ALEV ALATLI – AYŞE BÖHÜRLER RÖPORTAJI

AB: Cumhurbaşkanlığı edebiyat ödülünü aldığınız törende yaptığınız konuşma bir taraftan övgü bir taraftan da tepki aldı. Gerçekten ne demek istediğiniz doğru anlaşıldı mı konuşmayı övenler ve tepki verenler açısından? AA: Doğrusunu isterseniz, kendimi Kâbus’u tekrar yazarken/yaşarken buldum. Hatırlarsınız, o romanda ki, adı üstünde bir distopyadır, afazik bir Türkiye hikâyesi kurgulamıştım. Bütün bir millet olarak sözcükleri anlama/kullanma melekemizi kaybettiğimiz, içgüdüleriyle yaşayan yabanıl bir kalabalığa dönüştüğümüz durum. Birbirimizle ancak bağırış, çağırış, itiş kakış, küfür, hakaret düzleminde ilişki kurabildiğimiz bir hal ve onu izleyen ölümcül ayrışma. Kâbus neticeten bir kurguydu ama bugün yaşananlar sahici. Algısal afazi, anlamsal afazi, içgörü yoksunluğu alarm veriyor. AB: Size yöneltilen eleştirileri “afazi” kapsamında mı değerlendiriyorsunuz? AA: Bana yöneltilen eleştirilere takılmayın, Ayşe hanım. İçine düştüğümüz anomalide benim konuşmamın yarattığı öfke furyası devede kulaktır. Nihayetinde, söylediklerim bir yazarın hezeyanı olarak da geçiştirilebilir. Kâbus’un girişinde, parmağıma değil, gösterdiğim yere bakın derim ya, öyle. Büyük resme bakınca, önyargıların, mesnetsiz korkuların güdümünde, koyunun altında buzağı arayan, fitne fücur bir topluma dönüşmekte olduğumuzu görüyorum. Ben ondan korkarım. AB: Kâbus’ta gelecek bir tarihten bahsediyordunuz, sizce toplumsal “afazi” öne mi çekildi? AA: İşaretler o yönde ne yazık ki. Az önce, anlatmak istedikleriniz doğru anlaşıldı mı, diye sorduğunuz için söylüyorum. Daha George Orwell derken patlayan isterik öfke krizi olası okumaları da paralize etti. “Olası” diyorum, çünkü törenden birkaç gün sonra ben kendi web sitemde yayınlayana kadar ortada yerilecek yada övülecek bir metin de yoktu. Trajik, tabii. İnsan ülkesini böyle görmek istemiyor. AB: İnsan ülkesini nasıl görmek istemiyor? AA: Metinde yazılanı değil, söylenenin bütününü değil, yazıldığını/söylendiğini varsaydığını okumak/duymak gibi ölümcül olabilecek bir zaafiyet içinde görmek istemiyor. Benim bir konuşmama bu olursa, ülkenin bütünü ilgilendiren iktidar yada muhalefet kaynaklı bir programa, bir önergeye, iddiaya, yoruma ne olur düşünün artık. Stolîpin dönemi Rusya’sının cinnetini hatırlatıyor, tüylerim diken diken. AB: Nasıl bir cinnetten bahsediyoruz? Açar mısınız? AA: Rusya’da “ebedî muhalif” diye bir tanım vardır. Her türlü reformun ve kazanımın karşısına düşman gibi dikilen bu zümrenin ülkenin küllerinin üstüne kendi tasarladıkları dünyayı dikebilsinler diye Rusya’nın meselelerinin barışçıl çözümünü önledikleri anlatılır. 20. yüzyılın başlarındaki Rusya’da ihtilâli illâki gerekli kılan hiçbir şey yoktu, İhtilâl olduysa müsebbibleri fanatik profesyonel muhaliflerdi derler. 1917’nin kışkırtıcı kampanyalarını düzenleyen, Petrograd’daki muhafız alayını,streltsî, ayaklandırıp lokal bir yangını ulusal bir cehenneme dönüştürenlerin bunlar oldukları anlatılır. Oysa, dönemin başbakanı Pyotr Stolîpin, ülkenin kanayan yarası tarımda görülmedik reformlara imza atan bir devlet adamı. Bugün hâlâ ülkelerinin banisi Aleksandr Nevskî’nin hemen ardından “En büyük Rus” diye anılır. Nevskî’yi Eisenstein’ın aynı isimli filminden hatırlarsınız, Rusyayı Töton Şövalyelerinden kurtarışını anlatır. Uzatmayalım, halkın ülkenin toptancı bir biçimde dönüştürülmesini istediğine dair en ufak bir veri, bir belge olmadığı halde on milyon insanın öldüğü o korkunç iç savaş. Kıssadan hisse: toplumlar da hastalanabiliyorlar, Ayşe hanım. AB: Türkiye’de böyle bir ihtimal görmüyorsunuz herhalde? AA: Elbette, görmüyorum. En azından bu boyutlarda görmüyorum, ama işaretleri de hiç yok değil. Gogol’ün izindeyi yazarken Rusya’da tanıştığım bir yazar vardı, “devrimciler halkla konuştular konuşmasına ama duydukları onları düşündüreceği yerde kızdırdı ve şiddete yönelti” diye hayıflanırdı. Bahsedilen kızgınlık size de birilerini çağrıştırmıyor mu? Keşke aklın ve merhametin askıya alındığı süreçler sadece Müslüman olmayan toplumlara özgü olsa. Ama değil. Bakın, bir cümlede ne dendiğini ancak ikinci, üçüncü okuyuşunda kaptırabilen “okumuşlar”ın ambargosu altındayız. Toplumsal afazinin ülkeyi siyasal kutuplaşma şöyle dursun, atomizasyonla tehdit ettiği aşamadır bu. Mevlana’nın “sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır” saptaması da teselli etmiyor. AB: Ama konuşmanız yerildiği kadar övüldü de. Hatta, yergiden çok övgü aldığını söylemek bile mümkün. AA: Belki de öyledir ama murakabe edilmişlik noktasında övgülerin dayanakları da tartışmalıdır. Şekilde görüldüğü gibi, mesele dönüyor dolaşıyor, sizdendir, bizdendir ekseninde düğümleniyor. Sizinle Ocak başlarında yaptığımız bir söyleşi vardı. 17 Aralık buhranına atfen bana “peki, şimdi ne olacak?” diye sormuştunuz, ben de sizi “ne olacak, eleştirilerimizi erteleyip, Tayyip Bey’in etrafını saracak, destek atacağız” diye cevaplamıştım. Şimdi doğrusunu isterseniz, övgülerin kısmı azamının o günkü duruşumun yüz suyu hürmetine gerçekleştiğini hissediyorum. O gün o desteğin şartlı bir destek olduğunu vurgulamış olmamız, bugün ne “yandaş” olduğum için övenler, ne de “yalaka” olduğum için kınayanlar tarafından dikkate alınabildi. Hasılı, algısal afazi dediğimiz arızanın ders kitaplarına örnek olabilecek bir tezahürünü daha yaşıyoruz. AB: Konuşmanız, iktidarın, gücün yanında olmak gibi algılandı… AA: Bunu sizinle daha önce de konuşmuştuk. Sizin “peki, şimdi ne olacak?” sorunuza verdiğim “ne olacak, eleştirilerimizi erteleyip, Tayyip Bey’in etrafını saracak, destek atacağız” cevabımın devamı, ” çünkü, en kötü devlet bile devletsizlikten evlâdır. Ve devleti korumak, iktidar partisinin boynunun borcudur. Bu memleketi sokakta bulmadık, kuytularda gizlenmiş kurda kuşa emanet edecek halimiz yok Türkiye’yi” şeklindedir. O gün bugün, ne Türkiye’ye yönelik tehditler azaldı, ne de benim tutumum değişti, ne de algısal afazi sayrılığına çare bulundu. AB: Geçen yıl 17 aralıkta yaptığımız röportajda Türkiye iklimi farklıydı. Dönemin başbakanı ve hükümet yolsuzlukla suçlanıyordu. Gülen taraftarları ve Erdoğan taraftarları iki farklı resim sunuyorlardı. Bir hafta önce de bu iddia sahiplerini bir bölümü tutuklandı. O günden bugüne sizce neler değişti? Hükümet gerçekten yapması gerekenleri yaptı mı? Türkiye dindarları arasında nefret söylemiyle gelişen bir catışma başladı. Bu ülkeyi nasıl etkiledi ve etkileyecek? AA: Herşeyden önce meselenin “Erdoğan taraftarları – Gülen taraftarları” şeklinde adeta eşitlenerek sunulmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Sayın Erdoğan hâlâ seküler/laik devleti yönetmek üzere temiz pak bir seçimle gelmiş bir lider, diğeri aslında tam da neye karşı olduğu benciyen laik muhafazkârların anlayamadığı muhalif bir dini cemaatin reisidir. Ha, eğer, ülkeyi kendisinin daha iyi yöneteceğine, hepimiz şikâyet ettiği yolsuzluk vb. kötü uygulamaları ortadan kaldırabileceğine inanıyorsa, cübbesini çıkarıp siyasete soyunması gerekir. Kaç tane siyasi parti var, elli mi, yüz mü, bir tane daha kurulsa ne çıkar? Parti programını görür, adaylarının ehliyetini tartar, ona göre vaziyet alırız. Öte yandan, Türkiye dindarları arasında nefret boyutlarına vardığına işaret ettiğiniz çatışma, bana Müslümanların da toplum mühendisliğine soyunduklarını söyler. Büyük ihtimalle de ’70li yıllarda sol fraksiyonların “Ama Troçki der ki…” diye giden tartışmalarının hadisler, ayetler, tefsirler üzerinden yürütülen yeni bir verziyonu sahnelenecektir. İçi boşaltılmadık bir dinimiz kalmıştı, o da gerçekleşirse, ört ki ölem Ayşe hanım, daha ne diyeyim. AB: Yandaşlık algısına vurgu yaptığınız için soruyorum. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülünü yandaş olduğunuz için mi aldınız? AA: Hiçbir ödül yoktur ki siyasi tınısı olmasın. Ben 2006’da “Mikhail A. Sholokov 100. Yıl Roman Ödülü”ne de layık görüldüm. Layık görenler, IMF’nin elinde oyuncak olan ekonomik reformlarının trajedisinden fevkalâde müteesir olan yurtsever Rus aydınlarıydı. Ödülün gerekçesi de “halden anlayan bir Türk aydını” olmaklığım. Aynı çevreler, Nobel ödülünün “Stockholm’un liberal farmasonları” tarafından “pasifist, enternasyonalist, bîtaraf, sözde-komünistlere” verildiğini söylerlerdi. Nitekim, Soljenitsin’e verilmesini Rusya’ya hakaret saydılar. “Batı, 1970 Nobel ödülünü Soljenitsîn’e verecek kadar ileri gittiyse, bir nedeni olmalı” diyorlardı. 2014 Cumhurbaşkanlığı ödülüne gelince, Kutb’ül Nâyi Niyazi Sayın’la birlikte anılmak benim için şereftir. Keza, Yaşar Kemal, Turgut Cansever, Sezai Karakoç, Halil İnalcık gibi isimlerle aynı platformu paylaşmak da öyle. Selim İleri’den, Oya Eczacıbaşı’na, Ahmet Kaya’ya geniş bir yelpazeyi gözeten AKP iktidarının en azından Cumhurbaşkanlığı katında “yandaş” kollamadığı açıktır. AB: Cumhurbaşkanlığı ödülleri 2005’den beri birçok dalda veriliyor. Size gelinceye kadar sessiz sedasız gerçekleşirdi. Siz niye gündeme oturdunuz? AA: Konuştuğum için. Sayın Cumhurbaşkanına teşekkür edip, Beştepe külliyesinden etliye sütlüye karışmadan sessizce ayrılmak da vardı, şüphesiz. Ama mahallenin ortak bilincine ters düşen çıkışlara iyi gözle bakmayanların hışmına uğramamak için susmak benim kitabımda züldür. Düşkünlüktür. Bakın, ben edebiyatın bir tarafıyla muhbirlik, diğer tarafıyla da kehanet olduğunu savunan biriyim. Bir Türk yazarının en çetin görevinin gerçeğe hizmet etmek, ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemek olduğunu düşünürüm. Nitekim, yerlilerin dilinden ve deneyimlerinden uzak düşmemeye özen göstermem de bundandır. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü ile onurlandırılıyorsanız, haysiyet cellatlığı, iftira, itibarsızlaştırma, afaroz, linç vs. vs. bütün bu aşağılık girişimlerini göğüslemek, insanlara duymak istemediklerini söylemeye devam etmekle yükümlüsünüz demektir. AB: Mahalle diyorsunuz, peki, siz hangi mahalledensiniz? AA: Muhacir mahallesinden. Ben muhacir mahallesindenim. Ciddi söylüyorum. 1912 Balkan Göçünden bu yana, ailemizden olup da aynı kabristana gömülebilme lüksüne erişmiş tek karıkoca benim annemle babamdır. Geri kalanlarımız, Makedonya Prilepe’sinden Anadoluya uzanan o uzun dağınık güzergâhta düştükleri muhtelif şehirlerde gömülüdürler. AB: Ödül töreninde bahsettiğiniz göç bu değildi ama? AA: Haklısınız, bu değildi. Törende kısa bir tanıtım filmi gösterildi, gerçi. Orada muhacerete atıf yapılmıştı, 1390’larda Sultan Yıldırım Beyazıt’ın Manastır Sancağına yerleştirdiği Karamanlı Yörük Türkmenlerindeniz biz. Hacı Bektaş Veli’nin kırk yiğide kılıç kuşandırıp suyun öteki tarafına gönderdiği şeklindeki esatiri benimseyenlerden. Benim sözünü ettiğim hicret ile bu hicret arasındaki benzerlik, her ikisinin de yönünün Batı’dan Doğu’ya olması. AB: Kendi göç hikayeniz ile Ali Şeriati’nin Hicreti arasında kurduğunuz bağ ile neyi anlatmaya çalıştınız? Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna hicret etmenin sebep ve sonuçlarını konuşalım. Konuşmanızın ilk teması neden Hicret oldu? AA: İzin verirseniz, önce Ali Şeriati… İslam dünyasının elbirliği ile ululadığı bir düşünür olmadığı malûm Şeriati’nin. Ona yaptığım gönderme en az Orwell’e yaptığım gönderme kadar irkiltici olabilecekken, başta Erdoğan çifti olmak üzere, o gün o salondaki hazirunun sergilediği rikkatin en iyimser beklentimin de üstünde olduğunu söylemeliyim. AB: Bu söylediğinizden Ali Şeriati ile özel bir bağlantınız olduğunu mu anlamalıyım? AA: Mezhepsel bir bağlantı ima ediyorsanız, hayır. Lâkin, ata ruhlarımdan, yani Batıdan Doğuya seyreden düşünce serüvenimi yönlendiren yücelerden birisi olduğu muhakkaktır. Rahmetli Şeriati’nin benim gönlümdeki özel yeri, kendisinin dinsel bir yapılanmanın tarihteki bütün toplumlarda her zaman varolagelmiş olduğu ve hiçbir dönemde, hiçbir yerde, hiçbir millette dinsiz bir insan olmamış olduğu gibi, her yeni dinin mevcut bir dine karşı olarak ortaya çıkmış bir din olduğu mealindeki tesbitinden gelir. Hal bu olunca, binlerce yıl öncesinde olduğu gibi günümüzde de, dinin aslî hasmı, dinsizlik değil, yine dindir. Ve dolayısıyla, konuşmamın odakladığı “helâl” kavramı, muhtelif isimler altında ama hep varolmuştur ve olacaktır. ” 21. yüzyılın en yaman toplumsal projesi, helâl olanı, yasal olanla örtüştürmek olsa gerek” derken, “helâl” kavramına küresel geçerliliği olan değişmezlik, adeta matematiksel bir konstant niteliği yükleyebilmiş olmaklığım bundandır. AB: Konuşmanızda seçtiğiniz her konu tek başına başka konuşmaların başlığı olabilir. Ancak biz ilk önce Muhacirlikten başlayalım. “Akli hicret” kavramını kullanmanızın sebebi neydi? Sizi Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna hicret ettiren ve bunu bu konuşmada vurgulatan sebep neydi? AA: Şeriati’nin ata ruhlarımdan birisi olduğunu söyledim. Yıllar evvel onun “Hacc” risalesini okuduğumda ürperdiğimi hatırlarım. Ürperdiğimi ve Birleşmiş Milletlerin her işi bırakıp, eşrefi mahlûkat için bir “kavramlar sözcüğü” kotarmaya soyunması gerektiğini düşündüğümü. Bir söyleşide hakkıyla açıklamak mümkün değil elbet, ama rahmetlinin hacca dair söylediklerinin hemen tümünün seküler terminolojide karşılığı olduğunu gördüğüm içindir ki, kendi düşünsel serüvenimi “aklî hicret” diye nitelendirebiliyorum. Biraz bölük pörçük olacak ama Şeriati’nin “kişinin evinden çıkması, çevresini terk ederek, pak topraklara ulaşması /bu suretle/ çektiği yabancılıkların bitmesi, kendisini bulması” diye betimlediği hac süreci, benim matematik-istatistik-ekonometri üçlüsüyle başlayıp, felsefe tarikiyle, ilâhiyata ve nihayet edebiyata ulaşma serüvenimle neredeyse birebir örtüşür. Hatta, kendini bulmak, arınmak, pak olmak bağlamında Japonların ahlâk kodu Bushido ile de örtüşür ki, bu da bana Tokyo’da okuduğum günlerin armağanıdır. AB: İslâm’a ulaşmak demiyorsunuz, “ilâhiyat”a ulaşmak diyorsunuz? AA: Doğru. Bana göre aslolan, nizam-ı alem, yani, büyük resimdir. Yani, Higgins parçacığıyla, uzay aracı Rosetta’yla, Schrödinger’in kedisiyle, her gün, yeni bir nano cüzünü keşfettiğimiz büyük nizamı Rabbül Alem’in. Her yeni bilgiyle zihnimizde yeniden şekillenen kâinatların, varsa günümüzdeki İslam tasavvuru ile örtüşmediği enstantaneler, İslamın hasmının bilim değil, eksikli hatta belki de ayıplı yorumu olduğu düşüncesi. İlâhiyatın bütününe teksif olmak gerekir diye düşünürüm. Kusur örter çünkü. AB: Kusur örter derken, ibadette kusurdan mı söz ediyorsunuz. AA: Dünya nöbeti tutanın seferi sayılabileceğini yorumluyorum diyelim. Şeriati’nin hac yolunda sıyrılmamızı öğütlediği ” ihtiyaç ve doymak bilmez arzular”ın bendeki karşılığı küresel kapitalizmin pompaladığı arsız tüketimin ötesinde, radikal bireysellik oluyor. Radikal bireysellik, göreli ahlâk sistemine revaç verir, ve eninde sonunda otokratlara davetiye çıkarır. Bakınız, Stalin, bakınız, Hitler. Otokrat, adı üstünde, “austos” kendi, “kratos” kudret. Kudreti kendinden menkul olan egemen. Otokratın sadece devlet yönetiminde değil, dinde, bilimde, insanoğlunun faaliyet gösterdiği her alanda karşımıza çıkabildiğini hatırlatayım. AB: Yurt dışında ve içinde Recep Tayyip Erdoğan’ın otokratlaştığı iddiası hayli yaygın. Özellikle de Guardian gazetesi Erdoğan ve Putin’in lider tarafından domine edilen siyasi partilerin veya elitlerin başında bulundukları şeklindeki iddialarını sürdürmeye devam ediyor. AA: Guardian, Independent, Sunday Telegraph, yada Washington Post. Günün sonunda, dervişin fikri neyse zikri de odur. Sanılmasın ki, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, bir de üstelik ahkâm kesmek bize özgü bir davranış bozukluğudur. Guardian’ın Martin Rowson nam karikatüristini hatırlayın. Musa Kart beraat ettiği halde, on yıl hapse üstelik bizzat Başbakan Erdoğan tarafından çarptırıldığını duyurmuş, bir de twitter’da kınama kampanyası başlatmıştı, “tatsız narsist despot” dediği Tayyip beye karşı. Kısmı azamı haritada Ankara’nın yerini gösteremeyecek kaba saba adamlardır bunlar. “Öteki”ni birkaç basit ve kesin hükümle tanımlamaktan sakınmayan zihniyetle malûl tipler ki, alışkanlıklarının kökleri Aristo mantığının doğrusal kurallarına uzanır. İslam’la demokrasi birarada düşünülemez şeklindeki tümdengelim öncülden yola çıkar. Erdoğan Müslüman bir liderdir, öyleyse Erdoğan despotiktir şeklindeki argüman. Rusya’yı kim tanır, kim bilir, ama Şark Despotizmi denilen formülden yola çıkıp, Putin’i bir kalemde itibarsızlaştırabilir, en azından itibarsızlaştırmayı deneyebilirsiniz. Üstelik, bunu adamın arkasındaki devasa ulusal mutabakatı hiçe sayarak yapabilirsiniz. AB: Sayın Erdoğan’ın arkasında da devasa destek var ama aynı mantıksal çıkarım bizde de yaygın. Bu nasıl oluyor? AA: Sayın Putin’i destekleyenleri “Rus ayısı,” efendim, Erdoğan seçmenlerini “göbeğini kaşıyan adam” diye ehemmiyetsizleştirmekle oluyor. Bakın, benim arkamda bıraktığımı umduğumu söylediğim “Aydınlanma” bir yönüyle de sıradan insanın eşrefi mahlûkat rütbesinin söküldüğü, yeni baştan yaratılması gereken maddesel bir yaratığa indirgendiği süreçtir. Beşeri faaliyetlerin “tımarhane” olarak algıladıkları düzensizlikten çıkıp, “insan aklına uygun” yani tıkır tıkır işleyen mekanize bir dünya düzenine dönüşebileceğini hayal eden aydınlanmışların, “kusurlu” türdeşlerini yeniden yaratmanın peşine düştükleri süreç. 1687’de Newton’un “Principia”sı ile başladı, o saat bu saat hız kesmeden devam ediyor. AB: Ben “kusurlu” türdeşlerin “yeniden yaratılması”na takıldım. O iş nasıl oluyor? AA: Şöyle açıklamaya çalışayım, sizin kafanızda dünyanın nasıl işlemesi gerektiğine dair doğruluğundan “kesinlikle” emin olduğunuz bir proje varsa ve dünya sizin düşündüğünüz hedefe doğru ilerlemiyorsa, “kusuru” türdeşlerinizde buluyorsunuz. Hal böyle olunca, onları “yeniden yaratmak” sizin düşündüğünüz gibi düşünecek, sizin gibi davrandığınız gibi davranacak şekilde yeniden formatlamak gayretine giriyorsunuz. Bilimsel dayanağınız da Newtonian dünya görüşü oluyor. Yani, madem ki dünya ve kâinat belirli parçacıklardan oluşur, madem ki bu parçacıkların gözlem ve çözümlenmeleri sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin yasa ile “bütün”ü şekillendirmek mümkündür, kim tutar, meselâ, birkaç gözlemden çıkıp Putin’e eşkiya, “thug” diyen Kampfner nam gazeteciyi? Bakın, 2014 itibariyle, başta siyaset ve hukuk olmak üzere, tek bir kamusal faaliyet yoktur ki, Newtonian dünya görüşü ile uyumlu olmasın. AB: Bu kamusal alanlara din dahil mi? AA: Din dahil. Takvanın ” birkaç sade, basit ve kesin yasa” ile açıklanmaya kalkışıldığı durumu düşünün. Felâketimiz, olur değil mi? Nitekim, oluyor da. Çağdaş insanın zihnini formatlayan faaliyetlerin tümü, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, tarih, sanat, edebiyat hatta müzik, Newton fiziği kuralları doğrultusunda yapılanmıştır. Meselâ, ekonomide, Newton parçacıklarının yerini Adam Smith’in “homo economicus”ları alır, kapitalist/liberal anlayışı oluşturur. Müzikte sesleri birkaç sade, basit, kesin notaya indirger, do ile re ve diğer notalar arasındaki sesleri duymaz olursunuz. O duymadığınız sesler, gri alanlar, sıradan insanlar gibidirler. Sıradan insanların “kusurlu” sesleridirler. Adam gibi bir senfoni bestelemeniz, onlardan kurtulmanıza bağlıdır. AB: Fazıl Say ne yapsın diyorsunuz… AA: Fazıl Say da kendi dalında toplum mühendisliğine iyi bir örnektir, Ayşe hanım. Beslendiği kaynak aynı. Newtonian dünya görüşünde belirsizlik, bulanıklık, Sır yoktur. Fransız Newton’u lakaplı Laplace’ı hatırlayın. Aydınlanmaya Newton’la birlikte damgasını vuran fizikçi. Gök Mekaniği isimli beş ciltlik eserin müellifi. Kitaplarını okuyan imparator adayı Napolyon, Tanrı’nın bu mekanik sistemdeki yerinin ne olacağını sorduğunda “Tanrı gibi bir hipoteze ihtiyacım yoktu” demişti. Bu cevap, Aydınlanmanın ruhunu yansıtır. Bir şey ya siyah, ya da beyazdır, gri alanlar yoktur. Keskin ideolojiler gibi, onların pratikteki sonuçları olan toplum mühendisliklerini de Aydınlanmanın “ya hep, ya hiç” kuralına borçluyuz. Say’ın “Arabesk dinleyen vatan hainidir” beyanı, yani “ya arabesk dinlersin yada yurtsever olursun” formülü ile “ya Müslüman olacaksın ya laik” hükmü arasında da epistemolojik fark yoktur. AB: Epistemolojik? AA: Aynı kaynaktan neşrettikleri anlamında. Her iki hüküm de gri alana kapalıdır, bu bağlamda toplum mühendisliği tınısı verirler. AB: “Ya Müslüman olacaksın ya laik” sözünün Cumhurbaşkanımıza ait olduğundan yola çıkarak, Sayın Erdoğan’a da “toplum mühendisi” sıfatını yakıştırır mısınız? Müslümanlar olarak, biz içinde miyiz, dışında mıyız bu sürecin? AA: Günün sonunda, Aydınlanmanın tezgâhından geçmeyen beri gelsin, Ayşe hanım! Görülen o ki, biri kaliteli müzik dinlemediği, diğeri İslam anlayışını doğru değerlendirmediği için “kusurlu” bulduğu türdeşlerini yeniden formatlamak istemektedirler. Öyle olmasa, kendi işlerine bakar, Fazıl bey oturur piyanosunu çalar, bestesini yapar, Tayyip bey ticaretle uğraşır, siyasi parti kurmak, onca risk alıp ülkeyi yönetmekle uğraşmazdı. Burada mesele dünya görüşünü benimsetme sürecinde baskı, korkutma ve şiddet gibi Jakobenist yöntemlere başvurulup vurulmadığı meselesidir ki, temiz pak bir demokratik bir seçimle gelmiş Sayın Erdoğan için bunlar söz konusu değildir. Say’a gelince, az önce sözünü ettiğim Rus yazarı hatırlamadan edemiyorum. Piyanoyu Nemrut’a çıkartmak, halka gitmek iyi de, bir de halkın müzik beyenilerine öfkeleneceğine anlamaya çalışaydı. AB: Kendinizi laik muhafazakâr olarak tanımladığınız için soruyorum, Cumhurbaşkanımızın “ya laik olacaksın, ya Müslüman” sözünden alınmıyor musunuz? Pek çok kişi Sayın Erdoğan’ın kendilerine ayar veren sözlerinden rahatsız olduklarını ifade ederlerken, siz ne hissediyorsunuz? AA: Teker teker cevaplıyayım. Ya laik olacaksın, ya Müslüman sözünden alınmıyorum, çünkü bu bir vakıadır. Özel alanımda Müslüman, kamusal alanda laik olabilirim ve öyleyim. Burada olsa olsa, Sayın Erdoğan’la aramızda kodlama anlaşmazlığı olur ki, bunu da doğal karşılarım. Kendileri de doğal karşılıyor olmalılar ki, onca çıkıntılığıma karşın Büyük Edebiyat Ödülü ile onurlandırdılar. Komisyonun önerisini reddebilirdi, ruhum bile duymazdı. Mamafih, duysam ne olurdu, Sayın Cumhurbaşkanının beni hoş tutmaları için nasıl bir nedenleri olabilir? Öte yandan, devleti yönetenler şöyle dursun, insanın eşiyle bile istinasız her noktada buluşması, eksiksiz örtüşmesi mümkün değildir. AB: “Çıkıntılıklarım” derken? AA: Çözüm sürecinin ortalık yerinde çıkıp, bir yanımda İlber Ortaylı, öteki yanımda Halil İnalcık, o resimleri görmüşsünüzdür, “Türk milleti adına hareket edenleri” uyarıyoruz. “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz” diye bildiri imzalamak çıkıntılık değil de nedir? Bir başka yerde, eğitim sorununu Kürt sorunundan da, yeni anayasa meselesinden de daha çok önemsediğimi söyleyip milleti ayağa kaldırmıştım. Akiller olsa olsa elçi olurlar demişliğim de vardır. Diyeceğim, çıkıntılık yapmışlığım çoktur… AB: “Beyaz Türkler Küstüler” muhafazakar kesime söylemediğini bırakmayan bir romandı. Benim bile rahatsız olduğum yerler olmuştu. Bakışınızı yer yer üstenci buldum. AA: Yapmayın Ayşe hanım! Siz siz olun romanın müellifi ile karakterlerini karıştırmayın! Ama haklısınız, çıkıntılıklarımın arasında o da sayılabilir. “Or’da kimse var mı?” serisinin ilk kitabı, “Viva la Muerte” yerlilerin hikâyesiydi. Hatırlayacaksınız, Müslümanların greve gitmeleri halinde ortada kalacak bir cenaze ile başlar. “Valla Kurda Yedirdin Beni,” Kürtlerin “serok Apo” ile sonuçlanan arayışlarını hikâye eder. Bu son kitap da, beyaz Türkler cephesindeki altüst oluşu. Size bir şey itiraf edeyim mi, iddiam odur ki, bu beşli seri okunmadan Türkiye’nin sosyolojik tarihi anlaşılamaz. AB: İşte bir yandan da muhafazakar kesime karşı eleştirilerinizi sürdürüyorsunuz. Niteliksizleşme, sıradanlaşma, vasatlaşma, eblehleşme, paçozlaşma… Bu iktidar örgüsü içinde bulunan çeşitli gruplara, dindar görünenlere ciddi eleştiriler yönelttiniz. AA: Dediğim gibi, bir Türk romancısının en çetin görevi ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemektir. Deneme yazarı hatta köşe yazarı olsanız işiniz daha kolay. “Filistinizm” diye bir vakıa olduğunu hatırlatır, orada bırakırsınız. Ama roman yazdığınızda, Filistinî tipolojiyi etlendirirsiniz. Karşınızda kanlı canlı belirdiğinde bu defa okuyan kadar yazanı da müteessir eder. Ağlaya ağlaya yazdığınız bile olur. Kardeşim benim mazoşist olduğumu söyler, bilir misiniz? AB: Bir yerde Filistinlilere ayıp olmasın diye paçozlaşma dediğinizi hatırlıyorum. AA: Doğrudur. Ancak, paçozlaşma, muhafazakar kesime özgü değildir. Kadim değerlere sahip çıkan, hattı harekâtını o değerler doğrultusunda tanzim eden muhafazakâr, paçozlaşmaz, olsa olsa demode olur. Oysa paçozlaşma, saldım çayıra Mevlâm kayıra türden radikal liberalizm ve türevi göreli ahlâk anlayışında nevşu nema bulur. AB: Beyaz Türkler dönecekler mi peki? AA: Hayır. Bilginin seçkin bir azınlığın tekelinde olduğu günler geride kaldı. Rasyonel otoritenin bile yok olduğu bir süreç yaşanırken, beyaz Türklerin geri dönmeleri mümkün değildir. Rasyonel otoriteden kastımın hoca ve talebesi bağlamında, bilenin bilmeyen üzerindeki otorite olduğunu hatırlatayım. Beyaz Türklerin bir vasıfları da yabancı dillere, dünyaya dair malûmata ulaşmalarını mümkün kılan ayrıcalıklarıydı. Günay Rodoplu gibi onlar da hayalleri ve yalanlarıyla öldüler. Ama itiraf etmeliyim ki, ben asıl Michael Jackson tipolojisinden korkarım. Beyazlaşacağım derken ucubeleşen zavallı. AB: Ama bir nesil var arkada yine de… AA: Muhafazakâr dünya görüşüne muhalefet her zaman olacaktır da, “Beyaz Türkler”e atfedilen türden yabancılaşmanın kırılacağını düşünüyorum. Örnek vermek için söylüyorum, Mehmet Şimşek gibi Batman’dan üstelik Gercüş gibi daha da yoksul bir kazasından gelen bir Kürt’ten başarısı uluslararası ölçütlerde tartışılmaz bir Maliye Bakanı devşirebilen süreç geri gitmez. AB: Ruh ikizi diye birşey yoktur diyordunuz… AA: Hayır, yoktur. Hele de bir siyasetçiyşe teğet geçtiğiniz noktaların sayısı diyaloğu sürdürmeye yeterli miktardaysa, öpüp de başınıza koyacaksınız. Bu nedenledir ki, düşünce farklılıkları beni delirtmez. Düş kırıklığına uğratmaz. Hakaret, asla aklımdan geçmez. Ha, Sayın Erdoğan, benim doğru bulmadığım bir hükmü dillendirerek, aynı vatanı paylaştığım insanların teveccühlerini kazanıyormuş, ne yapalım? Bu defa da çaylar benden olsun der, sıramı beklerim. Demokrasi bir tarafıyla da feragat rejimidir. Hayatın ille de sizin istediğiniz gibi gitmemesine tahammül edersiniz. AB: Bu çerçevede, Sayın Cumhurbaşkanının dindar bir nesil istiyorum sözlerini nasıl karşılıyorsunuz? AA: Vaz ettiği dünya görüşü çerçevesinde tutarlı olduğunu düşünürüm. Şimdi, bakın, “kusurlu” türdeşleri “ıslah” etmenin barışçıl yolu, onları modern dünyaya yön veren tarihtir, coğrafyadır, ekonomidir vb, akademik disiplinlerle hemhal etmekten geçer. Ne ki, Rousseau, Diderot, Voltaire, Descartes, Kant, sayın artık, Aydınlanama devlerinin damgalarını taşıyan bu disiplinler, Allah’ın kâinatın merkezinden sürülüp, bir hipoteze indirgendiği ortamda geliştirilmiş sistemlerdir. Nitekim, din ve bilimin birbirlerinden kesin olarak ayrılması, birinin diğerini yoksayması da, o saat bu saat, bizcileyn toplumlarına da önüne katmış sürükleyen sürecin eseridir. Sayın Erdoğan, sürecin yıkıcı etkilerinden korunmanın din bilgisinden geçtiğini savunan Doğulu, Batılı yüzlerce devlet adamından birisidir. Bu konuda yalnız olmadığı gibi, Üçüncü milenyum itibariyle tüm dünyada dinlere dönüş trendinin yükseldiği de ayrı bir gerçeklik. AB: Türkiye’ye dair soruları küresel trendlerle açıklıyorsunuz… AA: Evet, haklısınız. Bir olguda teksif olup kalmaktansa, geri çekilip onu doğuran yan unsurlarını da görebileceğim mesafede konuşlanmaya çalışırım. AB: Google haritası yöntemi gibi mi? AA: Aynen öyle! Böyle yaparsanız, münferit bir hadisede takılıp kalmaz, o hadisenin küresel telmihlerini kestirebilecek görüş alanını yakalayabilirsiniz. Bakın, son tahlilde tecrübelerimiz türdeşlerimizin tarihin muhtelif zamanlarında yaşadıklarından pek de farklı değildir. Bu bakımdan, sakin olmakta fayda vardır, dinlemeyi mümkün kılar. AB: Dindar nesile itirazınız olmadığını söylediniz, peki zorunlu din derslerine ne diyorsunuz? AA: Önce şunda anlaşalım, Sayın Erdoğan’ın “dindar bir nesil istiyorum” sözlerini yadırgamadığımı söyledim ama benim isteyebileceğim “dindar nesil” nasıl bir yapılanma olmalıdır, bakın onu söylemedim! Şaka bir yana, zorunlu din dersinden benim anladığım, “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersidir ki, insanoğlunun onbinlerce yıllık düşünce/inanç serüveninin başta Kitaplı Dinler ve mezhepleri olmak üzere, Budizmden Taoizme kadar mümkün olabilecek en geniş yelpazeyi içerecek şekilde öğretilmesinin en az tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji gibi beşeri bilimler kadar önemli, hatta dört başı mamur bir eğitim sisteminin olmazsa olmaz şartı olduğunu düşünürüm. Ve fakat, buyurun size yeni bir çıkıntılık daha: felsefe ve mantık gibi gelişkin soyutlama melekesi gerektirdiği için, zorunlu din dersleri ilköğretimde değil en erken dokuzuncu sınıftan başlatılmalıdır. AB: Çok geç olmaz mı? AA: Öyle olmadığını düşünüyorum. Kâinat tasavvuru gelişmemiş bir çocuğa hele de televizyonların abuk sabuk kurgu bilim filmlerin egemenliğinde olduğu günümüzde Rabbül Alemini ancak ezberletebilirsiniz, içselleştirtemezsiniz kanaatındayım. Bana sorarsanız, ilâhiyat eğitimi de belirlenecek alanlarda lisans derecesi almış öğrencilerin girebilecekleri yüksek lisans ve doktora programları seviyesine yükseltilmek suretiyle mükemmelleştirilebilinir. Siz sormadan şunu da söyliyeyim, çocuklara İslam akidesini öğretecek dersler beşinci ders yılından itibaren ayrı bir müfredatla sunulabilir. Bakın işte seçmeli olacaksa onlar olur, çünkü çok sükür İslâmı milli eğitim sistemin dışında ve büyük ihtimalle çok daha iyi öğretecek kurumlarımız vardır. AB: Ya Osmanlıca diyelim de bu faslı kapatım. Osmanlıcanın yeniden gündeme gelmesi konusunda ne düşünüyorsunuz? AA: Bence çok iyi olur! Bu saatten sonra eski Türkçe’nin hakkıyla öğretilebilmesinin pek mümkün olmadığı kanısındayım, çünkü mesele alfabeden öte kelime bilgisi meselesidir. Malûm olduğu üzere, eski harfleri sökseniz bile kelimeyi bilmiyorsanız, okuyamazsınız. Ama hiç değilse yeni Türkçe’ye maledip üzerinde durmadığımız o dört yüz kelimelik dublaj Türkçesinin fecaatına karşı farkındalık geliştirilebileceği umulur. Kavramları yerine oturturtmaya, idrakta incelmeye mutlaka faydası olacaktır. Geçmişle bağ kurma noktasında, mezar taşlarını okuyabilecek düzeyde Osmanlıca eğitimi fevkâlâde ağırdır, uzmanlaşma gerektirir. Yapılacak iş, orta eğitimde haftada bir kaç saatle dostlar alışverişte görsün misali geçiştirmek yerine, üniversitelerdeki Türk Dili ve Edebiyatı ve ilgili filoloji birimlerini güçlendirmek, günümüzde sayıları iki elin on parmağını geçmeyen nitelikli dilbilimcilerin sayısını arttırmaktır. Eski eserleri yeni Türkçeleştirecek dev bir kampanyaya girişmektir diye düşünürüm. AB: Modern dünyaya yön veren disiplinlerin yıkıcı etkileri dedikleriniz neler? AA: Müsade ederseniz, ne demek istediğimi Pitirim Sorokin’den bir alıntı ile izah etmeye çalışayım. Harvard’ın sosyoloji bölümünü kuran pek ünlü bir bilim adamıydı, Sorokin. Rus kökenli, muhteşem bir hümanist aydınlanmacı. 1941’de yayınladığı özeleştirisi, “Birinci Dünya Savaşından sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum,” diye başlar, “Beklediğim barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden düzenlenmesiydi, kanlı ihtilaller değil. Merhametti, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, otokratik diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil.” Toprağı bol olsun, Sorokin’in gözlemi bugün halâ geçerli. Son yıllarda yaşananlara bir bakın. Irak’taki “Facility 1391” nam işkencehanede resim çektiren gencecik Amerikalı kadın askere bakın, Kaddafi’ye fiili livata uygulayan Müslümana bakın. Uzağa gitmeye ne hacet, Diyarbakır’da o dört ergeni linç eden ergenlere bakın. Allah’ın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü şöyle dursun, insanoğlunun aklının sınırlı olabileceği ihtimalini düşünseler, edebe, adaba, geleneklere, sıradan insanların düşüncelerine biraz değer verseler, hadlerini böylesine aşmazlar, bunca acıya neden olmazlardı. AB: Aydınlanma sürecini iyi okumak gerekir diyorsunuz. AA: Öyle. Anlaşılan o ki, hümanist dünya görüşü yerleştirilmeye görülsün – “hümanist” derken, kelimeyi bizdeki yaygın ve yanlış kullanımıyla “iyiliksever” manasında değil, “Tanrının fonksiyonları üstlenen” mealindeki özgün anlamında kullanıyorum. Allahîn yerine kadiri mutlak bir “Tanrı-insan,” bir süpermen, yerleştirilmeye görülsün, insanoğlu kendisini derhal onun yerine koymaya kalkışıyor. Dünyayı ve diğer insanları dilediği gibi kullanmakta özgür olduğu düşüncesine kapılıyor. Tevazuyu, sorumluluklarını unutuyor. Vicdanın sesi kısılıyor. Sonra, gelsin ihtilâller, darbeler, gelsin beyaz adamın uygarlaştırma misyonları, gelsin özgürleştirme, demokratikleştirme aldatmacaları. Gelsin, Stalinler, Hitlerler, Maolar, Frankolar. Hasılı, insanı evrenin merkezine yerleştirmek niyetiyle döşenen yol, eşrefi mahlukatın rakamlara indirgendiği, sarf malzemesiymişcesine muhasebeleştirildiği mekanik olduğu kadar da acımasız ve kaba bir dünya görüşüne evrilmiştir, vesselâm. AB: Doğrusu bizim medeniyetimiz de pek sakin gelişmemiş, çatışmalar, kavgalar, savaşlar… AA: Ben “bizim” medeniyetimiz, “onların” medeniyeti diye bir ayırım yapmıyorum, Ayşe hanım. Küresel bir gezegende Doğu-Batı şeklindeki coğrafi ayrıştırma esasen absürttür. Türdeşler arasındaki fark, Aydınlanmanın tezgâhından geçmiş olanlarla, geçmemiş olanlar arasındaki doğayı ve insanlığı algılama farkıyla ifade edilebilir. Yoksa her ikisi de dünyanın dört bir tarafına serpiştirilmiş yaşamaktadır. Mesele, bölgesel yoğunluk ve iktidara yakınlık meselesi. Kamçatka’dan öte “Doğu” yok ama en zalim gulaglar Kamçatka’daydı. Gulaglarda telef olanları “devrimin yakıtlarıdır” diye muhasebeleştiren Stalin, Batılı Himmler’i aratmaz. Benim itirazım, şu yada bu medeniyete yada topluma değil, Aydınlanmanın insanoğluna nihai hakikatmış gibi, kaçınılmaz bir kadermiş gibi dayatılmasınadır. Tarihin doğrusal yorumunadır. Gri alanların yok sayılmasınadır. Sosyal Darvinizmedir. Irkçılığadır. İnsanat Bahçelerinedir. “Tek yol şu yada bu” anlayışınadır. AB: Konuşmanızda Nefret Yasalarına kesin bir dille karşı çıktınız. Anti-semitizmi önlemek açısından yararlı olduklarını düşünmüyor musunuz? AA: Nefret edilen oluşumu ortadan kaldırmak yerine – ki bu durumda nefret edilen oluşumun Siyonizme evrilen Semitizm olduğu açıktır – nefret edeni cezalandırmanın adaletle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Nefret yasalarının tek bir açıklaması vardır: toplum mühendisliği. Arzu ettiğiniz dünyanın oluşmasını engelleyen “kusurlu” türdeşlerinizi ceza yoluyla ıslah etmek çabası. AB: Teşekkür konuşmanızda başka örnekler de verdiniz. Meselâ, atar ergenleri sokağa döken yazarlardan bahsettiniz. AA: Bahsettim, evet. Toplum mühendisliğinin ders kitabı örnekleridir bunlar. Korunaklı mahallerde kurgulanan “daha üstün” ideolojiler adına feda edilebilir maddesel kitlelere indirgenen ergenler. İdealize ettikleri yaşam biçimlerine atar ergenlerin sırtlarından, onların hayatları pahasına kavuşmayı içlerine sindirebilen kalem erbabına itirazım var. Tutumları doğaya ve diğer canlılara karşı geliştirilen hükmedici tavrın uzantısıdır. Oysa, tarih bizi ütopik ideolojilere düşkünlüğün ölümcül sonuçlarına karşı da uyarır. AB: Terk ettiğiniz Aydınlanma kutbunun nasıl bir yer olduğu az çok anlaşılıyor, peki hicret ettiğiniz pak topraklar nasıl? AA: Henüz yoldayım, Ayşe hanım, hicret tamamlanmadı. Kızgınlıklarımı tümüyle yok edebilmiş değilim. Şekilde görüldüğü gibi, akranlarımla helâlleşebilmiş de değilim. Bitirmemi bekleyen kitaplar olduğu sürece, topluma olan borçlarımı kapatmış da sayılmam. Tek bildiğim ağlamasını bilmeyenlerin kutbundan, ağlamasını bilenlerin kutbuna hicret etmeye çalıştığım. Bu aşamada merhamet kutbunu ancak tasavvur edebiliyorum. AB: Sayın Erdoğan Esma için gözyaşı döktüğünde ne düşündünüz? İhvan lideri Muhammed El Biltaci’nin kızı… AA: Bizdendir diye düşündüm. O törende Emine hanımın gözleri dolunca da öyle. AB: “Siz” kimsiniz? AA: Konuşmamda da söylediğim gibi, varolmanın, bu gezegende yaşayakalmanın dayatılagelenlerden daha insancıl yollarının olduğunu görebilen sanatçılar, edebiyatçılar ve ekurileri. Erdoğan’ın reel politiğe aykırı çıkışlarının arkasında yatan hak arayışına bigâne kalamayanlar. Bakın, Aydınlanmanın yıkıcı etkilerine karşı uyaranların kısmı azamı bizim taifedendir. Defoe, 1740’da öldü, Orwell 1950’de, Soljenitsin 2008’de. Ömürleri yaklaşık iki asıra serpiştirilmiş bu adamların ortak noktaları tanıklık ettikleri baskı, zulüm ve hunhar katliamlara karşı uyarı görevlerini yerine getirmiş olmalarıdır. Benim bu isimleri zikretme nedenim, günümüze değiyor olmaları. AB: Konuşmanızda Orwell’e, Defoe’ya gönderme yapmış olmanız büyük tepki topladı ama… AA: Ne yapalım, Ayşe hanım, ben ne derim, tamburem ne çure durumu. Bu ne ilk anlaşmazlığımızdır, ne de son olacak, besbelli. Bakın, Defoe, İngiliz Anglikan Kilisesinin horgördüğü Presbyterian mezhebindendi. Hapisler, boyunduruğa vurulup Londra meydanlarında yüzüne tükürülmek üzere sergilenmeler, daha neler neler. Kahire’de demir kafeslere tıkılan İhvan’a reva görülenlerden aşağı değildir çektikleri. “Hakikatı gören, başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala, hem de alçaktır… ” diye başlayan sözü, İkinci James’e karşı dikilirken söylediği sözdür. Öteki İngiliz, Orwell, İspanya İçsavaşında Franco taraftarlarına karşı savaşmış bir komünistti. Onun feryadı da fuhuşa, dilenciliğe son veren, Katalonya’yı insanca yaşanabilir hale getiren sosyalist organizasyonlara ihanet eden Stalin’e. Avrupa’da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin, kendi dünya kurgusuna engel teşkil ettiğini düşündüğü yoldaş devrimcilere savaş açar. Ve Orwell’in haykırışı: “Evrensel dolandırıcılığın hüküm sürdüğü zamanda gerçeği söylemek devrimciliktir.” ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın ağızına bakan Birleşmiş Milletlerin “hayırhah”lığı iddiası evrensel dolandırıcılık değil de nedir? AB: Konuşmanızda en çok da Orwell’den bahsetmiş olmanız tepki topladı. AA: Evet, “solcu” ya arkadaşlar, soykırım sözcüğünü Ermenilerden kıskanan Yahudiler misali, “devrim” sözcüğünün, velevki bambaşka bağlamda olsun, Sayın Erdoğan’ın ismiyle yanyana telâffuz edilmesine içerlediler! Orwell bizim mahallenin yazarıdır, sizin mahalleden birini mümkünatı yok alkışlayamaz tıkanıklığı. Rakip takımın kalecisinin muhteşem kurtarışını takdirden aciz holigan tarafgirliği diye de düşünebilirsiniz. Mamafih, Orwell’in 1984’ünün de diğer kitabının da, Alice Harikalar Diyarında gibi, Küçük Prens gibi, çocukluk okumalarına kurban giden kitaplardan olduğunu söylemeliyim. Okuduğunuzu sanırsınız ama aklınızda sloganlaştırmaya müsait birkaç cümleden fazla birşey kalmadığını idrak etmeniz zaman alır. Bildiğim kadarıyla “Katalonya’ya Saygı” da ancak bu yıl yayınlanabildi. AB: Yalakalık suçlaması da buradan mı çıktı? AA: Ben öyle değerlendiriyorum. “Devrimci” olmanın toplumumuzda yerleşik sui generis bir şıklığı, bir üstenciliği vardır ya, bana duyulan tepkinin o kazanımdan olası eksilmeye karşı telaş olduğunu değerlendiriyorum. “Halkçılık” da böyle bir sözcüktür meselâ. Ak Parti iktidarının gelmiş geçmiş en halkçı iktidar olduğunu söyleyin de bakın ne oluyor. Oysa, hem Defoe’dan, hem Orwell’den, hem de Soljenitsin’den bugüne dair alınacak dersler vardır. Hele de, ağır kanser hastası olmasına rağmen gulaglarda telef olan yüzbinleri unutturmamak için yaşayakaldığı teslim edilen eski mahkûm Soljenitsin’den: “Ölenler göreve çağırıyorlar. Sen yaşıyorsun. Görevini yap. Dünya olan biten herşeyi öğrenmeli. Görevini yap.” Bize gelince, 12 Eylül zulmünü anlatan kaç kitap çıktı? “İvan Denisoviç’in Hayatında bir gün” kıratında bir eser var mı? AB: Sayın Erdoğan ile bu yazarların arasında kurduğunuz bağlantıyı netleştirmenizi istesem? AA: Yeterince net olduğunu sanıyordum ama yine de söyliyeyim. “One munit”le başlayan Defoe-vari başkaldırı, İhvan’ın, Esed muhaliflerinin trajedilerini unutturmamak için gösterilen Soljenitsin-vari çaba, dünyanın beşten büyük olduğu gerçeğinin “bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha çok eşittir” diyen Orwell’e yakınlığı. Barış Süreci. Iraklı, Suriyeli muhacirlere her türlü zorluğa rağmen takınılan kucaklayıcı tavır. Somali, Pakistan. Hasılı, bu dünyada işler “sev kardeşim” diye şarkı söylemekle yürümüyor Ayşe hanım. “Mutluluklar bir olsun, acı birlikte” diyorsanız, rahatınızdan fedakârlık etmeye razı olacaksınız. Beyoğlu Suriyeli kaynıyor diye Alman dazlakları misali celâllenecekseniz, dürüst olmalı, safhınızı belirlemelisiniz. AB: Merhamet Kutbu tasavvurunuzdan bahsetmek ister misiniz? AA: “Biz size kaval çaldık, siz oynamadınız. Biz yas tuttuk, siz ağlamadınız. Biz size ağıt yaktık, siz dövünmediniz,” İncil, Matta 11. Dolby Axon’ların kavalın sesini bastıramadığı bir diyar tasavvur ediyorum. Ağıtların sinek vızıltısına indirgenemediği, Emine hanımınkiler de dahil olmak üzere, göz yaşlarının onurlandırıldığı bir yer. Acıyla dövünenlerin istihfafla karşılanmadığı bir diyar. Böyle bir dünya, bir tarafıyla ütopik olsa da, diğer tarafıyla da Newtonian dünya görüşünün yoksaydığı gri alanlara itibarlarının iade edilmesi kaydıyla, pekalâ da mümkündür. Mesele, gri alanları savunmakta özgür olduğumuzu içimize sindirebilmekliğimizde. Orwell, özgürlüğü “insanlara duymak istemediklerini söylemektir” diye tanımlar. Şeriat’i, Mekke’nin bir diğer adı olan Beyt-i Atik’deki “Atik” sözcüğünün özgürlüğü temsil ettiğini. Pak topraklara hicret için daha ne bekliyoruz, söyler misiniz?! AB: “Gri alanlar”ı biraz daha açar mısınız? AA: Açmazsam ayağımız güncele basmayacak diyorsanız, haklısınız. Şöyle söyliyeyim, mesela, Cern’dekilerin “Tanrı parçacığı” dedikleri gri alan gibi. Einstein’ın “matematik gerçeği yansıttığında kesin değildir, kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz” derken işaret ettiği gri alan gibi. Ölçümlerde sigma harfiyle belirtilen gri alan gibi. Helâl edilmeyen mahkeme cezasındaki gri alan gibi. İmar iznini cebine koymuş müteahidin, 3000 yıllık bir şehrin silüetini yok eden icraatının cezalandırılamamasındaki gri alan gibi. GDO’lu mısır ticareti yapanın savunmasındaki gri alan gibi. İnsanoğlunun dünyaya dair her kabulünde, her hükmünde gri bir alan vardır. Teferruattır diye ihmal edildiğinde, melâli anlamakta yaya kalan, hedeflenen amacı ıskalatan gri alan. AB: Peki, bu konuşma bir uyarı mıydı? AA: Her yasal hakkın helâl olmadığını hatırlatmak noktasında uyarı olarak da telâkki edilebilir, evet. Bakın, siyasilere sokulmak ile siyasilere maruz kalmak arasında fark vardır. Bencileyn Türkiye nöbeti tutan tiplerin hemen her zaman siyasilere söyleyecek birşeyleri vardır. Ancak, adabı muaşeret size saygıyla kulak verene saygıyla mukabele etmeyi gerektirir. Bana gelince, devletin en üst katında onurlandırılmış olmak ayrıcalığını, güncel siyasetin tetikleyebildiği adaletsizlikleri iyileştirebileceğini düşündüğüm bir formülü Sayın Cumurbaşkanının bizzat kendisine sunarak karşılamayı seçtim. Olay budur. AB: Bir 21. Yüzyıl projesi olarak, helâl olanı, yasal olanla örtüştürmek… AA: Evet, o. Newtonian dünya görüşünün en etkin olduğu alan, hukuk. Neyin suç olup, neyin suç olmadığı kesin olarak belirlenir. Cinayet, hırsızlık vb. suçlar, ve cezaları, matematiksel bir hassasiyetle maddeler, fıkralar şeklinde tanımlanmaya çalışılır. Bir sanık, ya katildir yada değildir, ya hırsızdır yada değildir. Biraz katildir, biraz değildir diye bir şey yoktur. Kâinatta olduğu gibi, burada da gri alanlar yoktur. Gri alanlar keyfilik, hukuksuzluk sayılır. Nasrettin Hoca misali, hem davalıyı, hem davacıyı, hem de ikisinin birden haklı olamayacağını savunan katibi haklı bulan bir mahkeme düzeni olamaz. Öyle mi? Peki, meselâ, Ermeni soykırımının olmadığına kanaat getiren bir bilim adamını hangi gerekçeyle cezalandırırsınız? Nefret cezasıyla. Peki, nefreti hangi “basit, sade ve kesin” kurallarla tesbit edersiniz? Edemezsiniz. Ama Şeriatın kestiği parmak da acımaz, neden? AB: Neden? AA: Verilen cezanın, işlenen suçla örtüştüğünden kuşku duyulmaz da ondan. Suçlunun cezasını kendisini cezalandırana helâl ettiği, mahkeme ile helâlleştiği ideal, hatta ütopik durum. Günümüz dünyasında mümkün müdür? Bence mümkündür, çünkü her ne kadar İslami bir kavramsa da, yeryüzünde mukim tüm ulusların kendi örfleri, adetleri, vicdani kanaatları doğrultusunda tanımlayabilecekleri bir “helâl” kavramı ille de vardır. Önemli olan, ülkenin yasalarında “helâl” dediğimiz o gri alanı karşılayacak payı bırakmak. Mahkeme kararlarını, suçlunun vicdanının kabul edeceği cezaya yakınlaştırmak. AB: Bu bir kaosa sebep olmaz mı? Subjektif algı, kişiye özel durumlar. Ortak bir değerlendirme kriterimiz olmalı… AA: Bu saatten sonra onca çabayla oluşturulmuş ortak değerlendirme kriterini altüst etmek söz konusu olamaz, Ayşe hanım. Tüm yasaları iptal edip, yerine yenilerini koysanız dahi olmaz, çünkü bir mekanizmayı diğeriyle değiştirmekle kalırsınız. Benim söylediğim gönüllü feragat müessesini işlerliğe kavuşturmaktır ki, ister özel ister kamusal, her alanda işlev görebilecektir. Roma hukukunun özünü teşkil eden “utendi et abutendi” yani “kullanmak tüketmektir” anlayışını, “kullanmak tüketmek değildir” şeklindeki Müslümanca anlayışla ikame etmekten bahsediyorum. Yani, imar ruhsatını cebine koyan müteahhitin 3,000 yıllık şehrin silüetini yırtan gökdeleni dikmekten gönüllü feragatı. Yani, bal üreticisinin ürününe şeker katarak elde ettiği kârdan gönüllü feragatı. Yani yazarların yangına körükle gitmekten gönüllü feragatları. Yani kul hakkının örneğin hac farizasından aşağı kalmayan önemle onurlandırılandırıldığı durum. Hayatın her alanından yüzlerce örnek düşünülebilir. Hasılı, pozitivizm çıkışlı müsbet hukuğun insanoğlunun vicdanı ile perdahlandığı; hukuğun maddeler, fırkalar, yönetmelikler değil, adalet dağıttığı Merhamet kutbuna yöneliş. Olanla olması gereken arasındaki sıkışmışlıktan kurtuluş. AB: Gönüllü feragat insan fıtratına ters değil midir? AA: Hayır, eşrefi mahlûkatın doğuştan açgözlü olduğuna dair veri yok elimizde. Adam Smith’in “homo economicus”u gibi bir aldatmacadır bu da. Tüm davranışlarını ekonomik çıkarların yönlendirdiği sözde evrensel mahlûk, kapitalizme meşruiyet kazandırmak için kurgulanan, ve yerleştirilen, insan tasviridir. Bizi de inandırdılar ki, fisebilillah kavramı dilden düştü, ucunda maddi bir çıkar yoksa, kimsenin bir göreve talip olabileceğini düşünemez olduk. AB: Burada hakim ve savcılara büyük görev düşer… AA: Öyle, tabii. Helâl olmayan bir yasayı tefrik ve ilân edebilecek yegâne kurumdur, hakimlik. Yargıcın ” hakîm, fehîm, müstakîm ve emîn, mekîn ve metîn” yani, “bilge ve bilgin, akıllı, anlayışlı, doğru, kendisine güvenilen, korkusuz, vakarlı, temkinli, metanetli, dayanıklı” olması istenir. Bence bu tanıma eklenecek iki ibareden biri ” özgürlüğünü içine sindirmiş” diğeri “İslam fıkıhına hakim” olabilirdi. AB: Mecelle’deki tanımı söylüyorsunuz… AA: Evet, Mecellenin 1792. Maddesi. Yani, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, yani, adli hükümler kitabındaki yargıç tanımı, 1800lü yılların üçüncü çeyreği. Baksanıza, çeviri yapmadan iki çift lâf konuşamıyoruz Ayşe hanım. Şimdi, gelin de desteklemeyin, Osmanlıca öğretiminin ihyasını! Yeri gelmişken, beni helâl olmayan yasal haklara uyandıran Hayrettin Ökçesiz hocanın kısa fakat özgül ağırlıkları fevkalâde yüksek makalelerinden birinde rastladığımbir Nietzche alıntısını paylaşmak isterim. “Soğuk adaletinizi sevmiyorum… yargıçlarınızın gözlerinden/ Cellatla, onun soğuk demiri bakıyor/ Söyleyin nerede bulunur, gören gözleriyle sevgi olan adalet?” Bana da sorarsanız, bir yargıcın gözleri faltaşı gibi açık olmalıdır ki, gri alanları görebilsin. Roman hukukunun gözleri bağlı tanrıçası bize göre değil. AB: Gören gözleriyle sevgi olan adaletin bulunabileceğine gerçekten inanıyor musunuz? AA: Evet, inanıyorum. Sevgisiz adaletin, cezanın helâl edilemediği adalet olduğunu görürsek, iyileştirmenin yolunu bulabiliriz. Yargıçların gözlerinden bakan soğuk demiri yoketmelerinin yolu, Ökçesiz hocanın ifade ettiği gibi, “zaaflarından arınmadan, kemale ermeden, içlerine sinmeyen bir kararı vermemek /yani özgür olmak/ cesaretini bulamadan, yedi günahından arınıp, yedi erdemin kisvesini giyinmeden kendilerine sunulan peygamber postuna oturmama”ları olsa gerek. Gönüllü feragat, yargıçlar için de geçerli olmalı. AB: Yakın bir gelecekte hukuk reformu öngörüyor musunuz? AA: Benim ömrüm görmeye yetmeyecektir. Ancak, parçacık fiziğinin Newtonian dünya görüşünü tahtından etme yolunda hayli mesafe aldığı da bir gerçek. Yeni fizikte, malûm, kesinlik yok, tek doğru yok, hiçbir şey mutlak doğru değil, hiçbir şey imkânsız değil. Fuzzy mantığın insanlığı siyah-beyaz düşüncenin cenderesinden, kesin yargıların kabalığından ve zorlamasından kurtaracağı düşünülüyor. Bu gelişmeden hukuk da nasibini alacaktır. Nitekim, daha şimdiden suç kavramı tartışılıyor. Hakimlerin, formal yani resmi hukukun siyah-beyaz kurallarını aşarak, hafifleştirici veya ağırlaştırıcı nedenleri ayrıntılı bir şekilde inceleyebilecekleri düşüncesi taraftar buluyor. Tahkim mahkemelerinin itibarları ile birlikte sayıları da artıyor ki, ben bunda helâlleşmenin dava kazanmaktan üstün tutulabileceğini okuyorum. Daha da uç bir gelişim, iki asırdır ilk kez kadı sistemini savunan sesler duyuluyor. Savunanlar da, çoklu hukuk yanlısı libertaryan özgürlükçüler. AB: Ya Türkiye? Edebiyat bir tarafıyla da kehanettir dediğiniz için soruyorum, Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? AA: Ah ama, “Türkiye, anlaşılamaz. Hesaba kitaba da gelmez. Kendisine has bir kimliği vardır, Türkiye’ye ancak iman edilir.” Ondokuzuncu yüzyıl Rus düşünürü Fyodor Tyutçev’in kendi ülkesi için söylediği bir sözdü bu. Lâkin, o kadar iyi yansıtıyor ki benim Türkiye için hissettiklerimi, iktibas etmekten kendimi alamadım! Kehanet değil ama temennim, yaşadığımız şu kahredici anomalinin hayırlara vesile olması, 2050’li yıllardan geriye bakanların bizim çırpınışlarımızı Türk rönesansı olarak adlandırabilecekleri bir süreç olarak görecekleri umudu. Doğrudur, diriliş ancak isteniyorsa gerçekleşebilir, ancak o zaman mümkündür ama bu yaşananların bizim olduğumuz noktadan değerlendiremediğimiz bir nedeni de olsa gerektir. AB: Rönesans diyorsunuz ya, şimdi yine tepkiler yağacak! AA: Yağsın, ne yapalım. Yeniden doğmanın birden fazla yolu vardır. Kiminin yeniden bağ kuracağı Aristosu, Eflâtun’u, kiminin de hem Aristo’su, Eflâtun’u, üstüne üstlük Harizmi’si, İbni Sina’sı. Allah’ın yolları belli mi olur, bir bakarsınız dünyayı göbeğini kaşıyan o adam kurtarmış, Türkiye’nin logosu adalet ve ahlâk olmuş. Kaynak: Alev Alatlı kişisel web sitesidir. NOT: Bu iktibastaki fikirler yazarlara ait olup, Adımlar’ın ideolojik ve siyasi anlayışına zıt görüşleri sitemizi bağlamaz. ADIMLAR DERGİSİ

Vefatının 26. Yılında, SEYYİD AHMED ARVASİ

Türk aydınının genel temayülü, toplamak yerine dağıtmak; nizam vermek yerine karmaşık hâle getirmek; bir sistem bütünlüğü içinde birbirini tamamlayan parçaları mıknatıs değmişçesine aynı muhitte yoğunlaştırmak yerine, en basit ifade birlikteliklerinin dahi mutabık yanlarını rafa kaldırmaktır. Şübhesiz, düşünce faaliyetinin bahis mevzuu olduğu yerde, dağılmanın da, parçalanmanın da, kaosun da mühim bir yeri ve değeri vardır. Ama aslolan, toplamak için dağılmak, bütünlemek için parçalanmaktır. Düşünce tarihi, dağıldığı yerden doğrulamayan nice kavruk kafayla doludur. Ama geri gelebilenler, “yüzyılına hâkim adam” hakkıyla yaşadığı çağın vicdanı olur, dünya görüşünü örgüleştirir. Bunlar kâinat çapında soluğu olan büyük mütefekkirlerdir ve karanlık göğümüze seyrek zamanlarda uğrayan kuyruklu yıldızlar gibi, çok nadir görülürler. İşte Büyük Doğu Mimarı Necib Fazıl ve işte İBDA Dünya Görüşünün örgüleştiricisi Salih Mirzabeyoğlu!.. Onlar, bütün insanlığa şâmil bir yol haritası çıkarır; hem Doğu, hem Batı’ya dair insanlık çapında bir kurtuluş reçetesi… Böyle bir misyonu ifa edebilmek için kimsenin cesaret edemeyeceği kadar parçalanmak ve kimsenin altından kalkamayacağı kadar bütünlemek lazımdır. Onlar, “toz kanatlı bir kelebek olup, minicik gövdesine Kafdağı’nı yüklenen”, “akrebin nokta nokta ruhunu soktuğu, mevsimden mevsime girenlerdir” ve içlerinde, “tabiatta olmadığı kadar iniş ve çıkış” vardır. Bunların yeri her daim ayrıdır. Cemil Meriç -mealen- diyor ya; “Her devirde gerçek mânâsıyla sadece birkaç kişi düşünür; diğer insanlar da onların düşündüklerini düşünür.” Biraz önce “yüzyılına hâkim adam” mı demiştik? KİM’lerdi onlar? Bu “üst-aydın”ların yanında bir de onların çeşitli mahallî zümre ve düşüncelere akseden, onlarla belli zümreler arasında “köprü” görevi gören ve bunu yerine getirebildiğince eli öpülecek, ESER SAHİBİ bir başka aydın sınıfı vardır. Bunlar belli meseleler üzerinde tefekkür ehlidir, âlimdirler, uzmanı oldukları mevzular vardır, ama basit bir allameliğin ötesinde çalışır çırpınırlar ve üstün fikirle seslendikleri zümre arasında sistemli bir anlayış, kavrayış tesis etmeye çalışırlar. Onlar asla marazî çapta bir metafizik yangının içinde tutuşmamışlardır ama metafizik hassasiyetleri, mücerrede iştiyakları vardır. İçinde yaşadıkları memleketin düşünce hayatında mühim bir yer işgal eder, bulundukları yere ve ilgilendikleri mevzuya bir değer katarlar. Bütün bu genel tasvirden sonra, Seyyid Ahmed Arvasî hocadan bahsedebiliriz. O, kendi köşesinde sessizce işini yapan, derleyen, toplayan, bütünlemeye çalışan, belli noktalarda yoğunlaşmış, belli kavramlar etrafında hemen her mevzudan pay almaya bakan, kendi içinde tutarlı olma çabasında, ayakları yere basan, kaliteli, haysiyetli Müslüman bir Türk aydınıdır. Evet, büyük dahilerin yaşadığı cinsten infilak edercesine parçalanışlar, dünyada ne var ne yoksa süzen dalgalanışlar, büyük med-cezir’ler yaşadığını iddia edemeyiz. O, en mücerred meselelere ve metafizik problemlere dahi belli bir iç huzuru ve selim akıl planında kalarak, kavramları her ihtimal dairesinde en uç noktalara kadar kopartırcasına germeden sükûnetle yaklaşmış, daima belli hadler içinde konuşmuştur. Ucunda toparlayamamak varsa, dağılmamak en iyisi… Kaldırabileceğin kadarını yüklenmek… Ahmed Arvasî hocayı, tesir ve eseri bakımından iki ayrı kategoride değerlendirmekte fayda var: 1- Genel Türk düşüncesi içindeki yeri ve değeri… 2- Türk Milliyetçiliği ekolü içinde ifade ettiği mânâ ve değer… İlk pencereden baktığımız zaman öncelikle hatırlanması gereken, “Kendini Arayan İnsan” [1] adlı eseridir. Bu eser, Türk aydınında pek görmeye alışık olmadığımız bir muhteva etrafında şekillenmiş, elle tutulmaz, gözle görülmez kavramlar üzerine kurulmuştur. Metafizik mektebine bir önsöz gibidir. Bu yönüyle değerlidir. Bizim eğitim sistemimiz mücerredden kaçınır. Belli bir tahsil görmüş, mühim ve itibarlı bir mesleğe sahib olmuş insanlar, onca mürekkep yalamalarına rağmen hayat nedir, bilgi nedir, ilim nedir, akıl nedir, zeka nedir, sezgi nedir; bunlar arasındaki yakınlıklar, zıtlıklar, birbirini tamamlayan yönler, birbirine zıt ve aykırı olan hususlar nelerdir gibi, düşünceye dair en temel kavramlar etrafında en ufak bir ilgi, bilgi ve tepkisi olmayan kimselerdir. Vasat bu olunca, ülkenin siyasetinde, medyasında söz sahibi olanların da bu kitle içinden sivrilen ve sıyrılanlar olduğu düşünülürse, kimden ne beklenir? Oysa bize Büyük Doğu-İBDA’nın öğrettiği çok mühim bir hakikat vardır ki, bir ölçü âleti gibi elimizden düşürmememiz gerekir: “Aydının öncelikli vasfı mücerrede olan ilgisidir.” Kaynak mı? Baştan sona ve neredeyse 2000 sayfalık hacmiyle BÜYÜK MUZTARİBLER… İşte Seyyid Ahmed Arvasî hocanın Türk düşünce hayatına armağan ettiği en mühim eserlerin başında, mücerrede olan ilgi ve alâka temelinde biçimlenmiş Kendini Arayan İnsan gelir. Öyle ki, bu eser bizzat İBDA Mimarı tarafından –eserin kendi derecesinde- kabul ve tasdik görmüştür. Rahmetli Cevad Ülger Karamehmetler’in yazılarından derlenerek hazırlanan Ritmin Gücü ve Ritme Davet isimli kitaba yazdığı önsözde, “kıytırık soyu muharrir ve soytarılar panayırından” bahseden Mütefekkir, özellikle bir kişi ve eseri bunların dışında tutar: “Seyit Ahmet Arvasî Bey’in Kendini Arayan İnsan isimli eseri hariç…” [2] Tabiî aynı yazıda, bu eserin film değil de fotoğraf, dinamik değil de statik ve tek renkli vasfını da belirtir. Zaten diğer türlü olması için kavramları her ihtimal dairesinde en uç noktalara kadar kopartırcasına germek lazımdır ki, ancak İmam-ı Gazalî, Pascal, Bergson, Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu’nda görülen bir tecrid ufkunda mümkündür. İBDA Mimarı zaman zaman Kendini Arayan İnsan’dan belli bölümleri kullanmış ve İBDA Külliyatı içine dahil etmiştir. Hattâ 2000’li yılların başında Kartal Cezaevinde bulunan bir dostumuz [3] anlatmış ve çok hoşuma gitmişti. Kumandan, cezaevinde arkadaşlara haber gönderiyor ve Seyyid Ahmet Arvasî’nin Kendini Arayan İnsan kitabını istiyor. Maalesef o ân için kimsenin elinde mevcut değildir. Şu harikulâde latifeyle mühürlüyor meseleyi: “Galiba burada benden başka kendini arayan kimse yok.” Buradan bize düşen pay, Ahmed Arvasî hocanın bahsi geçen eserini İBDA Külliyatı’na giriş bâbında okumamız, haberdar olmamız tavsiyesidir. Külliyatta çok sık karşılaştığımız bazı kavram ve kelimeler için sözlük vazifesi görecektir. Bu eserin devamı mahiyetinde bir de İnsan ve İnsan Ötesi [4] vardır. Benzer bir kurgu üzerinde inşa edilmiş, benzer bir muhtevaya dayanır. Ancak belirtmeliyiz ki, bu ikinci eserde ilk eserdeki soru ve arayışlar, cevabı baştan belli bir propaganda diliyle yeni baştan ele alınmış, bir çeşit mücerredin tebliği gibi olmuştur. Bu sebeble, bizim şahsî kanaatimiz, okunup istifade edilmesi gereken ama Kendini Arayan İnsan cazibesinde olmayan, daha ziyade imanlı genç nesillere yol gösterme kaygısıyla yazılmış bir kitabtır. Ahmed Arvasî hoca bu iki eseriyle kesinlikle Türk Düşünce Tarihi içinde belli bir yeri ve saygıyı hak etmektedir. Felsefî kavramları idealist bir zemine oturtmuş, o idealist zemini de İslâmî bir bakış açısının hassasiyetiyle işlemiştir. Bilindiği gibi felsefede her idealist, her ruhçu Allahçı değildir. Kendini Arayan İnsan, idealizmi Ruhçu, Allahçı, Müslüman bir zaviyede verimlendirmiştir. Sadece bu çaba bile takdire şâyandır. Bunun dışında, Türk Milliyetçiliği açısından ifade ettiği rol ve mânâ apayrıdır ve başlı başına bir tez mevzuudur. Yarın yeni bir Türk Tefekkür Tarihi yazılacak olursa, Gökalp’lerin, Peyami Safa’ların, Cemil Meriç’lerin, Hilmi Ziya Ülken’lerin, Mustafa Şekib Tunç’ların, İdris Küçükömer’lerin, Kemal Tahir’lerin arasında kendisine nasıl bir yer bulabilir, ona ne kadar yer ayrılır emin değilim ve bilakis mütevazi de olsa ayrılması gerektiğine inanıyorum. Ama bunun dışında Türk Milliyetçiliği Tarihi diye bir başka eser yazılacak olursa, kesinlikle en mühim tesiri yapan isimlerden birisi olarak tartışmasız en tepelerde yer alacaktır. Benim için Türk Milliyetçiliği tarihinde “tesir” bakımından kırılma noktası ve eşik taşı olan dört isim vardır. 1- Ziya Gökalp: Marks nasıl kendisinden önceki başı bozuk ve dağınık yüzlerce sosyalist frekansı kuvvetli ve sistemli bir dalgada sentezlediyse, Gökalp de aynı şekilde Türk Milliyetçiliği’ni belli bir plan dairesinde sistemleştiren ilk fikir adamıdır. Kemalizme temel olmuş, İslamî devlet anlayışının yerine “üniter-ulus devlet” modelinin benimsenmesinde teori anlamında başrol oynamıştır. 2- Nihal Atsız: Gökalp’in modern-üniter-pozitivist devlet modelinin aksine bizzat Irkçı-Turancı-Romantik bir Türkçü modelin kavgasını vermiş, yeni rejimi benimsememiş, Türk Milliyetçiliği fikri üzerinde çok derin etkileri olmuştur. 3- Alparslan Türkeş: Onsuz Türk Milliyetçiliği tarihi düşünülemez. Türk Milliyetçiliğini ilk defa toplu bir siyasî aksiyona çeviren liderdir. Şartlara göre bazen Gökalp’in, bazen Atsız’ın, hattâ bazen Ahmed Arvasî’nin diliyle konuştuğu olur. Pragmatisttir. Ama Türk Milliyetçiliğini siyasî arenada aksiyona geçiren ve büyük çaplı bir teşkilat etrafında örgütleyen odur. 4- Seyyid Ahmed Arvasî: Bizce Türk Milliyetçiliği açısından en mühim eşik taşlarındandır. Türk Milliyetçiliği için kıvrılma ve İslamî bir hayat görüşüne, Gökalp’in temellerini yıktığı İslâmî devlet nizamına geri dönüştür. Seyyid Ahmed Arvasî hoca âdeta Büyük Doğu Mimarı’nın Ülkücü Hareket içindeki sesi ve gölgesi gibidir. BÜYÜK DOĞU’nun Milliyet ve Milliyetçilik fikrini muhteva olarak alır ve hitab ettiği kitlenin âşina olduğu kavram ve kelimelerle yeni baştan yazıp, şuurlara zerkeder. Türk-İslâm Ülküsü’nde [5] âdeta bir devlet modeli yazılıdır. İdeolocya Örgüsü’nün bütün kâinat çapına seslenen ve İslama muhatab devlet prensibleri olan Başyücelik Modeli’nin Türkiye özelinde ve Türk’ün sosyolojik ve mahallî şartları içinde yeni baştan görünüşüdür. Başarmış, başarmamış; şu veya bu cümle bu tesbiti tekzib eder, şurada veya burada aykırı bir yazı vardır. Bunlarda değilim… Eserin genel görünüşünden ve yapılmak istenen, varılmak istenen hedeften bahsediyorum. Özellikle ikinci cilt, Türk’ün idaresindeki İslâm devletinin mükellefiyetleri, idarî ve iktisadî yapısı üzerinedir. Ülkücü Hareket Seyyid Ahmed Arvasî’nin eserlerinden sonradır ki, İSLÂMCI mücadelenin bir parçası, bir yanı, Türkiye şartlarındaki bir görünüşü olmuş, Kemalist-Pozitivist temellerin yerini Allah ve Resûlünün nizamı için “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” diyen, bütün samimiyetiyle “Çağrımız İslâmda Dirilişedir” davetini yapan bir gençlik almıştır. Üstad Necib Fazıl’dan aldığı ilham ve ışıkla Seyyid Ahmed Arvasî bu işte başroldedir. Biz, daha ziyade, içinde bulunduğu siyasî atmosferin dışında genel olarak Türk tefekkürü için ifade ettiği değeri belirtmeye çalıştık. Çünkü onu anlatırken genellikle hep Türk-İslâm Ülküsü ve etrafında yazdıkları konuşulur, yazılır ve Kendini Arayan İnsan hep karanlıkta bir yerdedir. Sadece eser listesinde bir madde olarak geçiştirilir, üzerinde durulmaz. Sanırım bu ülkede Salih Mirzabeyoğlu dışında gerçekten Kendini Arayan İnsan kalmamış. Vefatının 26. yılında değerli hocamıza yeniden rahmet dileriz. Hasretini çektiği gençlik, BÜYÜK DOĞU-İBDA saflarında her geçen gün biraz daha halkalanmakta, biraz daha aslî mekânıyla bütünleşmektedir. Rahmetli Arvasî hocanın son yazdığı şiirin son dörtlüğü ile bitiriyoruz yazımızı: Boşaldı zemberekler, yoruldu yelkovanlar Hâlâ soracak mıyız: “Kurtarıcımız nerde?” Ölümün ötesinde gerçek hayat umanlar, Yaramıza son merhem, şimdi, Son Peygamber’de. (6) DİPNOTLAR: 1- Kendini Arayan İnsan, Seyyid Ahmed Arvasî, Burak Yayınevi, İstanbul. 2- Ritmin Gücü ve Ritme Davet, Cevad Ülger, İBDA Yayınları, İstanbul 1985, s. 6. 3- Hayreddin Soykan’dan naklen. 4- İnsan ve İnsan Ötesi, Seyyid Ahmed Arvasî, Burak Yayınevi, İstanbul. 5- Türk-İslâm Ülküsü, (üç cilt), Seyyid Ahmed Arvasî, Burak Yayınevi, İstanbul. 6-Şiirlerim, Seyyid Ahmed Arvasî, Berekât Yayınevi, 1.Baskı, 1989, s.96

ETEKLER TUTUŞTU

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ekonomi gündemine ilişkin önemli açıklamalar yaptı. Türkiye’nin 2023 hedeflerini tutturması için yıllık asgari yüzde 5.5-6 büyümesi gerektiğini belirten Kurtulmuş, “Siz başka ülkenin Merkez Bankası mısınız?” dedi. Kurtulmuş yaptığı açıklamada Merkez Bankasını hedef almaya devam etti: “Büyüme geriliyor. Merkez Bankası faizde indirmiyor. Ne yapılması lazım? Faiz oranları oldukça yüksek seyrediyor. Türk ekonomisinin yüzde 65’ini oluşturan KOBİ’ler yüzde 15 civarında bir finansman maliyetiyle karşı karşıya. Bu, uzun süre tanışabilir bir yük değil. Türkiye’nin 2023 hedeflerini tutturabilmesi, kalkınma hedeflerini sağlayabilmesi, anlamlı bir büyüme hızını yakalayabilmesi için faizlerin makul seviyeye indirilmesi gerekir.” Merkez Bankası’nın özerk oluşunu sizden isteyen Batı’nın talebine uyarak Merkez Bankası’nı “özerk” yapan siz değil misiniz? Şimdi de suçu kendi üzerinizden atmak için, Merkez Bankası’nı hedef alıyorsunuz ki, bakalım bu sirk gösterisini daha ne kadar devam ettirebileceksiniz. Evet, büyüme oranı düşüyor. Aslında AKP dönemindeki büyüme oranı öyle resmedilmeye çalışıldığı gibi değil, bilakis Cumhuriyet ortalamasıyla aynıydı. AKP bu büyüme oranını Cumhuriyetin yıllardır biriktirdiği malları satarak ve dünya krizinden istifade, gidecek yer arayan sıcak para ile finanse ederek yakalamışken, şimdi sıcak paradan ümit kesildi ki, bari faizleri düşürerek büyümeyi devamlı kılalım demeye getiriyor olabilirler. Büyüme olmazsa ne olur? İşsizlik olur, açlık artar, devlet borçlarını çeviremez, iç kargaşa olur, işbirlikçi rejim yerle yeksan olur. Eteklerinin tutuşmasında haksız değiller. ADIMLAR

UNUTMADIK! SADDAM HÜSEYİN’İN ŞEHÂDETİ

Bundan tam sekiz sene önce, Kurban Bayramı sabahına denk gelecek şekilde, kahraman Irak halkının Haçlı emperyalizmi ve bölgedeki işbirlikçilerine karşı savaşına öncülük eden, Arapların Son Şövalyesi, yiğit Saddam Hüseyin, Haçlı emperyalizmi ve bölgedeki işbirlikçilerine karşı açtığı savaşta esir düştükten sonra, asılarak şehid edildi. Bu gün bütün dünya üzerinde, ülke ülke, cephe cephe emperyalizme karşı büyük bir Kurtuluş Savaşı veriliyor ki, işte bu savaşlar, Şehid Saddam Hüseyin’in, “Savaşların Anası” diye tesmiye etiği, Irak Kurtuluş Savaşı’ndan ilhâm ve cesaret almaya devam ediyorlar. Onun yaktığı isyan ve bağımsızlık ateşi, sönmek bir yana, her geçen gün daha da alevlenerek, dünyayı emperyalist işgalci ve yerli işbirlikçilerinden temizlemek üzere yayılmaya devam ediyor. “Gözümüz büyük İslâm ihtilâl ve inkılâbında”! Başta Saddam Hüseyin olmak üzere, tüm şehitlerimizin dökülen kanlarının hesabını İşgâlci Hıristiyan-Yahudi Batı Koalisyonundan ve onların topraklarımızdaki işbirlikçilerinden sormak; Allah’ın Muntakîm olan İsm-i Celîl’inin hürmetine, intikamlarını almak azim ve kararlılığını kaybetmeksizin; Ey şehid, Şehadetin kutlu olsun!

Finansal Kriz Kapıda mı?

Daha önceki bir değerlendirmesinde, yazarımız Baki Aytemiz, Rusya’da gelişen ekonomik kriz için, “Rusya Alameti, Dünya Kıyameti” demişti. Aşağıdaki yazı da bu değerlendirmeyi destekleyen veriler içeriyor olmakla birlikte, Suudî Arabistan’ın petrol üretimini kısmamasının sebebini, Amerika yönetiminin Rusya’yı çökertme projesi çerçevesinde olmayıp, Amerikan petrol üreticileriyle girdikleri rekabetle izah ediyor ve neticede Rusya krizinden çok daha büyük bir krizin dünyayı vurmak üzere olduğuna işaret ediyor ki, nihayetinde, Rusya alâmeti, dünya kıyameti olmaya daha da yaklaşmış gözüküyor. ADIMLAR Dergisi Finansal kriz kapıda mı? Çevirenin Notu: 27 Kasım günü Suudi Arabistan öncülüğündeki petrol karteli OPEC tarafından alınan varil fiyatı düşmesi pahasına arzı azaltmama kararı enerji ve madencilik piyasalarının yanısıra finans piyasalarının dengesini bozacak bir şok dalgası yaymıştı. Kararın en doğrudan etkilediği ülke Rusya oldu ve ruble dolar karşısında son 16 yılın en büyük düşüşünü gerçekleştirdi. Petrol gelirlerindeki düşüşün etkisi, Rusya’nın küresel MALİ piyasalara erişimini önemli ölçüde sınırlandıran ve ülkeye yatırım akışının kesilmesine yol açan ABD ve Avrupa Birliği’nin dayattığı yaptırımlarla daha da şiddetlendi. Büyük bir sıkışma içerisinde olan Dünya kapitalist ekonomilerinin kendi düğümlerinden kurtulamadığı bu nesnellikte ABD finans piyasaları, OPEC kararından şimdiye kadar çok az etkilenmiş görünse de düşen petrol fiyatlarının uzun vadede daha büyük sonuçları olacak gibi duruyor. The Economic Collapse sitesinde yayımlanan 30 Kasım tarihli makalesinde Michael Synder petrol fiyatlarındaki bu sert düşüşün 2008 finansal krizi ile benzerliğine dikkat çekiyor ve büyük çoğunluğu çürük tahvil piyasasında yer alan enerji şirketleri kaynaklı yeni bir ”finansal kriz felaketinin” kapıda olabileceğinin izlerini sürüyor. Kaya petrolü üretimindeki ani yükselişin ABD ekonomisine olan katkısı yadsınamaz. Bu patlama sayesinde, ABD gezegendeki en büyük petrol üretici haline geldi. ABD şu anda Suudi Arabistan ya da Rusya’dan daha fazla petrol üretiyor. Bu ”devrim” son resesyondan bu yana onlarca iş imkanı da yarattı ve ABD’de istihdam edilen emekçilerin istikrarı açısından da temel faktör haline geldi. Ne yazık ki, kaya petrolündeki bu patlama beklenmedik bir sona yaklaşıyor. 28 Kasım tarihinde Vox’ta Brad Plumer tarafından yayınlanan bir makalede ABD’li kaya petrolü üreticilerine OPEC tarafından açıkça bir ”fiyat savaşı” ilan edildiğine dikkat çekiliyordu: Nereden bakılırsa bakılsın, OPEC, ABD ile bir ”fiyat savaşımı” na girmiş durumda. Bu, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi ülkelerde petrol çıkarmanın çok ucuzladığı anlamına geliyor. Buna karşılık Teksas ve Kuzey Dakota gibi yerlerde kayaç petrolün çıkarılması daha maliyetli hale geliyor. Böylece fiyatlar düşmeye devam ettiği sürece, bazı ABD’li üreticiler kar üretemez hale gelebilir ve sektörün dışına itilebilirler. Böylece petrol fiyatları stabilize hale gelecek ve OPEC pazar payını sürdürülebilir kılacak. Mauldin Economics’te yayımlanan makalesinde Jawad Mian bu fiyat savaşımı tezini doğrular nitelikte bir demece yer vermişti: Bush döneminde Beyaz Saray’ın danışmanlarından biri olan ve şu anda Rapidan Grubu’nun enerji danışmanı olan Robert McNally, Reuters’e verdiği demeçte ”Suudi Arabistan, ABD’deki kaya petrolü sektörünü dengelemek için gerekli olan arz kesintisini zorlayacak ve bu ölçekte bir fiyat azalış trendine razı” ifadesinde bulundu. Petrol fiyatları bu seviyede kalır ya da düşmeye devam ederse, kayda değer sayıda ABD’li kaya petrolü üreticisinin sektör dışına itileceğine tanık olacağız ve bu önemli ölçüde istihdam kaybına yol açacak. Petrol fiyatlarının 6 aydan kısa bir süre içerisinde 40 dolardan fazla düştüğü, bundan önce yalnızca bir kere deneyimlendi. En son 2008’in ikinci yarısında yaşanan böylesi bir düşüş büyük finansal krize öncülük etmişti; fakat bu sefer yaşanan şeyin riskleri ve sonuçları daha fazla olabilir. Petrol fiyatların önemli ölçüde düşmesi ekonomik faaliyetin azalmakta olduğu anlamına gelir. Aynı zamanda MALİ piyasalar üzerinde son derece güçlü bir şekilde istikrarsızlaştırıcı etki yaratabilir. Enerji şirketleri, çürük tahvil piyasasının (yüksek faizli, riskli şirket tahvillerinin) yüzde 20’sini oluşturuyor. Eğer bir ”felaket habercisi” bekliyorsanız, çürük enerji tahvillerinin performansına gözünü dikmeniz yeterli. Bu tahvillerin çöküşe geçmesi Wall Street’te kıyametin kopmaya çok yakın olduğu anlamına geliyor.

360 BİN KİŞİLİK DİNLEME LİSTESİ

Geçtiğimiz Eylül ayında ilk örnekleriyle gündeme gelen dinleme skandalları, ortaya çıkan yeni bilgi ve belgelerle büyüyor. Türkiye’nin önde gelen siyasi parti güdücülerinin, çeşitli kurum ve kuruluşların başında bulunanların, istihbaratçıların, subayların ve polis müdürlerinin, hukukçuların, medya patronlarının ve işadamlarının “önleyici tedbir” bahanesiyle, “yasadışı örgüt bağlantısı” gerekçe gösterilerek dinlenmesi… Aralarında İBDA-C, DHKP-C, Hizbullah, PKK, Tevhid Selâm, Hizbut Tahrir ve TİT gibi mahkeme kayıtlarında “yasadışı örgüt”ler olarak anılan bir çok örgütün gerekçe gösterildiği dinlemelerin bizzat Devlet birimlerini işgâl edenler eliyle yapılması ile ilgili haberi OdaTV’den aynen iktibas ediyoruz. ADIMLAR Dergisi 360 BİN KİŞİLİK DİNLEME LİSTESİ Eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın Hizbullah, eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın İBDA-C, işadamı Cavit Çağlar’ın PKK, Rahmi Koç’un ise organize suç maskesi altında dinlediği tam 360 bin kişilik dinleme listesi gündeme geldi. Genelkurmay ve AYM üyelerinin de teknik takibe alındığı iddia edildi. Dinlemelerin Cemaatçi polislerden Ramazan Akyürek’in Emniyet itihbarat Dairesi Başkanlığı döneminde yapıldığı belirtildi. Sabah gazetesinden Abdurrahman Şimşek’in haberine göre; Cemaat’in TİB’den sildiği dinleme kayıtları, kapatılan özel yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin arşivinde bulundu. DİNLEMELER AKYÜREK DÖNEMİNDE Cemaat’in devlet içinde en güçlü olduğu 2007-2012 arasında Türkiye tarihinin en büyük telekulak skandalını gerçekleştirdiği iddia edildi. Sabah Özel İstihbarat Bölümü’nün ulaştığı belgelere göre dinleme skandalında çok sayıda isim yer alıyor. “Paralel Yapı” olarak ifade edilen Cemaat’in, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı (İDB) ve Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndaki (TİB) kayıtlarını sildiği bu dinlemeler, kapatılan Özel Yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin arşivinde bulundu. HSYK Başmüfettişi Ali Rıza Karakan’ın yaptığı geniş kapsamlı araştırmaya göre telekulak dosyası 360 bin önleyici ve adli dinleme kararından oluşuyor. Dinlemeler; Mart 2006’da Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na atanan ve Haziran 2007’de kendi kadrosunu oluşturan Cemaat’in gözde polis şefi Ramazan Akyürek döneminde yaşandı. ERBAKAN HEDEFTE Bu süreçte tamamen sahte isimler, uydurma örgütler ve suçlar üzerindensiyasetçi, bürokrat ve askerler başta olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinden pek çok kişi dinlendi. Telefonları dinlenen en önemli kurum Genelkurmay Başkanlığı. Karargâh, 1 Ocak -31 Aralık 2009 arasında dinlenmiş. Ayrıca çeşitli kademelerinde görev yapan subay ve astsubayların, İBDA-C, organize suç ve Hizbullah örgütü kapsamında dinlendiği belgelerde yer alıyor. Eski Jandarma Genel Komutanı Fevzi Türkeri 2007’de dinlenen isimler arasında. Dinlemelerin hedefindeki en önemli isim ise eski Başbakan Necmettin Erbakan. Erbakan, 2009’da Huzvullah Gültekin sahte ismiyle Hizbullah/İlim dosyası kapsamında dinlenilmiş. Eski AKP’li Abdüllatif Şener de 2007’de İBDA-C dosyası kapsamında teknik takibe alınmış. İşte dinleme listesi: BAKAN BAYRAKTAR TERÖR ÖRGÜTÜ KAPSAMINDA… BBP Başkanı Mustafa Destici İBDA-C, CHP’li Mehmet Bekaroğlu Selam Tevhid kapsamında dinlenmiş. 17 Aralık operasyonunda hedef olan isimlerden eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ve eski Adalet Bakanı Şevket Kazan da terör örgütü kapsamında dinlenen isimler arasında. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un eşi Sevgi Kurtulmuş ise 2009’da Hizbullah/İlim dosyasından dinlenmiş. Eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Özel Kalem Müdürü de 2008’de İBDA-C’den takibe alanmış. ÖCALAN’IN AVUKATI DA LİSTEDE Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Merkezi, Diyarbakır İl Başkanlığı, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Abdullah Öcalan’ın avukatlarından Doğan Erbaş ve çalıştığı Asrın Hukuk Bürosu ile KCK şüphelileri de telekulak listesinde yer alıyor. ANAYASA MAHKEMESİ İBDA/C’DEN DİNLENDİ Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 2007 -2008 arasındaki üyeleri Ahmet Akyalçın, Osman Ali Feyyaz Paksüt ve eşi Ferda Paksüt, üye Abdullah Necmi Özler’in oğlu Haydar Özler, Haluk Özgüldür’ün eşi Nilgün ve oğlu Serdar ile Serruh Kaleli, sahte isimlerle İBDA/C örgütü kapsamında dinlenildi. AYM Halkla İlişkiler Müdürü Emine Aydoğdu ise DHKP/C kapsamında teknik takibe alındı. Listede AKP’nin anayasa taslağını hazırlayan profesör Ergun Özbudun da yer alıyor. ESKİ MİTÇİLERE DİNLEME Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) eski müsteşarlarından Sönmez Köksal, 2009’da İBDA-C örgütü üyesi gösterilerek dinlenilmiş. Emekli Büyükelçi İlter Türkmen de aynı yıl yine İBDA-C kapsamında teknik takibe alınmış. Emekli MİT mensubu Osman Nuri Gündeş (Servet Cesur sahte ismiyle) dinlenenler arasında. 2009’da dinlenen ÖSYM Başkanı Ahmet Ünal Yarımağan, 2010’da istifa etmek zorunda kalmıştı. Şubat 2009’da ÖSYM Bilgi İşlem Şube Müdürü Mustafa Tütüncü, Araştırma ve Geliştirme ve Değerlendirme Müdürü Haydar Altunay, Müdür Yardımcısı Müşerref Yiğit, Bilgi İşlem Şube Müdürü Hatice Altunay ile biyolog Gönül Tütüncü, uzmanlar Ekrem Uğur ve İlnur organize suç örgütü kapsamında dinlenilmiş. RAHMİ KOÇ VE CAVİT ÇAĞLAR DA LİSTEDE PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan getiren uçağı devlete tahsis eden işadamı Cavit Çağlar ise ironik bir biçimde PKK üyeliğinden dinlenilmiş. İşadamı Rahmi Koç da organize suçtan 2008’de telekulak listesine girmiş. Merkez Bankası’nın telefonları 2008’de takibe alınmış. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) bürokratları da listede yer alıyor. EPDK Başkanı Hasan Köktaş ile, Mustafa Yılmaz, Cemalettin Tüney ve Mustafa İbiş ise Hizbut Tahrir ve organize suç örgütü kapsamında dinlenilmiş. Halil Akartuna da enerji politikalarını etkilemek için dinlenenler arasında. ERGENEKON, BALYOZ VE POYRAZKÖY GİBİ DAVALARDAKİ SANIKLARA… Yargıtay üyesi Ahmet Ceylani Tuğrul ve Danıştay üyesi Ali Dursun Ulusoy’un da aralarında bulunduğu üst yargı kurumu mensupları da dinlenilmiş. Ergenekon, Balyoz ve Poyrazköy gibi davalarda sanık olan subay ve astsubaylar ise suçlandıkları örgütlerden değil, başka suçlardan dinlenmiş. Ergenekon sanıkları Veli Küçük ve Levent Göktaş organize suçtan teknik takibe alınmış. Hrant Dink davasına bakan hâkim Erkan Canak 2008’de İBDA-C’den teknik takibe alınmış. Kritik davalarda rapor veren adli tıp uzmanları, bakanlık bürokratları, mülkiye müfettişleri, vali ve kaymakamlar da listede bulunuyor. Gülencilerle ilgili önemli ifşaatlarda bulunan Nurettin Veren de 2007’de İBDA-C üyeliğinden dinlenmiş. Gülenciler arasında yer alan Önder Aytaç ile Gülen’in doktoru Tuncay Delibaş da dinlenenler arasında. Paralel yapının hedefindeki işadamı Galip Öztürk ile oyuncu İpek Tuzcuoğlu da dinlenen isimler arasında yer alıyor. Tuzcuoğlu’nun hangi amaçla dinlenildiği bilinmiyor. DOĞAN HOLDİNG VE HÜRRİYET’E DİNLEME 2008’de Doğan holding ile Hürriyet gazetesinin santrallerini de dinlemiş. Aydın Doğan’ın kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ ve Vuslat Doğan Sabancı 2008’de İBDA-C’den takibe alınanlar arasında. Listede Hürriyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök de bulunuyor. Hürriyet’in köşe yazarı Taha Akyol, 28 Şubat sürecinden sonraki 2001 krizinin ardından Sabah gazetesinden ayrılıp Vatan Gazetesi’ni kuran Zafer Mutlu ve 2011’de ölen Behiç Kılıç da takibe alınanlar arasında. Dinlenen diğer gazetecilerin isimleri şöyle: Abdülkadir Selvi (TİT). Ahmet Hakan (Hizbullah), Aslı Aydıntaşbaş (İBDA-C), Bedir Seferoğlu (TİT), Bilal Çetin (Organize), Cüneyt Özdemir (Hizbullah), Ersin Bal (İBDA-C), Ertuğrul Özkök (Organize), Mete Çubukçu (TİT), Güler Kömürcü (İBDA-C), Hasan Tüfekçi (Organize), Hüseyin Gülerce (Organize), Hüseyin Üzmez (İBDA-C), Uğur Dündar (Hizbullah), Akif Beki (Organize) Mehmet Ali Birand (Hizbullah), Muharrem Sarıkaya (İBDA-C), Cüneyt Ülsever (Hizbullah), Nasuhi Güngör (İBDA-C), Nuray Başaran (İBDA-C), Nurettin Şimşek (Organize), Nuri Elibol (Organize), Oray Eğin (Hizbullah), Sedat Ergin (Terör), Şükrü Küçükşahin (Hizbullah), Tahir Sarıkaya (Organize) ve Fatih Çekirge (İBDA-C). Tolga Şardan ve Sebahattin Önkibar da dinlenen isimler arasında yer alıyor. POLİS ŞEFLERİ DE TAKİBE ALINDI Paralel Yapı polis şeflerinden Emin Arslan, Osman Ak, Emniyet Genel Müdür Yardımcısıları Mustafa Gülcü ve Faruk Ünsal’ı Hizbullah, Ali Kolat’ı organize suç, Sabri Uzun’u ise Hizbullah ve İBDAC’den dinlemiş. Sedat Demir, İbrahim Selvi, Ali Tunçbilek, Reha Çakır, Yüksel Balbal, Hüseyin Aşkın, Mustafa Aral, Ömer Zeren, Adnan Mutlu ve Mustafa Bal da teknik takibe alınan polisler arasında. Kaynak: OdaTv.com

Nihat Genç: Demokratik Sadakatin Sonuna Yaklaşıyoruz

OdaTv yazarlarından Nihat Genç, aşağıdaki makâlesiyle İktidar Partisi ve çevresini yürüttükleri “süreç” içinde ele almış. Genç’in, sürecin sonunda gelinen “anayasa değişikliği” hedefli “açılım”ların, İşgâl Ordularının dahi başaramadığı bir gayeye hizmet ettiğini vurgulayarak, Cumhuriyet’in kurulmadan önceki güne geri dönüldüğünü vurgulamış. Temsil ettiği kesimin samimi aydınlarından biri olarak, yaklaşan işgâl ve iç savaş şartları içinde Hasan Tahsinleşmekten söz eden Nihat Genç, sözlerinden de anlaşılan o ki, bunu kaçınılmaz görmekte. Batı Gücü’nün son 25 yıldır coğrafyamıza yaptığı saldırıları ve merkezinde Anadolu olan operasyonları, hep “gayesine ermemiş Kurtuluş Savaşı”nı ihtâr etmekte… Sayın Nihat Genç’in “büyük, geniş, milyonlarca kitlenin demokratik sadakatları sona erdiğinde olup bitecekleri, kimse hesap etmiyor” diye dikkat çektiği tehlike, görünen o ki süreci yürütenler tarafından ciddiye alınmıyor. ADIMLAR Dergisi Meksika Körfezi’nde BP’nin petrol sızıntısı (dünya tarihinin en büyük çevre felaketlerinden biri) meydana geldiğinde, Amerikalılar, BP’ye izin veren politikaların sahibi Obama ve sondaja destek veren muhalif eski Alaska valisi Palin’i ‘Pompala bebeğim pompala!’ diye dalgaya aldılar.. Güneydoğu’da iç savaş ateşi parlamaya harlanmaya başladı, çözüm sürecine tam gaz yola devam eden Tayyip Erdoğan’a şimdi biz ne diyelim, ‘pompala Tayyip pompala!’ Hukuk’u kurumlarını ve devleti cemaat’e kaptıran AKP’nin Güneydoğu’da da egemenliği PKK’ya kaptırdı.. Demokrasi ve hukuk’u kökünden bu kadar sakatlayan insanlar dur durak bilmiyor Anayasa değişikliğine doğru tam gaz gidiyorlar.. Türk Vatandaşlığı ibaresi Türkiye vatandaşlığı ibaresiyle değiştirilip ülkenin bir vatanın köküne kibrit suyu dökmenin adına ‘süreç’ demişler.. Türkiye ‘tek ürünle’ yönetilen Arap ülkelerine çoktan döndü, tek ürün(petrol) tek kral ve diplomasi yerine ‘Obama’ya bağlı tek telefon’! Türkiye operasyon üstüne operasyonla ekranlarda ve gazetelerde ‘tek ürün’ ‘tek tip’ liberal ve İslamcı yazarlar ve tek Kral’la karşı karşıya.. Ergenekon Balyoz’un hukuk gaddarlıkları CNN, NTV ve Habertürk’te yedi yıl eşsiz bir pembe dizi kıvamında izlediniz.. Her ulusun bir tarihi ve duyguları vardır, Yemen Türküsü gibi nicesi, türkülerimizle Türkçe duygu bakımından çok çok zengindir, öyle ki ‘şimdi ağlarım’ diye milyonlarca insanımız türkü dinlemekten kaçınır, bu milli duygular kalkarsa ‘boşluk’ olur, bu boşluğu illegal vahşi terörist gruplarla dolduramazsınız, toplum infilak eder.. Türkiye’nin büyük bilimsel ve sanayi ve sportif başarılar kazanıncaya kadar yakın geçmişin milli direniş hikayelerine çok ihtiyacı vardır.. ‘Profesör evrenselciliği’ denen profesör can sıkıntısından türemiş bir ‘evrensel yurtseverlik’ kavramı vardır, bölünme federasyon tehlikeleri bir gün ortadan kalktığında bu profesör fantezileri ciddiye alınabilir, ancak şimdi ülkede demokrasi, terörist grupların ve cemaatlerin çıkarttığı sesin yüksekliğiyle ele geçirilmiş durumda. Hem şeriat hem etnik bölünme kapıdayken bu dağılmanın kapısını aralayan ‘Anayasal yurtseverlik’i infilak ettirici bomba gibi kullanmaya çoktan başladılar bile.. Son yirmi yıldır ‘özgürlük’ başlığı altında birileri fena halde ‘süslü’ konuşarak ülke hamurunu bozdular, etnik ve cemaat yapılarına kapı açtılar.. Pandispanya çok basit yumurta un şekerin çırpılmasıyla yapılan çok hafif ve eskiden pastanelerde tava tava bulunan bir tatlıydı, şimdi yok, çünkü yumurtanın unun şekerin kendisi bozuldu.. Pastalarımız rokoko süslerle koltuk perde takımlarına benzemeye başladı, herşey abartı ve gösteriye teslim edildikçe sade güzelliğini kaybetti, süslü konuşmayla bölünme tehlikesi at başı gidiyor, ülke insanımız bölünmeyi tetikleyen bu süslü konuşmaların ne anlama geldiğini yeni yeni anlamaya başladı.. Geçtiğimiz yedi yıl içinde Türkiye’nin bütün kurum ve muhalifleriyle içeri tıkılıp sindirilip ele geçirilip ‘tapusunun’ elinden alınması neticeye doğru ilerliyor.. Osmanlı orduları I. Cihan savaşında yenildi ve topyekün teslim olup silah bıraktı, sorumuz şu, galip ülkeler parçalanmış ve dağılmış Anadolu topraklarında bir anayasa yapmış olsaydı, hangi nasıl bir anayasaya yapardı? Şüpheniz olmasın ‘Anadolu vatandaşlığı’, ‘Türkiye vatandaşlığı’ gibi ‘kavramlarla’.. Yani, II. Dünya Savaşı sonrası topyekün yenilmiş Almanya Anayasası gibi bir anayasa yaparlardı.. Zaten bugün nerde bir bölünme parçalanma federasyon ayrılma tartışması varsa profesörlerin getirip önümüze koydukları anayasa: Almanya Anayasası. Diğer anayasalardan Almanya anayasasını ayıran tek özellik, şimdi bizim yeni anayasamız için teklif edilen, Türkiye Vatandaşlığı gibi ‘Anayasal yurtseverlik, anayasal vatandaşlık’ kavramıyla meşhur oluşu.. Anayasal yurtseverlik kavramı yenilmiş mağlup olmuş elinde iradesi alınmış Almanya’ya özgü bir kavram.. Şimdi yetmiş milyonluk bir ülke eli silahlı üç-dört bin kişilik terörist PKK’ya yenilmiş gibi Anayasal yurtseverlik kavramıyla ülkeyi ortadan ikiye bölmenin resmi müzakeresi içindeler.. Yurttaşlık zaten soyut bir kavram, üstüne bir de ‘anayasal yurttaşlık’ demek, soyutun soyutu.. Bu soyutun soyutu ruhsuz tarihsiz kimliksiz kavramı Almanya Anayasasına niçin soktular: Almanlar’ın tarihleriyle geçmişleriyle soy kütükleriyle dün’le ve milli kimlikle bütün ilişkilerini kopartmak için.. Almanlar Yahudileri soykırımdan geçirmişti ve bu suç sadece Naziler’in değil bütün Almanya’nın ‘kollektif suçu olarak görüldü.. Almanya anayasası Yahudi soykırımı travmasıyla yapılmıştır.. Sibirya steplerinde iki Eskimo iki Japon iki Çinli iki Afrikalı bir kooperatif kursa, vatansız kimliksiz tarihsiz aynı Anayasal Yurtseverlik anayasasını yapar.. Türkiye’ye çözüm sürecini dayatıp Anayasasının en temel egemenlik tanımını değiştirip anayasal vatandaşlığın önünü açmak isteyenler aynı amaçlarla on yıllar boyunca Türkiye’de ameliyat masasında iş başında.. Ermeni soykırımını dayatanların amacı da bu hepimizi ‘kollektif bir soykırım suçu’nun ortağı yapmak. Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet’e saldıranların asıl hedefi de bu, bizleri gaddar vahşi faşist bir geçmişin ‘ortağı’ yapmak için yakın tarihimizin belleğine hücum ediyorlar.. Dersim’le yapılmak istenen de bu, andımızın kaldırılmasıyla yapılmak istenen de bu.. Yakın tarihin belleğine hafızasına saldırılarak yakın tarihle, kuruluş ve kurtuluşla yani anti-emperyalist ve bağımsız bir egemenliğin kökleriyle ‘ilişkimizi’ kesip bizleri vatansız yurtsuz tarihsiz kimliksiz hale getirmek. Göçmen kuşlar gibi boyunlarımıza bir halka bir numara takmak istiyorlar.. Son yirmi yılda milli kimliğe aralıksız saldırılar düzenlenmesinin amacı buydu.. Ve son yedi yılda bu milli kimlik aşağıdan yukarı yazarından komutanlarına kadar ‘mahkemelere’ taşındı, cumhuriyet, tek parti, marşlarımız, hepsinin önce manşetlerde kirletilip sonra mahkemelere taşınmasının sebebi bu.. Geçmişi yıkmak.. Belleği yıkmak. Kolektif bir suç oluşturmak ve sil baştan sıfırdan yeni bir kimliksiz geçmişsiz tarihsiz bir ‘anayasa’ inşa etmek.. Bağımsız egemen, kurtuluş savaşı verip cumhuriyet kurmuş ‘iradeyle’ tam anlamıyla bağları kopartmak.. Bir esir kampında yönetmelik düzenlemek gibi.. Azılı suçlu faşist soykırımcı ve vatansız kimliksiz ruhsuz köksüz bir anayasayla cumhuriyet parantezini iptal edip bütün silahlarını teslim eden Osmanlı’nın son günü Sevr dayatmasına dönmek.. Çözüm süreç deyip nihayetinde gelmek istedikleri yer burası, tek engelleri muhalifleri nasıl dizginleriz sorusu kaldı, ki zaman içinde CHP’yi de tasfiye edip süreç kıvamına sokup çoktan içini boşaltıp yeniden şekillediler.. Şimdi AKP ve CHP el ele milli kurtuluş savaşı hiç verilmemiş cumhuriyet hiç kurulmamış gibi Osmanlı’nın silah teslim ettiği noktaya doğru sürükleniyoruz.. Bir milletin kimliği ve tapusunun ‘iptal’ edilmesi.. Hiç kimsenin düşünmek dahi istemediği birliğin düzenin hukukun ve sadakatın bittiği son noktaya bir seri operasyonlarla sürüklendik.. Tayyip Erdoğan’ın diktatörleşmesine sebep budur, herkesi susturmak bastırmak silmek ortadan kaldırmak, ve yeni Anayasa’yı kabul ettirecek ezici çoğunluğu seçim hileleri ve yasa tanımazlıkla elinde tutmak.. Çözüm sürecinin müzakerelere bakarsak hepimizi bir günde Hasan Tahsinleştirecek bir meşum gün’e doğru ilerliyoruz.. Genelkurmay başkanı ve yüzlerce soylu aydın ve subayı belgesiz delilsiz içeri tıktıklarında dahi bu topraklarda insanlar ‘hukuk’a sadakattan şaşmadı. Ancak şimdi anayasaya demokratik sadakat’ın son günlerine yaklaşıyoruz.. Ve maalesef kurtuluşu kuruluşu yakın tarihi kimliği öz geçmişi hafızasıyla ipleri kopartmak için yola çıkanların en önünde CHP var. CHP kendini tarihini kuruluşunu çoktan inkar etti ve ‘süreç’ korosuna katıldı, Süheyl Batum’un partiden atılmasına yol açan olay Anayasa Komisyonu’nda bu ‘anayasal yurttaşlık’ tanımını reddetmesidir.. CHP kendi seçmeninin başına çorap örmüş çoktan beri AKP’yle süreçte aynı yasaların geçmesini aynı ifadelerin kullanılmasına onay vererek AKP’yle yola çıkmıştır.. Son yedi yıldır Türkiye’ye bir yığın operasyon çekildi, ve CHP bu operasyonlardan payını alıp ruhunu kimliğini tarihini savunamaz suçlu haline getirildi. Ve ulusalcılardan temizlenerek işte bu ‘anayasal yurttaşlığı’ benimseyen destekleyen bir Yeni CHP oluverdi.. Bu saatten sonra artık biz soykırım yapmadık ya da cumhuriyet bir Nazi rejimi değildi ya da Türk kelimesi ‘ırkçılık’ değildir diye savunma yapmanın hiçbir anlamı faydası da kalmamıştır. Bütün bu süreci hazırlayan bir dizi operasyonlar iftiralar ve mahkemeler hepinizin gözleri önünde cereyan etti.. Hızlı çekim konuşursak, dört bin silahlı adamı olan bir terörist yapı, yetmiş milyon insanın kimliğini yurdunu tarihini egemenlik haklarını elinden aldığını gösteren olaylar yaşıyoruz.. Bu ham romantik hayal öyle ileri bir safhaya vardı ki PKK şimdi ilçe ilçe sokak sokak ‘etnik temizliğe’ başladı. Sindirecek kovacak göçe zorlayacak. Şimdi bir İslami yapı yarın Araplar’ı korucular’ı daha yarın kendinden saymadığı aşiretleri temizleyecek. Kobani’de yaptıkları gibi.. Zaten genel başkanları Türkiye’nin de ‘kobani’ gibi bir yapıda olmasını teklif ediyor.. Delirmiş bu hayalperestler ve onlara meme verenler bütün bu şımarık vahşi iç savaş oyunlarını bizlerin demokratik sadakati üzerinden oynuyor. Görünen o ki hepsi rüyada ve burunları havada, Anayasa’da yapılacak kimlik değişimi sonrası büyük geniş milyonlarca kitlenin demokratik sadakatları sona erdiğinde olup bitecekleri, kimse hesap etmiyor, ateşle oynuyorlar! Kaynak: OdaTv.com

İç Savaşa Doğru

Güneydoğu’da Etnik Kürtçülüğün ayrım yapmadan Müslümanlara karşı saldırıları artarak devam ediyor. İktidarın çözüm sürecinde çözülerek PKK’nın tabana yayılarak silahlanmasını legalleştirmesinin ardından saldırılar şiddetini arttırmıştır. 16 yaşında bir çocuğu basın açıklaması okuduğu için hapse atan iktidar, Müslümanları katleden, evleri ateşe veren, dükkanları yağmalayan silahlı etnik Kürtçülere karşı vatandaşını korumaktan çekinmektedir. Ne adına! Çözüm sürecisinin bozulacağı endişesinden dolayı bu yapılan katliamlar görmezden geliniyorsa bu ateş er yada geç tüm yurdu saracaktır. Ateşi söndürmek var iken görmezden gelmek, ateşin büyümesini ve şiddetin meşrulaşmasını sağlamaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. İktidar vatandaşın, canını, malını, ırzını koruyamıyorsa, vatandaş kendi yöntemleriyle organize olarak ailesini, sokağını, mahallesini koruyacaktır. Komşu ülkeleri ateş sarmış vaziyettedir.Bu ateş artık güneydoğuya’ya sıçramıştır.Orada bulunan Müslümanlar ı Işid diyerek katletmeyi kendilerine vazife yapmış etnik Kürtçüler saldırılarını güneydoğuda planlı bir şekilde sürdürmektedir.Saldıracakları insanların evlerinin önüne hendek kazarak güvenlik güçlerinin yardım etmesini engelleyenler amaçlarına ulaşmışlardır.Hendek kazarken bu devletin güvenlik görevlileri ne yapıyordu acaba.Şehrin orta yerinde insanların evlerinin önünde hendek kazılıyor, ağır makinalı silahlarla saatlerce evler kurşunlanıyor. Bu tabloyu iyi okumak gerekmektedir. Yazı yazdı, bildiri okudu, gösteri yaptı denilerek insanları yıllarca cezaevine atan iktidar, insanları vahşice katleden, evlerini yakan, dükkanları yağmalayan etnik Kürtçü terör örgütüne karşı harekete geçmemekte direniyor. Tek taraflı bu savaşta şartlar iç savaşa karşı zorlamaktadır tarafları. İnsanın canını, ırzını, malını korumasından daha doğal ne olabilir. PKK bu var olma savaşında her şeyi göze almış vaziyettedir.2015 yılında yapılacak kongresini Abdullah Öcalanın katılımıyla zaferle sonuçlandırmak için bugün iç savaş provası yapmaktadır. Ya var olacaklar yada yok olacaklar. Aynı şekilde Müslümanlar da ya var olacak ya da zillet altında yaşamaya devam edeceklerdir. Şartlar bizi Müslüman kardeşlerimize saldıranlara karşı birleşmeye çağırıyor. Bugün susarsak yarın bu saldırılar bizlere yapılacaktır. Bugün ses çıkarmazsak yarın bize saldırıldığında kimse ses çıkarmayacaktır. Zulme geçit yok. Zalime boyun eğme yok. Nerden gelirse gelsin, kim olursa olsun. Zalim akıttığı kanda boğulacaktır.

SAFSATA VE MANTIK KONFERANSI GERÇEKLEŞTİ

Safsata ve Mantık isimli konferans, Çağlayan’daki merkezimizde gerçekleşti. Aklın ve keşfin farklılıkları ve gereklilikleri üzerinden başlayan konferansın ilk bölümü, mantığın tanımı ve tarihteki seyri ile tamamlandı. Konferansın ikinci bölümü ise safsata üzerineydi. Safsatanın tanımı ve safsatacıların niyetleri ile safsata çeşitlerine tarihten ve günümüzden verilen örneklerle devam eden konferans, katılımcıların sorularına verilen cevaplar ile son buldu. Konferansın videosunu ilerleyen saatlerde sitemizden izleyebilirsiniz.

AKP’nin PKK Açılımı Cizre’de Yürüyor

Şınak’ın Cizre ilçesi’ne bağlı Nur Mahallesi, gece saat 03:00’den beri âdeta bir savaş alanına döndü. PKK yanlısı Etnik Kürtçülerin başlattığı tek taraflı saldırılar Hüda-Par’lı müslümanların kendilerini savunma çabalarıyla sürüyor. Çatışmalarda şu saat itibariyle 2 kişi öldü, 3 kişi yaralandı. Gece 03:00’te başlayan olaylar hakkında, mesai saatiyle birlikte haberdar olan Şırnak Valiliği, çıkan olaylarda 2 kişinin öldüğünü, 3 kişinin yaralandığını açıkladı. Ölen kişilerin kimliği Yasin Özer ve Abdullah Deniz olarak açıklandı. Katledilen Abdullah Deniz’in 65 yaşında ve Hüda-Par’ın Cizre ilçe yöneticisi Aziz Deniz’in babası olduğu öğrenildi. Hüda-Par yöneticileri Nur Mahallesi’nde kendilerine yakın kişilerin evlerine saldırıldığını ve bazı evlerin ateşe verildiğini söyledi. Hüda-Par Diyarbakır İl Başkanı Şehmuz Tanrıverdi, Nur mahallesinde saldırganların sokaklarda hendek kazarak evlere ateş açtığını, bunun sabaha kadar sürdüğünü anlattı. Bölgeden alınan haberlere göre; Evler saatlerdir taranıyor, onlarca kez polis aranıyor cevap ise  şu oluyor: “Olayı değerlendirdiğimiz için saldırı mahalline intikal edemiyoruz.” Yine bölgeden aldığımız haberlere göre, Saat gece 3’ten beri evler taranıyor. Vali, ancak sat 10’da makamına gidip hadiseleri öğreniyor.. Ayrıca Hüda Par Cizre İlçe Başkanı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Ölü haberi gelmeyene kadar emniyet olaylara müdahale etmedi!” Hamile kadın ve çocukların yaşadığı ev ateşe verildi Ateşe verilen evlerden birinde hamile kadın ve çocukların bulunduğu bu kişilerin duvarların balyozlarla kırılarak tahliye edildiği öğrenildi. Karşılıklı suçlamalar Hüda-Par yöneticileri Nur Mahallesi’nde kendilerine yakın kişilerin evlerine saldırıldığını ve bazı evlerin ateşe verildiğini söyledi. Hüda-Par Diyarbakır İl Başkanı Şehmuz Tanrıverdi, Nur mahallesinde saldırganların sokaklarda hendek kazarak evlere ateş açtığını, bunun sabaha kadar sürdüğünü anlattı. Tanrıverdi, sabah 10.00 sıralarında polisin mahalleye girdiğini söyledi. HDP’ye yakın bir kaynak ise saldırıyı ilk olarak Hüda-Par’lıların gerçekleştiğini öne sürdü ve evlerin yakıldığı iddiasını reddetti. Cizre’de bu sabah esnaf işyerlerini açmazken olayların sürdüğü bildiriliyor. Güneydoğu’da PKK yanlıları ile Hüda-Par arasındaki gerilim 40’tan fazla kişinin hayatını kaybettiği 6-7 Ekim olayları sırasında zirveye çıkmıştı. Ayn-el Arap (Kobani)’deki Amerikan Piyadelerine destek bahanesiyle Etnik Kürtçüler tarafından 9 Hüda-Par üyesi de şehid edilmişti. Hayatını kaybeden 16 yaşındaki Yasin Börü ile arkadaşları Riyad Güneş, Ahmet Dakak ve Hasan Gökguz Diyarbakır’da etnik bozguncular tarafından linç edilerek şehid edilmişti. ADIMLAR