KOSOVA TÜRKLERİ’NİN VE TÜRKÇE’NİN İSTİKBÂLİ – 2
Ulaş TUNCA
KOSOVA VİLÂYETİ
1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları sonrası, merkezi Sofya olan Niş ve Priştine’yi de içine alan “Kosova Vilâyeti” kurulmuş, 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında vilâyet merkezi Priştine’ye taşınmıştı.
Kosova Vilâyeti, yapılan Balkan Savaşları neticesinde 30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Antlaşmasına göre Sırbistan’a bırakılmıştı.
Yugoslavya Krallığı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki zaman diliminde Kosova’lıları Slavlaştırma politikasıyla Sırplar’ı bölgede iskân etme faaliyetlerini hızlandırıyor ve bu siyasetle diğer etnik kökene mensup yerli ahâli göçe zorlanıyordu.
Osmanlı Türkçesiyle yazılı eserler ortadan kaldırılıyor ve Kosova ahâlisi 33 yıl Kril harfleriyle Sırpça öğrenim görme mecburiyetinde bırakılıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti ile Yugoslavya Krallığı arasında 1933 yılında “Serbest Göç Anlaşması” imzalanıyor ve bundan sonraki süreçte yaşanacak olan, Balkanlar’ın Türksüzleştirilmesi politikasına zemin hazırlanarak hizmet ediliyordu.
Balkan Türkleri zulüm, baskı ve işkenceler altında yok edilirken, devletsiz, sahipsiz kalan Türkler, gözünü Anadolu’ya çevirmiş yardım beklerken, Türk’ün devletine çöküp yeni bir rejim kuranlar, Türkler’in tutucu, ortaçağ karanlığının boş inançlarına(!) bağlı anlayışta ilkel bir kavim olmadığını, Batı dünyasına göstermek, kanıtlamak ve Türk’ün öz düşmanlarından övgü almak için, tekke,zâviye ve türbeleri kapatmakla, ezanı Türkçe okutmakla, millete zorla şapka taktırmakla, Türk dilini bozmakla, devleti ve milleti dinsizleştirmekle uğraşıyorlardı.
1912-1945 yılları arasında Balkanlar’daki Türk izlerinin silinmesi gâyesiyle, bir milletin tapu senedi olan mezar taşları başta olmak üzere, câmiler, çeşmeler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, kaleler, türbeler, tekkeler, köprüler yok ediliyordu.
Zorla Slavlaştırma, komünistleştirme, Yugoslavlaştırma, Arnavutlaştırma, baskı, şiddet, zulüm, zorbalık, işkence ve asimilasyon politikaları Balkanlar’daki Türk göçlerini hızlandırıyordu.
Yugoslavya’da, hem Nazi Almanyası’na karşı savaşan, hem de kendi aralarında mücadele eden gruplar, Sırp General Draja Mikhailoviç liderliğinde “Çetnikler” ve Josip Broz Tito liderliğinde “Sosyalist Partizanlar” olarak direnişe devam ediyorlardı.
Savaş sonrası, Hırvat asıllı Josip Broz Tito önderliğinde Sırp, Türk, Hırvat, Arnavut, Boşnak, Sloven, Makedon, Karadağlı halkların katılımıyla gerçekleşen “Partizan Savaşı” neticesinde, hassas dengeye dayalı siyasete geçiş yapılıyor ve Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyeti kuruluyordu.
Balkan Savaşları’nın Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nın, Sırp-Hırvat Krallığı’nın, Yugoslavya Krallığı’nın, Komünist ve Kapitalist rejimlerin idaresi altında, yıllarca baskılara, zulümlere maruz kalarak acılar çeken ve aradığı huzuru ve refahı bulamayan Kosova’lı Türkler ve Müslüman ahâli, günümüze kadar göçler vermeye devam ediyordu.
Yeni kurulan Yugoslavya Devleti’nde, Birinci Kurtuluş Konseyi kararlarına göre; Kosova halkının kendi yönetimini tayin hakkına sahip olacağının kabul edilmesine rağmen, savaş sonrası Kosova’ya özerklik tanınarak, 2 Ocak 1944’te Sırbistan’a bağlanıyordu.
1945’li yıllarda Yugoslavya’nın Arnavutluk ile birleşme politikası izlemesi, Türkler üzerinde baskıyı daha da arttırıyordu. Kosova ve Makedonya’da yaşayan Türkler hem rejim, hem de milliyetçi Arnavutlar tarafından baskı altına alınıyordu. Rejim tarafından 1946’da çıkarılan “Soyadı Kanunu” ile önceleri, Türkçe isimlerin sonuna “yeviç” eki getirilip Sırpça’ya uyarlanarak, Slavlaştırılmaya çalışılan Türkler, bu sefer de, Türkçe isimlerin sonuna “i” eki getirilerek Arnavutça’ya uyarlanarak asimile edilmeye çalışılıyordu.
Makedonya’da, kendi dilini, dinini, kültürünü yaşamak isteyen Türkler’in, bu gâye etrafında kurdukları “Yücelciler Teşkilâtı”ndan rahatsız olan Yugoslav Devleti, Türkler üzerindeki baskıyı arttırarak bu teşkilâtın üyelerine yönelik operasyonlar başlatıyordu. Üyelerinin çoğu işkenceli sorgulardan geçirilerek çeşitli hapis cezalarına çarptırılırken, 4 teşkilat mensubu, kurulan düzmece mahkemelerde yargılanarak idam cezasına çarptırılıyor ve cezaları 27 Şubat 1948’de infaz ediliyordu. Rejim tarafından Türkler, potansiyel tehdit olarak algılanıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın neticelerinden doğan Yugoslavya Devleti’nin Tito rejimimde, azınlık haklarına yönelik iyileştirmeler yapılmaya başlanıyordu. 1945’te Sırpça eğitimin yanında Arnavutça eğitim veren okullar açılıyordu. Altı yıl sonra Nisan 1951 yılında da Türkçe eğitim veren okulların açılması kararı alınıyordu.
Türk azınlığın yaşadığı her yerde, Türkçe eğitim veren okulların ve sınıfların açılabileceği kararı sonrası, ilk defa Kosova’nın Priştine, Prizren, Mitroviça, Gilan, İpek, Vuçitırın, Mamuşa ve Doburçan bölgelerinde Türkçe eğitime başlanıyordu.
Kosova ahâlisi, Türkçe eğitim veren okullara büyük bir teveccüh gösteriyor ve çocuklarını bu okullara kaydettirebilmek için okul önlerinde yoğun kalabalıklar oluşturuyorlardı. Talep o kadar yoğundu ki, sınıf ve kadro yetersizliğinden birçok öğrencinin kaydı yapılamıyordu. 1951 yılı Kosova Türkleri’nin anadillerinde eğitim alabilmelerinin dönüm noktası oluyordu.
Arap harflerinden teşekkül eden Osmanlı Türkçesi eğitiminden sonra, 1912-1945 yılları arasında,33 sene Kril harfleriyle Sırpça öğrenim görme zorunluluğuna tabi tutulan ve 1951 yılı itibariyle Latin harfleriyle Türkçe öğrenime geçiş süreci oldukça sancılı geçiyordu. Latin alfabesine vâkıf olmayan eğitim kadrosu eksikliğinden dolayı binlerce öğrenciye Türkçe eğitim verilemiyordu.
Yapılan araştırmalarda, 1912 yılından itibaren Kril harfleriyle verilen Sırpça eğitim ve Sırpça etkisiyle, Türkler’in bu dili okul dışında, sokakta ve aile içerisinde kullanması 1951 yılı sonrasında gözlemleniyordu. Doğum tarihi 1912-1940 arasında olanların dillerinde yabancı kelimeler yok denecek kadar az olmasına mukabil, 1940 sonrasında Yugoslavlaştırma politikasıyla, dile Sırpça başta olmak üzere yabancı kelimelerin girdiği tesbit ediliyordu.
Komünist rejim idaresinde İslâm’dan uzaklaştırılmaya çalışılan Türk’ün diline, Sırpça düşünülerek Türkçe’ye uydurulan kelimeler yerleştiriliyor ve Sırpça’nın Türk diline nüfuz etmesiyle, o dilin kültürünü yaşamaya başlayan Türkler’de Slavlaşma eğilimleri gözlemleniyordu.
1955-1965 yılları arasında İçişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Dairesi Başkanlığı ve Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunan Sırp asıllı politikacı Aleksandar Rankoviç; “Sırp Birliği”nin menfaatlerine uygun olmadığına inandığı “Federal Yugoslavya”ya karşı, üniter yapıyı savunuyordu. “Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi”ndeki demografik yapıyı bozucu gâyelerle, bölgeye Sırplar’ın iskân edilerek çoğunluk haline getirilmesi faaliyetlerinde bulunuyordu.
Rankoviç, bilhassa Türkler’e ve Müslüman ahâliye karşı baskı, şiddet, işkence ve asimilasyon politikası izleyerek, yüzbinlerce insanın bölgeden göç ettirilmesine sebep oluyordu. 1950-1969 yılları arasında Yugoslavya’dan sadece Türkiye’ye 225 bin Türk göç etmek zorunda bırakılıyordu.
1965 yılında Aleksandar Rankoviç, Tito’ya yönelik başarısız darbe girişiminden sonra görevinden alınıyor ve Yugoslavya’da yeni bir dönemin kapıları açılıyordu.
Rankoviç sonrası dönemde, Tito rejiminin desteğini arkasına alan Arnavut milliyetçiliğinin yükselişe geçtiği yıllar oluyordu.
Kosova nüfus çoğunluğunun Arnavut ve Sırplar’dan oluştuğu ilkesiyle hareket edilerek, başta Türkler olmak üzere Boşnaklar, Torbeşler, Goralılar ve Romanlar baskı altına alınıyor ve sindirme politikaları izleniyordu. Bu baskı ve menfi propogandalar neticesinde okullardaki Türk öğrenci sayısında düşüşler yaşanıyor, İpek, Vuçitırın gibi bölgelerde Türk okulları kapatılıyordu.
Katolik Arnavutlar ve Ortodoks Sırplar’ın, Türk’e karşı her daim müşterek hareket etmesiyle kışkırttıkları ve destekledikleri Arnavut milliyetçiliğinin yükselişe geçtiği bu yıllarda, Türkler’in üzerindeki Sırp milliyetçiliği baskısının üzerine Arnavut milliyetçiliği de ekleniyordu. Kosova’nın Türkler’den arındırılması politikasında, milliyetçi Sırplar ve milliyetçi Arnavutlar müşterek hareket ediyorlardı!
Nüfus sayımlarında kardeşlerden birisi Türk yazılırken, diğer kardeş Arnavut olarak yazılıyordu. Hatta, baba Türk olarak yazılırken, çocukları Arnavut olarak yazılıyordu. Nüfus sayımlarındaki görevliler tarafından, Türkçe yazılı evrak kalmadığı gerekçe gösterilerek Türkler, Sırp ve Arnavut olarak kaydediliyorlardı. Bazı bölgelerde, resmi kurumlarda işe girebilmek için Arnavutça ve Sırpça bilme şartı öne sürülerek Türkler işe alınmıyordu. Bölgedeki Türk varlığını zayıflatarak yok etme politikasının parçası olan Türkçe eğitim engelleniyordu.
Tüm bu baskı ve asimilasyon politikalarına karşı direnen Kosova’lı Türk aydınları, ne Türkçe’den ne Türklük’lerinden ne de kültürlerinden taviz vermeden mücadelelerine devam ediyorlardı.
Bu mücadeleler neticesinde 27 Şubat 1974 yılında Kosova Anayasası’nın 1. maddesi ile Kosova’da yaşayan Türkler, Arnavutlar ve Sırplar ile birlikte kurucu unsur olarak kabul edilmişti. Ayrıca, bu anayasanın 5. maddesine göre, Türk Dili, Kosova’daki diğer dillerle eşit kabul edilerek, resmi kurumlardaki işlemlerde Sırpça, Arnavutça, Türkçe olarak üç dilde yapılması kabul ediliyordu. Aynı anayasaya ile Türkçe eğitim hakkı güvence altına alınmıştı.
1974 Anayasası ne Sırplar’ı ne de Arnavutlar’ı memnun etmemişti. Bu anayasaya göre Kosova, Yugoslavya’yı oluşturan diğer 6 cumhuriyet yanında, özerk statü ile temsil hakkı kazanıyordu. İçişlerinde serbest, dışişlerinde Sırbistan’a bağlanıyordu. Sırp Hükümeti’nin Kosova ile ilgili alacağı kararlarda, Kosova yönetiminin onayı şartı getiriliyordu. Fakat, Kosova’daki etnik unsurlar, diğer cumhuriyetlerdeki gibi ulus olarak değil, azınlık olarak tanımlanıyorlardı.
6 cumhuriyet, 2 özerk bölgeden oluşan Yugoslavya’da, Partizan kadrosunun ve rejimin baş ideologu Edvard Kardelj’in Şubat 1979’da ölümü ve 4 Mayıs 1980’de Tito’nun ölümü ile rejim, toparlayıcı ve lider şahsiyetten mahrum kalmasıyla ve yaşanan ekonomik krizler neticesinde, yükselen milliyetçilik akımlarıyla beraber, hassas denge siyaseti ve düzen bozulmuş, huzursuzluklar başgöstermişti.
1981’de Priştine Üniversitesi öğrencileri Tarih Profesörü Ahmet Malloku’nun tutuklanmasına tepki olarak Priştine Üniversitesi’ni işgâl ediyor ve protesto gösterileri başlatıyordu. Göstericilere karşı Sırp güvenlik güçlerinin müdahalesi sert oluyor ve 11 öğrenci hayatını kaybediyordu. Kosova’ya özgürlük ve bağımsızlık taleplerine dönüşen ayaklanmalar ve gösteriler kısa sürede Kosova geneline yayılıyordu.
1987 yılı Kosova, Makedonya ve Karadağ’ın resmi olarak mâli iflaslarının gerçekleştiği bir yıl olmuştu. İktisadi bunalım, milliyetçi akımların daha da yükselişine sebep oluyordu.
Etnik milliyetçiliğin yükseldiği bu yıllarda, milliyetçi Sırplar, dönemin Sırbistan Başbakanı İvan Stanboliç’i, Kosova’yı Arnavutlar’a satmakla suçlarken, milliyetçi Arnavutlar da Kosova’lı Arnavut önderlerden Koçuşa Yaşari ve Azem Vlasi’yi hain olarak görüp, Kosova’yı Sırplar’a satmakla itham ediyorlardı. Yugoslavya’nın bölünmemesi için mücadele edenlerin hain, bölmek isteyenlerin kahramanlaştırıldığı bir sürece giriliyordu.
28 Haziran 1989’da Sırbistan Komünist Partisi’nin milliyetçi lideri olarak, Kosova Meydan Muharebesi’nin 600. yıldönümünde Gazi Mestan’nda toplanan 1 milyonu aşkın Sırp ve Karadağlı’ya hitaben “Kosova Sırbistan’ın kalbidir!”, “Kosova yoksa Sırbistan’da yok!” “Kimse sizi bir daha yenemeyecek” diyen Slobodan Miloseviç’in fotoğraflarının yanında Çar Lazar’ın fotoğrafları da yer alıyordu. Aziz Lazar’ın kemikleri Sırp Manastırlarında dolaştırıldıktan sonra bu meydana getiriliyordu. Bu meydanda, yapılan savaş kutsal ve bu savaşta ölen Sırp askerleri, bu kutsal savaşın azizleri ilân ediliyordu. Miloseviç coşkulu konuşmasında şunları söylüyordu:
“Bugün Kosova Savaşı’ndan 6 asır sonra, yeniden savaşlar ve kavgalar içerisindeyiz. Bunlar henüz silâhlı savaşlar değil, ancak öyle olmayacakları da söylenemez. Gelecekte karşımıza çıkacak zorluklar ne olursa olsun, birliğimiz, kararlılığımız ve cesaretimiz bizi galibiyete ulaştıracaktır. Sırbistan’ın birliği ve beraberliği olmadan hiçbir sosyal ilerleme, hiçbir zafer mümkün değildir.”
“Sırp halkı 600 yıl önce burada sadece kendisini değil, Avrupa’yı da korumuştu. Sırbistan, o dönemde Avrupa medeniyetinin barbarlığa karşı duran kalesiydi. Bugün de Sırbistan, Avrupa’nın eşit bir parçası olarak kendi kültürünü, dinini ve kimliğini koruyarak bu yolda yürümeye devam edecektir.”
“Kosova’nın bu kutsal topraklarında bir kez daha ant içiyoruz ki; Sırbistan’ın geleceği parlak olacaktır. Yaşasın Sırbistan! Yaşasın Yugoslavya! Yaşasın halklar arasındaki barış ve kardeşlik!“
1389 Kosova Meydan Muharebesi’nde esir düşerek boynu vurulan Sırp Prens Lazar, Sırplar tarafından kutsal savaşın büyük şehidi ve aziz olarak anılıyordu. Gazi Mestan’da heykelini diktikleri Sırp Prensi Lazar’ın anıtına onun şu sözlerini yazıyorlardı: “Her kim ki Sırp ve Sırp kökenlidir ve Kosova ovasına Türkler’le savaşmaya gelmez, onun ne erkek, ne dişi zürriyeti olmasın. Onun hasadı olmasın!”
Aynı savaşta, Osmanlı Ordusu savunma hatlarına sızarak Sultan Murad’ı hançerleyerek şehid eden Lazar’ın damadı, Sırp Miloş Obiliç de yakalanarak boynu vurulanlar arasındaydı ve Obiliç de Sırplar tarafından, efsanevi şövalye olarak aziz ilân ediliyordu.
Sırplar’a göre, Sırp ordusunun Kosova ovasında Türkler’e karşı savaşmaları ve neticesinde uğradıkları bu hezimet, Hristiyan Avrupa’nın Viyana kapılarındaki İslâm’ın ilerleyişine karşı zaferinin yolunu açmıştı.
Sırplar tarafından korunan Avrupa’nın doğu kapısında gerçekleşen bu kutsal savaşın ardından tüm Avrupa kiliselerinde çanlar çalınıyordu. 28 Haziran günü, Vidovdan Bayramı olarak kabul ediliyor ve bu savaş, Sırplar’ın en kutsal savaşı olma özelliğini günümüze kadar sürdürerek, Sırplar tarafından her sene kutlanmaya devam ediliyordu.
Bir gün içerisinde ölen Hristiyan askerlerin en büyük mezarı ve kutsal mekânı olarak gördükleri Kosova topraklarına, Vidovdan Bayramı günü gelerek, kutsal topraktan bir avuç alarak evlerine ve mâbetlerine götürerek saklıyorlardı.
28 Haziran Sırplar için kutsal bir gündü.
28 Haziran 1389 Kosova Meydan Muharabesi günüydü. O gün, Sırplar’ın gözünde, Büyük Şehit Kutsal Lazar cennete yürümüştü. O gün, Miloş Obiliç tarafından Türk Hükümdarı cephede şehid edilmişti.
28 Haziran 1914 günü Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep olan suikast gerçekleşmişti. Sırp Gavrilo Princip tarafından Bosna Hersek Saraybosna’da gerçekleştirilen suikastle Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Habsburg Hanedanı’nın tek veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie öldürülmüştü.
I. Aleksandar, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı tacını 28 Haziran 1921’de giymişti.
Vidovdan Anayasası 28 Haziran 1929’da kabul edilmişti.
Vidovdan günü her sene 28 Haziran’da bayram olarak kutlanıyordu.
“Büyük Sırbistan” idealiyle yaptığı hamasi konuşmalarıyla taraftarlarını çoşturarak meydanları dolduran ve Kosova merkezli politikasıyla Sırplar’ın güçlü desteğini arkasına alarak iktidara gelen Miloseviç’in ilk icraatı, Kosova ve Voyvodina’nın özerkliğini kaldırarak, bu bölgeleri doğrudan Belgrad’a bağlamak oluyordu.
Trepçe kömür madeni işçilerinin Priştine’ye doğru 70 kilometrelik yürüyüş başlatmaları sonrası, 1989’da Olağanüstü Hâl ilân ediliyor ve Kosova’ya müdahale için, Sırbistan’dan asker gönderiliyordu. Yeni anayasada Sırbistan’a, Sırp azınlık çıkarları ve hakları için sınırdışı müdahale hakkı veriliyordu.
Miloseviç rejiminin Kosova Hükümeti’ni ve Meclis’ini feshederek kayyımlığı altına almasının ardından, 2 Temmuz 1990’da, 180 üyeli Kosova Parlamentosu’nun 114 Arnavut milletvekili, Kosova’nın bağımsızlığını ilân ediyorlardı. Bağımsızlık kararı, iki ay sonra yapılan referandumla halk tarafından onaylanıyor ve Kaçanik şehrindeki Meclis Kongresinde yeni Kosova Anayasası kabul ediliyordu.
23 Aralık 1991’de bağımsızlığının tanınması için Avrupa Topluluğu’na başvuruda bulunarak, tek taraflı bağımsızlığını ilân eden Kosova’da, 1992 seçimleriyle İbrahim Rugova Cumhurbaşkanı olarak seçiliyordu.
1991 yılında Slovenya, altı ay sonra Hırvatistan, 20 Kasım 1991’de Makedonya bağımsızlıklarını ilân ederek Yugoslavya’dan ayrılmışlardı.
1992’de başlayan ve üç yıl süren savaş neticesinde 1995 yılında yapılan Dayton Antlaşması ile Bosna Hersek bağımsızlığa kavuşuyordu.
Sırbistan-Karadağ Cumhuriyeti beraberliğinde Yeni Yugoslavya Federasyonu, Kosova’nın bağımsızlığını tanımıyor ve baskıları arttırıyordu.
1993 yılında kurulan “UÇK” Kosova Kurtuluş Ordusu, Sırp hedeflerine yönelik silâhlı saldırılar düzenlemeye başlıyordu. Bu saldırılara Sırplar’ın misillemesi sert oluyor, köyler bombalanarak çok sayıda sivil öldürülüyordu.
1992-1994 yılları arasında Kosova Türk Demokratik Birliği Partisi Genel Başkanlığı yapan Alaattin M. İsmailoğlu’nun açıklamalarına göre; Slovenya-Hırvatistan savaşı günlerinde Miloseviç’in Kosova’lı Türk aydınlarından Şakir Maksut ile bir görüşme gerçekleştirdiğini ve bu görüşmede kendisine Miloseviç’in şunları söylediğini aktarıyordu:
“Biz, Batılıların kışkırtması yüzünden Slovenya ve Hırvatistan’la savaşa girdik. Durum, Bosna’yla da aynı olacağını gösteriyor. Bunu önlememiz iki taraf için de hâyırlı olacaktır. Biz, savaş taraftarı değiliz. Ama sizlere de düşen görevler var. Bildiğiniz gibi Türkiye, Boşnaklar’ın dolayısıyla da bizim de dostumuzdur. Boşnaklar Türkiye’yi dinler. Hadi, Türkiye de bu olaya el atsın. Bu dileğimizi sizler aracı olup Türk yetkililere iletin ve bu savaşı engellemeye çalışalım!”
Kendilerine “Çar Lazar’ın Muhafızları” diyen ve “Sırbistan ya birleşecek ya yok olacaktır!” şiarıyla hareket eden Çetnikler, Kosova’yı “Sırplar’ın kutsal yurdu!” olarak görüyorlardı.
Sırplar, 1995 yılında General Ratko Miladiç’in emriyle Bosna Hersek Srebrenitsa’da 8372 Müslüman Boşnak sivili, onları korumakla görevli Hollanda’lı askerlerin gözleri önünde katlediyorlar ve Kosova’da köyleri basarak “Reçak Katliamı”gibi benzer sivil katliamlar gerçekleştirerek bölgede hakimiyet kurmaya çalışıyorlardı.










