ADIMLAR DERGİSİ OCAK 2015 SAYISI ÇIKTI

Aylık olarak yayınlanan ADIMLAR Dergisi’nin 4. sayısı çıktı. 2015 yılına vurgu yapılan dergi kapağında Hesaplaşma Mutlaka denilerek Kumandan Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım tarihli, Tarihî Sohbet-Konferansına atıf yapılıyor. Her kesim içindeki muhataplarına, Adaletin tesisi için bir önkoşul olarak kendisini dayatan hesaplaşma, 2015 yılı içinde gerçekleşecektir ümidindeyiz. ADIMLAR Dergisi’ne ulaşmak için iletişim bilgileri: Adres: Hürriyet Mahallesi Dr. Cemil Bengü Caddesi No:48/3 Çağlayan / İSTANBUL Telefon: (0212) 234 2710 GSM: 0544 487 1999 Mail: adimplatformu@gmail.com

ALLAH RESULÜ’NÜN DÜŞMANLARI CEZALANDIRILDI

Allah Resûlü’ne hakaret eden karikatürler yayınlayan Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’nun Paris’teki merkezine yapılan baskında 2’si polis 11 kişi ölürken, onlarcası da yaralandı. Cezalandırma eylemini gerçekleştiren 3 kişinin ise geldikleri araçla kayıp vermeden ilgili mahalden ayrıldıkları bildirildi. Dergi, 2005 yılından bu yana İslâm’ı ve özellikle Allah Resulü’nü hedef alan yayın yapmaktaydı. Bu yayınları karşılığında ikâz mahiyetinde kundaklanmış ve büyük hasar meydan gelmişti. Ve eylem gerçekleşmeden hemen önce Charlie Hebdo’nun Twitter hesabından IŞİD Lideri Ömer El-Bağdadi’yi hedef alan mesajlar yayınlanmıştı. 2015 Yılı, hesaplaşmanın her türlüsüne gebe, müjdelenmiş bir yıl olarak görülmeli…

VİDEO: CEM TÜRKBİNER’İN “SAFSATA VE MANTIK” KONFERANSI 1. BÖLÜM

ADIMLAR Fikir, Kültür ve Siyaset Platformu Sözcüsü Sayın Cem TÜRKBİNER’in geçtiğimiz Pazar günü İstanbul-Çağlayan’daki merkezimizde verdiği, konu başlığı “Safsata ve Mantık” olan konferansının görüntülü kaydı. 28 Aralık 2014 pazar günü gerçekleşen ve konuşmacının iki bölüm hâlinde verdiği Konferansın ilk bölümü aklın ve keşfin farklılıkları ve gereklilikleri üzerinden başlayıp, mantığın tanımı ve tarihteki seyri ile tamamlanıyor. “Safsata” ve “mantık” kavramlarının Sayın Türkbiner tarafından bütün yönleriyle ele alındığı bu güzel Konferansın videosunun ilk bölümünü sizlerle paylaşıyoruz. Konferansın ikinci bölümünün kaydı da en yakın zamanda sitemizde yayınlanacaktır.

ADIMLAR DERGİSİ 2015’İN İLK SAYISINDA NELER VAR

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu’nun hazırlayıp yayınladığı aylık dergi ADIMLAR Dergisi’nin Ocak 2015 tarihli 4. sayısı çıktı. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım “Adalet Mutlak’a” başlıklı Sohbet-Konferansının ardından çıkan bu sayımızın da kapak konusu bu Tarihî Gün. Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ali Osman Zor’un Adalet İçin Hesaplaşma başlıklı yazısı, bir “Yol Haritası” olarak gördüğümüz bu Tarihi Konferanstan yola çıkarak, hâlihazırda yaşanmakta olan sosyal ve siyasî gelişmeleri anlamlandırma çabamız olarak görülmelidir. Zindanlardaki Biz olarak görünmesi gereken gönüldaşlarımıza protokol olarak gönderdiğimiz dergilerimiz, çıkarılan bir genelge üzerine geri iâde ediliyor ve bunun sonucunda gönüldaşlarımıza ulaşmıyordu. Kandıra F Tipi Cezaevi’nde kalmakta olan Selim Aydın gönüldaşımızın konuyla ilgili dergimizi bilgilendirmesi sonucunda başlattığımız girişimler neticesinde, söz konusu sansür uygulaması, pek yerinde bir geri dönüşle kaldırıldı. Bu vesile ile gönüldaşlarımıza dergilerimizi ulaştırabildik. Dergimizin bu sayısında cezaevlerinde mücadelelerini sürdüren gönüldaşlarımızın çalışmalarını da bulabilirsiniz. Bizim için bu sayımızı hususi kılan yönü de böylece belirtmiş oluyoruz. Dergimizin bu sayısının muhtevasında şu çalışmalar yer alıyor: – Adalet İçin Hesaplaşma / Ali Osman Zor – 29 Kasım: “Adalet Mutlak’a”; Fikir, Sanat ve Aksiyon / A. Bâkî Aytemiz – Konferanstan Notlar / Zeliha Arslan – Bumerang Adalet’den Adalet Mutlak’a – Av. Güven Yılmaz – Matla’ Beyitler ve Dirilen Şairler / Hakan Yaman – Tarih, Tarihî Düşünce ve Tarihî Tefsir / Salih İlmer – İslâm Felsefesi Yapmak / Cem Türkbiner – Röportaj – Dr. Gali MUSABEKOV: Dünyada Enerji ve Şifânın Merkezi Anadoludur – Doğa Filozoflarından Sofistlere Anlayış Süreci / Tufan Ersöz – Kuzey Kafkasya Yazıları / Şamil İğde – Defolun Gidin! Ya Da; Emdiğinizi Burnunuzdan Getirelim! / E. Ethem Köylü – Hasan Meriç ve Sancar Kartal’ın Aziz Hatırasına Hürmet ve Tazimle… / İsmail Uysal – “Eğitim Sorunu” / Hülya Alkan – Arthur Rimbaud -4- / Av. Ahmet Arslan – Mimar Sinan / Fatih Pala – Vefatının 26. Yılında Seyyid Ahmed Arvasi / Ahmet Tevfik Dayan – Fotoğraf ve Sanat İlişkisi Üzerine… / Cüneyt Karan – Serenat / Hakan Yaman – Kumandan / Zeynel Âbidin Danalıoğlu

KOY KOLUNU KÜTÜĞÜN ÜSTÜNE!

Yıllardır iç ve dış politikada milletin zararına ne varsa yapan, o da yetmiyormuş gibi, tarihin belki de hiç kaydetmediği bir şekilde bazen doğrudan, çoğu zaman da “özelleştirme” adı altında hırsızlık, yağma ve talan gerçekleştiren tepedeki adamlar, hep “müslüman” genellemesi altına sığındılar ve hâlen de sığınıyorlar. Adetâ, adamın fiîline/ameline bakmaktan vazgeçilmiş bir biçimde, idarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesi, yediği her türlü haltı “idare edilir” hâle getirmiştir. İdarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesinin, tek başına hiçbir şeyi değiştirmeyeceği bilinmesine biliniyor ama, nedense bilinen birçok şey gibi, bunun da bu dönemde hiçbir mânâsı kalmadı. Aslına bakılırsa Batı’da da bu böyle; Yani, hiç kimse hiç kimseyi Hıristiyan bir örgüt olduğu için desteklemez. Kendi siyasî duruşu ve hedefleri doğrultusunda o kişinin veya örgütün fiîline, icraâtına bakılır. Meseleyi şöyle de misâllendirebiliriz; Amerika Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Suriye’ye veya Somali’ye sırf müslümanlara tavır almak için gitmiyor; bazı müslümanlara tavır alıyor! Bugün de gayet açık görüldüğü üzere, Amerika’nın “bazı” müslümanlarla arası çok iyi. Bütün hırsızlar Kelime-i Şehadet getiriyor diye hırsızlığı meşrû mu olur ya da biz bu hırsızlığı görmeyelim mi? Ne gariptir ki, tepedeki bu hırsızlar, kendilerinden önce tepede olup da hırsızlık yapanlara demediklerini bırakmamışlar ve onların “İslâm ahkâmına göre kollarının kesilmesinin gerektiğini” sıkça tekrar etmişlerdi. Bu ve benzeri konular hakkında söylenen ve yazılan herşeyi, bugün araştırıp bulmak gayet kolay. O zaman, bugün neden hiç kimse -bulaşmamışlar ayrı- tepede hırsızlığa bulaşanlara kendi inancına ve görüşüne göre “koy kolunu kütüğün üstüne!” demiyor, diyemiyor?! 28 Şubat’ın İslâm düşmanlığı üzerinden yaptığı hırsızlık ve yağmalamayla “Allah”, “din”, “iman”, “Peygamber” diyerek yapılan hırsızlık ve yağmalama arasındaki fark nedir? Bütün bu karışıklıklar, dikkat ediyorsanız hep bu “müslüman” genellemesiyle yapılıyor. Hâlbuki biz biliyoruz ki, hiçbir kurum, hiçbir şahıs, genellemeler üzerinden temize çıkarılamaz. Genellemeler üzerinden gidilip ayırım yapılmadığında, -“işbirlikçi müslüman”, “işgale direnen müslüman” veya “hırsız müslüman”, “dürüst müslüman”- müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi ve hırsız, bizim şemsiyemiz altında görünüyor. Bu durumun ise, dıştan bakan bir göz için, bu fiîl-amellerin sahipleriyle bizi aynı safta göstereceğinden dolayı şiddetle reddedilmesi gerekir. Demirel’den Özal’a, Özal’dan bugüne kadar siyasette “müslüman” genellemesinin ne kadar mahzurlu olduğunu ve bizzat bu genellemenin İslâm’a zarar verdiğini, ortaya çıkan haramzâdeler, hırsızlar, işbirlikçiler, vatan ve millet düşmanı bölücüler bize göstermektedir. Bu genellemenin ardına saklandıkları için bu suçları işleyenler, suçüstü yakalanmış olsalar dahi, bugüne kadar bir türlü hak ettikleri cezaya çarptırılmamışlardır. Bizim için siyasette “müslümanım” dendiği ândan itibaren akan sular durmaz! Bu vurguyu, özellikle İslâm dışı üçüncü şahıslar için yapıyoruz. Nerede bir hırsız, işbirlikçi, vatan haini varsa, suç üstü yakalandığında partisi, ırkı, ideolojik görüşü ne olursa olsun, “Allah”, “Peygamber” diyerek suçu -haşâ!- hemen “Oraya” havâle ediyor! Kendisini suçüstü yakalayanı da, büyük bir pişkinlikle hemen “Allah düşmanı” ilân etmekten de çekinmiyor. Müslüman kisveli bu politikacı tipinin yaptıklarından dolayı, toplumun geniş bir kesiminde İslâm’a karşı bir “âlerji” oluştuğu kesin. Mücâdelenin bir gereği de, Allah’a iftirâ atan bu politikacı tipini açığa çıkarmak için ayırımları doğru bir şekilde ortaya koymak… Yıllarca bu politikacı tipinin “müslüman” kisvesi altında yaptıklarıyla mücâdelenin önünü kestiği hatırdan çıkarılmamalı. Yani, bir nevî İBDA yaparken, onlar, O’nun yaptıklarını hep yıkma peşinde oldular. Bundan dolayı bizim “müslüman” genellemesi alışkanlığından kurtulmamız gerekiyor. Dili senden gözüküp, senin gölgenin altına sığınarak, senin verdiğin mücadelenin verimini kullanıp iktidara geldikten sonra haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden gölgeni çekip alarak, onların örtü olarak kullanmalarına fırsat vermemek lazım. Ayırımları doğru yapıp, dili bu şekilde kullanarak onlara fırsat vermemek, bizim için başta gelen görevlerimiz arasındadır. Yapılan pisliklerin savunulmasında, pislik sahibi hiç kimsenin, bizi kendi kuyruğunda “yedek kuvvet” olarak görmesine müsaade etmeyeceğimiz ve bu mânâya gelebilecek söz ve davranışların içine girmeyeceğimizi, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da siyasî tavrımızla ortaya koymaya devam edeceğiz. Onların “iş bir hesaplaşma durumuna gelirse psikolojik cendereyi aşabilmek için benim yanımda mevzi alırlar, en azından tarafsız kalırlar” düşüncelerine ve beklentilerine hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bizden müsbet bir karşılık gelmeyecek. “Müslüman” kılığına bürünmüş işbirlikçi, hırsız, vatan ve millet düşmanı hiç bir politika ve politikacıyla kimse bizi karıştırmasın!

MÜHÜR “Derviş Muhammed 332”

Evvelâ şunu belirterek başlamak istiyorum; bu mevzu ile alâkalı yazıyı Kumandanımız kaleme alacaktır. Ben sadece acizâne olarak yaşadıklarımı aktarmak istiyorum. Elbetdeki Kumandanımızın iznini alarak… Perşembe günü (01.01.2015) iş yerimde Kumandanımızın konferansını dinlerken, aklıma Metris Cezaevi’nde ziyarete gelen TBMM İnsan Hakları Komisyonu katiplerinin kullandığı yazı geldi. “Bu yazıyı öğrenmek gerek ve tabiî Kumandanımıza da bir katip ve mühür gerekir” diye aklımdan geçirdim. Dün işten geldikten sonra, Kumandanımızın Mevlid Kandilini tebrik etmek için kendisini telefonla aradım. Cezaevinden çıktığı günden beri ilk defâ sesi bu kadar neşeli geldi ve bu neşesini benlimle paylaştı: 1984 yılında vefât eden bir şahıs, Kumandanımıza bir mühür veriyor. Kumandan da, daha o zamanlar bu mührü eşyalarının arasına koyuyor ve varlığını unutuyor. 31 Aralık 2014 Çarşamba günü, çocukları atılacak lüzumsuz eşyaları ayırt ederken, bu mührü buluyorlar. Fakat “işin ilginç yanı, mührün bulunması” diyor Kumandanımız. Çünkü mühür, onca eşyanın arasında aransa dahi bulunamayacak bir konumdaymış. Çocuklar, mührü temizleyip üzerindeki yazıyı okutuyorlar. Mühürde yazılı olan ifâde şu: “Derviş Muhammed 332” Ben bunu duyunca tüylerim diken diken oldu ve bambaşka bir ruh âlemine daldım. Bu esnâda Kumandanımızın anlattıklarını kaçırmamaya dikkat ederken, Hz. Süleyman Aleyhisselâm’ın kıssası aklıma geldi; Hazreti Süleyman Aleyhisselâm’ın mührü bir yüzüktü ki dört köşeli bir kaşı vardı. Bu yüzüğü Cebrail Aleyhisselâm Cennetten çıkarıp Allah’ın emri ile Davut Aleyhisselâm’a getirdi. Bir köşesinde “El mülkü lillah” (Mülk Allahındır) yazıyordu. Cebrail Aleyhisselâm bu yüzüğü Davut Aleyhisselâm’a verip dedi ki : – “Ey Davut! Hak Tealâdan sana bir yüzük ve on soru getirdim. Allahu Tealânın buyruğu odur ki: Evlâtlarını toplayıp bu on soruyu onlara sor. Kim doğru cevap verirse senin yerine o geçsin. Devleri, Perileri, Ademoğullarını, yelleri, kuşları, canavarları, dünyada ne ki varsa hepsini buyruğuna baş eğdirsin, itaatli kılsın. Ve bütün dünyaya padişah olsun” dedi. Kumandanımız ebced hesabına göre Salih Miryabeyoğlu’nun 332’ye denk geldiğini söyleyince bende “Mühür kimdeyse, sultan odur efendim!” dedim ve telefon görüşmemizi bitirdik. Mustafa Fişengçi Düsseldorf -Almanya 03.01.2015

DURUM VAHİM

Sürdürülen Suriye politikasının ceremesini hep beraber çekmeye devam ediyoruz. Bu karda-kışta çadırlarında soğuktan çocukların ölüme koştuğu Suriyeliler… Turizm yöresi olduğundan, sefaletleri, gelecek turistlerce fark edilmesin, Türkiye’nin o sahte parıldayan makyajına halel gelmesin diye Antalya’ya girmeleri yasaklanan Suriyeli’ler. Öyle ya, bütün Türkiye “ensar” olma zevkini tadabilecek, ama Antalyalılar bu zevki yaşamaktan mahrum kalacak, oldu mu şimdi? Dilencilik yapanlar, ucuz iş gücü olarak istihdam edilenler derken, bir de fuhuş yaptırılanlar var. Urfa’da yapılan asayiş uygulamasında, 20 ayrı eğlence mekânı aranmış ve burada çalışan 23 Suriyeli kadın sağlık kontrolünden geçirildikten sonra Yabancılar Şubesi’ne teslim edilmiş. Geçtiğimiz iki yıl boyunca benzer nice operasyon olmuştu. Bunlar, mekânlarda çalışanlar, yani buzdağının görünen yüzü. Suriyelilere “isyan edin, bakın sizler için mükemmel kamplar da hazırladık, işte Angelina Jolie de bu kamplara hayran kaldı; siz yeter ki isyan edin, gerisini düşünmeyin!” diye çağrılar yaparken, hiç mi düşünmediniz tek bir kadının dahi sizin yüzünüzden fuhşa düşebileceğini, tek bir çocuğun dahi soğuktan ölmesinin mesuliyetini?

İSTANBUL’DA ZABITA TERÖRÜ SÜRÜYOR!

İstanbul’da zaman zaman yaşanan zabıta ve seyyar satıcı çatışmalarına bir yenisi daha eklendi. Belediye zabıtaları, Taksim Gezi Parkı içerisindeki seyyar satıcılara joplarla saldırdı ve geçimlerini sağlamak için seyyar satıcılık yapan insanların tezgahlarına hasar verdi. Taksim Gezi Parkı’nda uzun yıllardır çay satarak yaşamını sürdüren mağdurlardan Orhan Tandır: “Uzun yıllardır burada çaycılık yapıyorum, bu sabah 20-30 kişilik eli sopalı ve sivil kıyafetli bir grup küfrederek tezgahları kaldırmamızı söyledi ve üzerimize saldırarak tezgahları devirdi” dedi. Saldırı da yaralanan seyyar esnaf, polisin ve gazetecilerin gelmesiyle saldıran grubun hızla olay yerini terk ettiğini söyledi. Seyyar çaycı Orhan Tandır gazetecilere ve polise : “Bu sabahtan beri kazandığım para 3 lira ve ben 4 çocuk okutuyorum, ne yapayım?” diye sordu. ADIMLAR HABER

CARLOS: Papa Fethullah Gülen

Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) Biraz soğuk gerçi burası ama yine de iyi. Yağmur yağmıyor bugün. Dün ve önceki günler hep yağmurlu ve soğuktu. Hava yağışlı olunca yürümek bile zor oluyor. Bugün ise iyi. Şabat, tabiî! (Carlos gülüyor.) Neyse… Kumandan Mirzabeyoğlu nasıl? (Av. Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor.) Başbakan oldu mu peki? Yoksa, olmadı mı henüz? (Av. Yılmaz, Carlos’un lâtifesine gülerek mukabele ediyor, henüz başbakan olmadığını söylüyor.) Henüz olmadı yâni. Neyse, o da olacaktır, o da olacaktır. (Av. Yılmaz, “inşallah” diyor.) İnşallah… Ya Gönüldaş Erdoğan; o da iyi mi? (Av. Yılmaz, gülerek, “o da iyi” diyor.) Sanıyorum Kürt kökleri var onun ve yakında PKK’ya katılacaktır bence. Göreceksiniz… (Av. Yılmaz, Carlos’un lâtifesine “evet” şeklinde mukabele ediyor.) Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını, ancak bir Türk mahkemesinin Fethullah Gülen hakkında çıkarttığı tutuklama kararından haberi olup olmadığını soruyor Carlos’a.) Oo, çok iyi. (Av. Yılmaz, Türkiye’nin aynı zamanda bir “sınırdışı kararı” da taleb edeceğini söylüyor ABD’den.) Taleb edecekler ama Amerikalılar sınırdışı falan etmez Gülen’i. CIA ajanı ne de olsa. (Av. Yılmaz, şayet yanlış hatırlamıyorsa, Carlos’un, Receb Tayyib Erdoğan ve Fethullah Gülen arasında açılan mesafeden geçmişte memnun olduğunu, Carlos’un da bundan gurur duyduğunu hatırlatıyor Carlos’a.) Ben mi? Hayır, hayır; ben masumum! Asla, asla! Fethullah Gülen, çok iyi bir müslüman ve Peygamber Efendimiz’den sonra gelmiş en büyük müslüman! Bence, “Jesus-İsa Peygamber” gibi ölmeli o. Hıristiyanların İsa Peygamber için yaptığı tarzda bir dereceye yükseltilmeli ki, dosdoğru cennete gitsin. Çok iyi olur bu! (Av. Yılmaz, Carlos’un olanca ciddiyetiyle yaptığı lâtifeye gülüyor.) Benim insanların inanç ve düşüncelerine, diledikleri gibi inanma ve düşünme yahud hiç inanmama haklarını saygı duyduğum malûm. İnsanların sırf inanç ve fikirleri dolayısıyla kanunî takibata uğratılmalarından hoşlanmam. İslâmî olmayan bir davranıştır bu; yanlıştır. Müslümanların Kur’an vahyedildikten sonraki en muhteşem tatbikatlarından biri, müslüman olmayanları kanunî takibata uğratmamalarıdır. Herkese saygı duymaları ve korumalarıdır. Çok önemlidir işte bu. “Herkes” derken, İslâma karşı savaşanlar dahil değil tabiî buna. Şayet İslâma karşı savaşırsanız, bunun karşılığını da alır, elbette imha edilirsiniz. Fethullah Gülen’in durumu ise farklıdır ve sözkonusu olabilecek en kötü şeye dairdir. Evet, ben, dinlerinden dolayı insanların takibata uğratılmasından hazzetmem, ancak Gülen’e karşı yürütülen herhangi bir “dinî takibat” falan da yoktur zaten. Tam tersine, Sufî geleneğini sürdüren çok kutsal bir insan, büyük bir müslüman, peşinden gidilmesi gereken bir kişi imişçesine sunuyor kendisini Gülen. Oysa, İslâm’ın düşmanı, aynı şekilde, kontrol edip sömürmek istediği o basit Sufî Nakşibendî müslümanların bir düşmanıdır o. Kendisine inanan dürüst insanların çoğu yakında terkedecektir bence onu. Dünyanın her yerinde okullar açıyor -ki Türkiye’de binlercesi var-, bunun gibi başka birçok şeyler yapıyorlar. Kemal Atatürk hakkında daha önce de konuşmuştum, hattâ birkaç defa konuştum. Kişiliği kendine hastır. Ancak bu insanın iyi bir özelliği vardır ki, kurduğu devlet sistemindeki belli bazı haklar, herkes için aynıdır. “Genel eğitim” herkes için aynı iken, “dinî eğitim” devletin değil, kişilerin meselesidir. Camiler ve dinî okullar işte bu dinî eğitim için vardır. Fakat resmî devlet okullarındaki eğitim herkes için aynıdır. Suudî Arabistan’daki gibi yapmadılar yâni. Tamamen okul dışında ve cahil bırakmışlardır insanları. Binlerce insan yurtdışına okumaya gitmek zorunda kalmıştır bu yüzden. Bu da olmasaydı, herkes okuma-yazma bilmez olacaktı orada. Gülen de işte buna ve insanların iyi niyetine oynadı. Bir de, nereden buluyorlar acaba o kadar parayı? İnanılmaz bir şey; Fransa’da bile iki üniversite açabiliyorlar! Bu maske altında, kimbilir her yerde böyle kaç okul açıyorlar. Normalde bu tarz şeylere izin verilmez Fransa’da. Çok çok acayib bir şey bu ve belli ki CIA ile alâkası var. Sebebi de şu: Başka herşeyden olduğundan çok daha fazla korkuyorlar İslâmdan; başka herkesten çok daha fazla korkuyorlar müslümanlardan. Kendimden örnek vereceğim: Bildik anlamda bir cihadçı değilim ben. Ne var ki, şu kahraman DAİŞ (Irak ve Şam İslâm Devleti) savaşçılarına bir bakınız. Daha doğrusu o güya DAİŞ militanlarına; çünkü çoğu, DAİŞ değil. Tüm o yabancı güçler nasıl korkuyor onlardan. Yüzbinlerce dolar harcayarak, birkaç yeri vursunlar ve bombalasınlar diye, ancak üçbeş bombardıman uçağı gönderebiliyorlar üzerlerine. Buna karşı, öbür taraf ise, direniyor, direniyor, direniyor. Bunlar da gösteriyor ki, istedikleri yegâne şey, İslâmı ve müslümanları kontrol altında tutmaktır. Unutmayınız ki, dünyanın her yerinde yayılıyor İslâm inancı. Katolik inancına sahib benim ülkemde bile durum böyle. 1950’lerde, Kolombiya yoluyla Evanjelikler girmiştir Venezüella’ya. Çoğunlukla iyi insanlar olsalar bile, sonuçta ABD yapımı, Amerikalılar tarafından yönlendirilen, bir sürü parayla da desteklenerek Venezüella gibi Katolik ülkelere sızmakta kullanılan kiliselerdir bunlar. Buna rağmen, son çeyrek yüzyılda, günden güne daha da artarak, çok sayıda kişi müslüman oluyor Venezüella’da. Fazla teferruata girmek istemiyorum ancak bu müslümanlardan bazıları da savaşçıdır. Hem Venezüella için, Venezüella Devrimi için, Bolivarcı Devrim için, hem de İslâm için savaşmaya hazırdırlar. Çok ilginç bir şey bu, çok ilginç… Bir “Gülen uzmanı” değilim ben. Ancak benim bulunduğum yerden bakınca, ki tüm gün ve tüm hayatım boyunca haberleri takib ettiğim bir yerdir bu, Gülen’in arkasında bir takım karanlık güçlerin bulunduğu ve bunların hiç de İslâmî güçler olmadığı âşikar. Yine unutmayınız ki, bir İsrail müttefiğidir Gülen. Siyonist olduklarını söylemiyorum ama antisiyonist olmadıkları da ortada. Resmî çizgileridir bu. Dolayısıyla, haindir bu adam. ABD’den Türkiye’ye sınırdışı edilecek de değildir. Amerikan ajanıdır çünkü. Tabiî, muhtemelen, “politik bir mesele bu; kendisini sınırdışı edemeyiz!” falan diyeceklerdir hep. Kararlarını gerekçelendirecek kanunî bir kılıf bulacaklardır mutlaka. Her ne olursa olsun, inşallah bu hâdise, Türkiye’yi NATO adlı emperyalist, sömürgeci, ırkçı devletler birliğinden çıkma pozisyonuna getirecektir en sonunda. İşte bu gelişme, Türkiye’nin, bölgenin esas İslâmî referans gücü olması şeklindeki tarihî mevkiine geri dönmesini sağlayacaktır. Tekrar ediyorum: Bölgenin esas İslâmî referans gücü! Unutmamamız gereken şey, Hilâfet döneminde, Türkiye ve İstanbul’un “referans” olduğudur. Türkiye’nin yine bu noktaya dönmesinin hiç de kötü bir şey olduğunu zannetmiyorum. Diğer taraftan, Erdoğan’ın, Türkiye’deki NATO veya Amerikan üslerine Suriye ve Irak’taki mücahidleri bombalama resmî iznini vermemesi, iyi bir şeydir. Bu da gösteriyor ki, onlarla aynı oyunu oynamıyor, kendi oyununu oynuyor Erdoğan. Demek istediğim şey şu ki, bir Türk vatanseveridir o, halkının çocuğudur. Unutmamalıyız bunu. Şu hâlde, mesele Erdoğan’ı durdurmak, Erdoğan’a saldırmaya bakmak, onunla olan kimi farklılıkları öne çıkartmak değildir. Tüm bunların ardında ne var, asıl ona bakmak lâzım. Bırakalım, yeniden bir bölge gücü olsun Türkiye. Bu şekilde davranmakla, hayatını da riske atıyor Erdoğan. Bunu açık açık telaffuz etmek durumundayım. Kim ki bu kadar açık biçimde Amerikan emperyalistlerine ve siyonistlere kafa tutar, onu öldürürler. Onu öldürürler! Neler olur, göreceğiz. Fakat bana sorarsanız, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun liderliği altındaki İBDA Hareketi bağlıları gibi militanlar, yine O’nun ardında olmak üzere diğer İslâmî hareketlerdeki herkes, bu Gülenci hareketin arzettiği gerçekliğe karşı tavır almalıdırlar. Umalım ki bunun sonucu, Kürt halkının katliama uğratıldığı oyununu oynayarak, Türkiye’ye karşı gerçekleştirilecek Amerikan veya NATO destekli bir müdahale olmasın; I. Dünya Savaşı’ndan sonra nihâyet iktidara gelen hakiki müslümanların çökertilmesi olmasın. (Carlos, Fransa’da, kendisini “terörizmle savaş” maskesi ardına saklayan son derece İslâm karşıtı bir politika yürütüldüğünü söylüyor… Belli camilerde yuvalanmış ve İsrail’in müttefiği olan hep aynı meşhur muhbirlerin de bunlara iştirak ettiğini ilâve ediyor… Kendisi 1994’te kaçırılıp Paris’teki bir cezaevine atıldığında, bir kuruluş tarafından -resmî bir rakam olarak- ülkede 550.000 yahudi yaşadığının açıklandığını, ancak aynı kuruluşun bugün 1.000.000 olması gereken o eski rakamı bile azaltarak, Fransa’da sadece ve yine resmî olarak 500.000 yahudi yaşadığını ilân ettiğini belirtiyor… Ne var ki bu yahudilerin, kendileriyle aynı kökenden gelme bakanlarının, Sarkozy gibi cumhurbaşkanlarının, bazı sağ kanat milletvekilleri de dahil olmak üzere çoğu sol kanattan birçok milletvekilinin bulunduğunu söylüyor; daha da kötüsü, bunların bazılarının apaçık homoseksüel militan olduklarını vurguluyor… Bu konuda daha fazla konuşmak istemediğini, çünkü güneş henüz tamamen batmadığı için hâlâ “Şabat” olduğunu söyleyerek lâtife yapıyor… Dünyadaki insan kitlelerinin ruh ve zihinleri üzerinde bir savaş yürütüldüğünü ve bizim de bu savaşın içerisinde bulunduğumuzu vurgulayarak, haklı bir dava için savaşan kardeşlerimizin dünya medyası tarafından kullanılan aşırılıkları işlemeye devam etmeyeceğini umduğunu; böylesi aşırılıklar yüzünden insanların ruh ve zihinlerinin İslâmdan uzaklaştırılmaya çalışıldığını söylüyor… Meselenin dünyayı ve dünya nüfusunu kurtarmak olduğunu vurguluyor… Bu uğurda büyük bedeller ödendiğini ekliyor… İnsanların ruh ve zihinleri üzerinde oynanan oyunun nasıl bir manevî yozlaşmaya vardığına belki küçük ama önemli bir örnek olarak, homoseksüelliğin ulaştığı çapı gösteriyor Carlos ve artık erkeklerin erkeklerle evlenebildiğini; sadece evlenmekle kalmayıp, yurtdışından çocuk –nedense hep erkek çocuk!- satın alabildiklerini; getirdikleri ülkede onlara adlarını verdiklerini ve kendi çocukları olarak büyütebildiklerini belirtiyor… Tüm bu yaşananların, erkeklerin erkeklerle ilişkisinin kadınlarla ilişkiden çok daha saygıdeğer olduğu ve kadınlarla ilişkinin yalnızca çocuk yapmak için yaşandığı Roma İmparatorluğu’nun düştüğü o yozlaşmanın son safhasını kendisine hatırlattığını ifâde ediyor Carlos… Fransa, ABD ve diğer ülkelerde de bugün aynı durumun yaşanmakta olduğunu, özellikle Asya’dakiler gibi fakir ülkelerden bu şekilde çocuklar getirtildiğini vurguluyor… En kötü suçun kölelik, insan kaçakçılığı ve insanların yönlendirilip sömürülmesi olduğunu; bunun, suikastten de, tecavüzden de, başka herşeyden de çok daha kötü olduğunu söylüyor… Şimdi “kanunî” bir nitelik taşıyan bu insan kaçakçılığını yapanların yaşamaya haklarının bulunmadığını, bunların öldürülmeleri gerektiğini ifâde ediyor… Dünyadaki en büyük dinî teşkilât olan Katolik Kilisesi’nin, kendisinin de önceden tanıdığı –hikâyesini anlatıyor ve Roma’da kendisi aleyhine başlatılan “Papa’ya Suikast” soruşturmasında kendisini nasıl akladığını şükranla anıyor- mükemmel Arabça konuşan, “Hıristiyan Müslüman Dostluk Derneği”nin de kurucusu olumlu bir Fransız kardinali Vatikan’daki çok önemli bir mevkîye getirmesinin iyiye işaret olduğunu; Jean-Louis Tauran isimli bu kardinalin yakın geçmişte seçilen Papa Francis tarafından “Camerlengo of the Holy Roman Church” görevine tâyin edilmesinin, Katolik Kilisesi’ni çöplerden temizlemek ve doğru safa çekmek bakımından kritik ve alınması öyle kolay olmayan bir karar olduğunu; homoseksüelle alâkası bulunmayan Arjantinli Papa Francis’in bu icraatının, müslümanlara yaklaşmak ve iyi hıristiyanlarla müslümanların “ortak düşman”a karşı gelecekteki muhtemel ittifakına dair ümid verici olduğunu; dünyanın bu şekilde daha iyi olacağını ve devrimin de böylece çok daha çabuk ve başarılı biçimde gerçekleşebileceğini belirtiyor…) Şimdi kendi kilisesini oluşturan Papa Gülen çok yaşasın!.. (Carlos ve Av. Yılmaz, uzun uzun gülüyor.) Meslekdaşınız olan tüm gönüldaşlara selâm… Allahü Ekber. İlich Ramirez Sanchez – (Çakal Carlos) 20 Aralık 2014