sayan herkes; bu yapının doğrudan olmasa bile dolaylı bir parçası hâline gelir.
Bu nedenle mesele, belirli kişileri ifşa etmekten ibaret değildir. Asıl mesele, insanı araç gören, gücü hak yerine koyan ve vicdanı maliyet kalemi sayan, ideolojik olarak bunlara akrşı çıkıyor gözükse de bu zihniyeti pratize edenleri teşhis ve tasfiye edebilmektir.
ÖRGÜTLÜ KÖTÜLÜK NEDEN BAŞARILI OLUYOR?
(Psikoloji ve Kitle Boyutu)
Örgütlü kötülüğün gücü, sadece sahip olduğu silâhlardan, paradan ya da kurumlardan gelmez. Asıl gücü, insanın zaaflarını sistematik biçimde kullanabilmesinden gelir. Bu yüzden örgütlü kötülük, önce insanı çözer; sonra toplumu yönetir.
Birinci neden korkudur. Korku, insanı düşünmekten alıkoyan en güçlü duygudur. Güvenliğini kaybetme korkusu, işini kaybetme korkusu, dışlanma korkusu, yalnız kalma korkusu… Kitleler, bu korkularla sürekli diri tutulur. Böylece insanlar zulme destek vermese bile, ona itiraz etmemeyi tercih eder. Sessizlik, örgütlü kötülüğün en büyük müttefikidir.
İkinci neden konfor ve alışkanlıktır. İnsan, çoğu zaman adaletsiz bir düzende bile yaşanabilir bir konfor alanı bulduğunda, düzeni sorgulamaktan vazgeçer. Küçük ayrıcalıklar, geçici menfaatler, “bana dokunmayan yılan” psikolojisi… Örgütlü kötülük, herkese bir pay vermez; ama herkese susmasını sağlayacak kadar bir şeyler verir.
Üçüncü neden sorumluluğun dağılmasıdır. Kitle içinde birey, kendini daha az sorumlu hisseder. “Herkes böyle yapıyor”, “benimle mi düzelecek”, “kararı ben vermedim” gibi cümleler; vicdanın kendini aklama yollarıdır. Bürokrasi ve hiyerarşi, bu psikolojiyi pekiştirir. Kötülük, parçalara bölünür; kimse bütünü görmek zorunda kalmaz.
Dördüncü neden ahlâkî relativizmdir. Doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaştırıldığında, insan artık “iyi olanı” değil, “işine geleni” seçer. Her şey tartışmalı, her şey yoruma açık hâle getirildiğinde; zulüm de bir “bakış açısı” olarak sunulur. Böyle bir zeminde hakikat savunulmaz, sadece tüketilir.
Beşinci neden umutsuzluğun örgütlenmesidir. İnsanlara sürekli olarak “hiçbir şey değişmez”, “dünya böyledir”, “daha kötüsü olur” mesajı verilir. Umutsuzluk, pasifliğin en etkili ideolojisidir. Direnmeyen, itiraz etmeyen, hayal kurmayan bir toplum; yönetilmesi en kolay toplumdur.
Son olarak, örgütlü kötülük iyiliği bireyselleştirir. İyilik, kişisel bir erdem, özel bir tercih, vicdanî bir detay gibi sunulur. Oysa kötülük kolektif ve sistematiktir. Bu dengesizlik, iyiliği etkisiz, kötülüğü kalıcı kılar. İnsan “iyi biri” olabilir ama iyi bir düzen kurmaya cesaret edemez.
İşte bu yüzden örgütlü kötülük başarılı olur:
Çünkü insanın korkularını tanır, zaaflarını hesaplar, alışkanlıklarını kullanır ve vicdanını oyalamayı bilir.
Bu tablo karşısında soru artık şudur:
İnsan, bu psikolojik kuşatmadan nasıl çıkar?
Kitle, yeniden nasıl özne hâline gelir?
Cevap, bir sonraki başlıktadır:
“Örgütlü İyilik: Ahlâkın, Bilincin ve Cesaretin Kurumsallaşması”
ÖRGÜTLÜ İYİLİK:
AHLÂKIN, BİLİNCİN VE CESARETİN KURUMSALLAŞMASI
Örgütlü kötülüğe karşı en büyük yanılgı, iyiliğin “kendiliğinden” galip geleceğine dair romantik beklentidir. Tarih bunu defalarca yalanlamıştır. İyilik, örgütlenmediği sürece erir, dağılır ve etkisizleşir. Kötülük ise disiplinli, sabırlı ve uzun vadeli olduğu için kalıcı olur.
Örgütlü iyilik, önce ahlâkı bireysel bir süs olmaktan çıkarır; onu toplumsal bir ilke, siyasal bir ölçü, kurumsal bir sorumluluk hâline getirir. “Ben iyi bir insanım” demek yetmez; iyi olanı hâkim kılacak düzeni kurmak gerekir. Aksi hâlde iyilik, sadece kötülüğün vicdan rahatlatma aparatı olur.
Bu örgütlenmenin ilk ayağı şuurdur. Örgütlü iyilik, hakikati savunmakla yetinmez; hakikati üretecek ve taşıyacak bir dil kurar. Kavramlarını başkasından ödünç almaz, düşmanın sözlüğüyle konuşmaz. Kendi adalet anlayışını, insan tasavvurunu ve gelecek fikrini net biçimde ortaya koyar.
İkinci ayak cesarettir. Cesaret, korkusuzluk değildir; bedelini bilerek hakikatin safında durabilmektir. Örgütlü iyilik, bireyleri yalnız bırakmaz; bedeli kolektif olarak paylaşır. İnsanların sustuğu yerde konuşmayı, geri çekildiği yerde ileri çıkmayı mümkün kılar.
Üçüncü ayak sürekliliktir. İyilik anlık tepkilerle değil, uzun soluklu inşayla güç kazanır. Gündemle yaşayıp gündemle sönmez. Eğitir, yetiştirir, aktarır. Nesiller arası bir şuur ve mesuliyet hattı kurar. Bugünü değil, yarını hedefler.
Dördüncü ayak kurumsallaşmadır. Kurumsallaşmayan iyilik, şahıslara bağlı kalır ve şahıslarla birlikte çöker. Örgütlü iyilik; eğitimden medyaya, ekonomiden kültüre kadar her alanda kendi araçlarını teklif eder. Alternatif bir hayat düzeni sunmadıkça, mevcut kötülük düzenini sarsamaz.
Beşinci ayak ahlâk–adalet birlikteliğidir. Ahlâkın olmadığı yerde adalet, adaletin olmadığı yerde ahlâk yaşayamaz. Örgütlü iyilik, bu ikisini ayırmaz. Ne gücü kutsar ne de mazlumluğu yüceltir. Hedefi; güçlü ama adil, merhametli ama zayıf olmayan bir düzen kurmaktır.
Örgütlü iyilik, bir hayır faaliyeti değildir.
Bir protesto refleksi de değildir.
O, medeniyet iddiasıdır.
Ve her medeniyet iddiası gibi, net bir insan tanımı, açık bir hedef ve kararlı bir yol ister.
BİREYDEN CEMİYETE:
İNSANIN YENİDEN İNŞASI
Hiçbir toplum, insanı aşan bir ahlâk seviyesine çıkamaz. Hiçbir düzen, onu taşıyacak insan olmadan ayakta kalamaz. Bu yüzden örgütlü iyiliğin ilk ve vazgeçilmez şartı, insanın yeniden inşasıdır. Çünkü çökmüş bir insanla sağlam bir medeniyet kurulamaz.
Modern çağın en büyük tahribatı, insanın dış dünyasında değil; iç düzeninde gerçekleşmiştir. İnsan artık neye inandığını, neyi savunduğunu, ne için yaşadığını net biçimde bilmiyor. Parçalanmış bilgi, hız, haz ve korku arasında savrulan fert; kendini “özgür” zannederken, en kolay yönetilen varlık hâline geliyor.
Bu yüzden yeniden inşa, önce şahsiyetle başlar. Şahsiyet; bilgi, ahlâk ve iradenin aynı bedende buluşmasıdır. Bilgi ahlâkla birleşmediğinde kurnazlığa, ahlâk iradeyle desteklenmediğinde pasifliğe dönüşür. Örgütlü iyilik, bu üç unsuru birlikte inşa etmeyi hedefler.
İnsanın yeniden inşasında ikinci adım mesuliyet şuurudur. İnsan, sadece kendinden değil; çevresinden, toplumdan ve gelecekten de mesul olduğunu idrak etmedikçe cemiyet oluşmaz. Cemiyet, aynı mekânda yaşayan kalabalık değil; aynı yükü omuzlayan insanlar topluluğudur.
Üçüncü adım aidiyetin yeniden tanımlanmasıdır. Modern sistem, insanı ya yalnız bir birey ya da kimlikler arasında parçalanmış bir kalabalık üyesi hâline getirir. Oysa sağlıklı aidiyet; insanı yutan değil, ayağa kaldıran bir bağdır. İnsanı düşünceden, ahlâktan ve hakikatten koparan aidiyetler cemiyet üretmez.
Dördüncü adım eğitimin yeniden anlamlandırılmasıdır. Eğitim, sadece meslek edindiren bir süreç değil; insan yetiştirme sanatıdır. Örgütlü iyilik, körü körüne itaatkâr değil; şuurlu, eleştirebilen ve hatta gerektiğinde yıkıcı olmayı bile göze alabilen, yıkmak için yıkmak değil de yapmak için yıkma şuuruyla hareket edebilen, kökleri olan ama ufku açık insanlar yetiştirmeyi amaçlar. Hakikate itaatkâr ama hakikatin tepelendiğini gördüğü yerde de tepeleyenleri yıkıcı…
Beşinci adım fedakârlık fikrinin ihyâsıdır. Cemiyet, bedelsiz kurulmaz. Her hak, bir sorumluluk; her kazanım, bir vazife doğurur. Konforu mutlak değer hâline getiren bir toplumda, ne direniş ne de inşa mümkündür. Örgütlü iyilik, fedakârlığı istismar etmez ama kaçınılmaz bir ahlâkî zorunluluk olarak kabul eder.
Fert bu istikâmette yeniden inşa edildiğinde, cemiyet kendiliğinden doğmaz; bilinçli olarak kurulur. Ortak dil, ortak hedef ve ortak ahlâk etrafında şekillenen cemiyet; artık dağınık bir kitle değil, irade sahibi bir özne hâline gelir.
İşte bu noktada örgütlü iyilik, sadece bir savunma hattı olmaktan çıkar; kurucu bir güç hâline gelir.
Bundan sonrası, artık şu soruya verilen cevaptır:
Bu insan ve cemiyet, hangi araçlarla ayakta tutulacak ve çoğaltılacaktır?
ÖRGÜTLÜ İYİLİĞİN ARAÇLARI:
EĞİTİMDEN MEDYAYA, EKONOMİDEN KÜLTÜRE
Örgütlü iyilik, mücerret-soyut bir ahlâk çağrısı değildir. Hayatın her alanında karşılığı olan araçlar üretmediği sürece, salt iyi niyet, bir temenniden öteye geçemez. Hatta kötülüğü mümkün kılan bir araca dönüşür: “Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir”… Kötülük nasıl ki kurumsal yapılarla hükmediyorsa, iyilik de ancak kendi kurumlarını inşa ederek kalıcı olabilir.
1. Eğitim: İnsan Yetiştirme Sanatı
Örgütlü iyiliğin en stratejik aracı eğitimdir. Çünkü eğitim, sadece bugünü değil, geleceği şekillendirir. Burada hedef; makine otomatlığı ile itaat eden fertler değil, düşünebilen, sorgulayabilen, ahlâkî pusulası olan şahsiyetler yetiştirmektir. Düşünüp sorgulayarak nefsini dizginleyebilen şahsiyet, hakikate itaatte herkesten daha fazla arzulu olur. Cins atlar, hakikat yularına kendi boyunlarını kendileri teslim eder; çayırlarda kendi başlarına tepinen şen sıpalarsa, teslim olmamayı özgürlük ve şahsiyet zanneder. Bilgi, hikmetten; teknik, mesuliyetten koparıldığında tehlikeli hâle gelir. Örgütlü iyilik, bilgi–ahlâk–irade bütünlüğünü esas alır.
2. Medya: Hakikatin Taşıyıcısı
Medya, modern çağın en güçlü silâhıdır. Örgütlü kötülük bu alanı terk etmez; bu yüzden örgütlü iyilik de edemez. Alternatif medya; sadece yalanı teşhir eden değil, hakikate vasıtalık edecek bir dil geliştirmelidir. Hakikate vasıtalık edici inşâ dili ama düşmanın karşısında da yeri geldiğnde sesini yükseltebilen, yeri geldiğinde en munis şekilde hakikati anlatırken, yeri geldiğinde bağıran, yeri geldiğinde uzlaştırırken yeri geldiğinde kışkırtan, yeri geldiğinde hedef göterirken yeri geldiğinde bilinçlendiren bir medya anlayışı olmadan kitleler özneleşemez.
3. Ekonomi: Bağımlılıktan Üretime
Ekonomik bağımsızlığı olmayan bir iyilik hareketi, er ya da geç başkasının gündemine mahkûm olur. Örgütlü iyilik, ekonomiyi sadece kazanç değil; adalet meselesi olarak görür. Üretimi, paylaşımı ve emeği merkeze alan bir anlayış geliştirmedikçe, ahlâk söylemi havada kalır. Açlıkla terbiye edilen toplumlar, hakikatle buluşamaz.
4. Kültür: Hayatın Dili
Kültür; bir toplumun neye güldüğünü, neye ağladığını, neyi normal kabul ettiğini belirler. Örgütlü kötülük, kültürü yozlaştırarak ahlâkı aşındırır. Örgütlü iyilik ise kültürü ihya ederek insanı ayağa kaldırır. Sanat, edebiyat, müzik ve estetik; propaganda aracı olduğu kadar, ve hatta daha fazla, insanı derinleştiren ve kökleştiren alanlar olmalıdır.
5. Toplumsal Dayanışma: Cemiyetin Omurgası
Örgütlü iyilik, insanı yalnız bırakmaz. Dayanışma ağları; yardımlaşmanın ötesinde, birlikte ayakta kalma ruhunu diri tutar. Bu ağlar, sadaka kültürüne indirgenmiş bir merhamet değil; onurunu koruyan, güçlendiren ve sorumluluk yükleyen bir dayanışma anlayışı üzerine kurulmalıdır.
Bu araçlar bir araya geldiğinde, örgütlü iyilik artık savunmada değildir.
O, hayatın merkezine yerleşir.
Ve buradan sonra mesele şuna dönüşür:
Bu yapı nasıl korunacak, nasıl büyütülecek ve nasıl yozlaşmadan sürdürülecektir?
BİR ÇAĞRI, BİR İDDİA, BİR MESULİYET
Bu çağın en büyük yalanı şudur: “Hiçbir şey değişmez.”
Bu söz, masum bir tespit değil; örgütlü kötülüğün en etkili propagandasıdır. Çünkü insan, değişmeye inanmadığı ânda kötülüğe teslim olur. Teslimiyet ise kötülüğün zaferidir.
Oysa tarih, örgütlü kötülüğün yenilmez olmadığını defalarca göstermiştir. Yenildiği her ân, karşısında inançlı, bilinçli ve kararlı bir insan topluluğu bulmuştur. Ne kalabalık olmak yetmiştir ne de haklı olmak; belirleyici olan, haklılığın örgütlü bir iradeye dönüşmesidir.
Herkesin kendine sorması gereken bir soru:
Ben, örgütlü kötülüğün neresindeyim?
Karşısında mı, kenarında mı, yoksa farkında olmadan içinde mi?
Tarafsızlık, böyle zamanlarda bir erdem değildir. Tarafsızlık, mevcut düzenin sessiz onayıdır. Bugün kötülük, sadece onu yapanlar yüzünden değil; onu görüp susanlar sayesinde de büyümektedir. Ve en önemlisi de kötülüğe karşı olduğunu zannederken, kötülüğü besleyip büyütenler sayesinde… Kötülüğü sistematik olarak değil de ferdî-şahsî olarak algılamak ve sistemli kötülüğü yürütenler kendinden, ferdî olarak iyilikten yana gözüktüğü için kötülüğe karşı çıkamamaktan ileri gelmektedir. Sistemliği kötülüğü yürüten kendinden olunca, kötülüğe karşı gelmek, kendinden gözükene karşı gelmek olduğundan, burada kesin tavır alma ve karar verme zorlaşmaktadır.
Bu yüzden çağrı nettir:
İyilik, ferdî bir tercih olmaktan çıkmalı; kolektif-içtimaî bir mesuliyet hâline gelmelidir.
Ahlâk, özel hayatın süsü olmaktan ibaret kalmamlı; kamusal hayatın ölçüsü olmalıdır.
Cesaret, birkaç “kahramanın” değil; sıradan insanların ortak vasfı hâline gelmelidir.
Bu bir romantizm değil, zorunluluktur. Çünkü örgütlü kötülük geri çekilmeyecek. Maskelerini değiştirecek, dilini güncelleyecek, araçlarını çeşitlendirecek, bizi kendisine karşı kararsız bırakmak ve kesin tavır almaktan uzaklaştırmak için her aşamada daha çok bizden gözükecektir.. Ona karşı dağınık tepkiler değil; bilinçli ve sürekli bir iyilik örgütlenmesi gerekir.
Bu metin bir “son” değildir.
Bir başlangıç teklifidir.
Her insan, bulunduğu yerden başlayarak bu örgütlü iyiliğin bir parçası olabilir:
– Diliyle,
– Emeğiyle,
– Bilgisiyle,
– Cesaretiyle.
Mesele, “yeterince güçlü müyüz?” sorusu değildir.
Asıl mesele şudur: Yeterince kararlı mıyız?
Çünkü tarih, haklı olup kaybedenleri değil; haklı olup direnenleri yazar.










