FBI Beni Sorgulamaya Niçin Geldi?

(Geçen haftadan devam) Auschwitz ve diğer toplama kamplarındaki gaz odalarını kabul eden Alman SS subayları bile, yargılanmaları sırasında yaptıkları açıklamalarda, siyonistlerin saçmasapan suçlamalarını imzalamaları için işkence gördüklerini, ABD üniforması giymiş kişiler tarafından işkence gördüklerini söylemişlerdir. “İşkence” yeni bir şey değil yâni. Alman subaylara yapılan bu işkencenin ve imzalatılan ifâdelerin de, Nazilerle savaşmakla falan herhangi bir alâkası yoktu. Tam tersine, siyonistlerin, Filistin’i, sadece Filistin gibi küçük bir coğrafya parçasını da değil üstelik, tüm bir bölgeyi, Fırat nehrinden Akdeniz’e ve Süveyş Kanalı’na kadar olan bütün bir bölgeyi işgal hesablarına katkısından dolayı yapılmıştı herşey. Böyle olduğu içindir ki, İsrail donanması, Kızıldeniz’de İngilizlerce kendilerine verilen Eylat limanı bahanesiyle, bölgenin her metrekaresinde faaliyet göstermektedir bugün. “Eylat limanı” falan deniyor ama öyle küçük bir limandan ibaret değildir orası. Bunu biliyorum, çünkü orada bulundum ve Eylat’ı da bizzat “çalıştım”. O dönem dört yaşında olan küçük kızımız da yanımızda olarak –ki, iyi bir örtü oldu bu-, etrafta yüzdük, vesaire. Peki nedir siyonistlerin derdi? Dünya kontrolü ve kendisinden korktukları “bir şeyin” kontrolüdür onların dertleri. Bu korktukları şey de, müslümanlardır, İslâmın öğrettiği fikirlerdir, Peygamber Efendimiz’den bugüne gelen geleneklerdir. Komünizmi ezdikten sonra, şimdi de bu “düşman”ın, İslâm’ın “işini bitirmek” istiyorlar. O güya İslâmcı liderlerin, sadece politik liderler de değil, basın kanalları kendilerine açılan dinî liderlerin çoğunun ABD ajanı olmasının, siyonistler için çalışmasının sebebi bu olduğu gibi, yine bunun, “işkence” hâdisesiyle de alâkası var. Bu çerçevede; şu skandal: Guantanamo’daki insanları niçin yargılayamıyorlar da işkence ediyorlar hâlâ? Birkaç El-Kaide mensubunun dışında kalanların çoğunun hiçbir şeyle alâkası yok. Zaten bu mahpusları ne yapacağını ABD de bilmiyor, çünkü bu insanların suç teşkil eden herhangi birşeyle alâkaları olmadığı gibi, resmî evrakları falan da yok. Neyse ki, sol kanat ilerici milliyetçi büyük bir koalisyonun oyuyla demokratik biçimde seçilen ve kendi gibilerin hepsi işkenceden geçmiş olan eski marksist-komünist gerilla lideri Uruguay Cumhurbaşkanı Jose Mujica, Guantanamo mahpuslarıyla –barbarca işkence edilmek dışında!- ideolojik bakımdan hiçbir ortak noktası olmamasına rağmen, o insanları ülkesine kabul etmiştir. Geldikleri ânda da serbest bırakılacaklardır zaten. Çünkü insanlık meselesidir bu ve her iki kesimin de “aynı merkez” tarafından işkence edilmek gibi bir ortaklığı vardır: ABD! Şöyle ki, Uruguay’da da onlara işkence edenler; insanlar nasıl sorgulanıp nasıl işkenceden geçirilir ve kaybedilir diye zamanın Uruguay askerî cuntasına eğitim vermeye gelenler, CIA görevlilerinden başkası değildi. Hattâ bunlardan ABD büyükelçiliğinde çalışan bir sorumlu, Tupamaro gerillaları tarafından kaçırılıp sorgulanmış, bu sorgu kaydı da videoya çekilip medyada yayınlanmıştı. Sözkonusu ajan, askerî cuntanın siyasî mahpuslarla takas anlaşmasına yanaşmaması dolayısıyla infaz edildi sonradan. (Carlos, Uruguay’da o dönem yaşananlarla ve Küba-ABD ilişkileriyle ilgili kısaca bilgi veriyor… Obama’nın, tüm iyi niyetine ve görünüşte dünyanın en güçlü lideri olmasına rağmen, Guantanamo’yu kapatamadığını, çünkü ABD’de ondan daha güçlü olan ve aslında sağ veya sol hiçbir partinin taraftarı da olmayan “idareci emperyalist malî sınıf”in asıl iktidar mihrakı olduğunu, bunların anayasa ve yasaların üstünde olduğunu söylüyor… ABD’nin işkenceci çarpık sisteminin, öyle bombalanarak veya savaşla falan değil ama, mutlaka ortadan kaldırılması gerektiğini vurguluyor… Fransa’nın Meksika’yı işgalinden miras kalan sun’i bir isim olarak “Latin” Amerika kökenlilerin, zenciler ve melezlerle beraber ABD içinde güçlendiklerini, sayıca çoğaldıklarını, diğer Asyalı göçmenlerle birlikte kayda değer bir topluluk ifâdesine büründüklerini belirterek, bunun iyiye işaret olduğunu ekliyor Carlos… Bu göçmenlerin günden güne daha eğitimli bir nitelik kazandığını ve ABD’nin yakın bir gelecekte “beyaz anglosakson” bir ülke olmaktan çıkacağını söyleyerek gülüyor… İşkencenin, Türkiye de dahil olmak üzere sağa sola “demokrasi” dersi veren bir sistemin çürümüşlüğünün apaçık ve tartışılmaz delili olduğunu özellikle vurguluyor… Türkiye’nin, NATO’nun suçlarından artık kurtulma vaktinin geldiğini ve NATO’nun Türkiye’ye müdahale etmesine artık izin verilmemesi gerektiğini ifâde ediyor… Fransa’da bile mahpusların yarısının poliste işkence gördüğünü ve bunun gayet normal bir uygulama olarak görüldüğünü ilâve ediyor…) Bir hayâl ile yaşıyorum ben, bir cennet hayâliyle. Öyle komünizmin “dünya cenneti” falan değil burada kasdım. Günahkâr bir insan olmama rağmen, o küçük günahlarımı da Allah katında affettirecek büyük eylemler yaptığıma ve “öte dünya cenneti”ni şimdiden kazandığıma inanarak yaşıyor, oradaki büyük mahkemeden geçebileceğimi ümid ediyorum. Bitirmeden; bir başka şeyden daha bahsetmek istiyorum. Geçen Çarşamba günü, Amerikan büyükelçiliğinde görevli ve ABD Adalet Bakanlığı altında çalışan FBI temsilcisi bir diplomat tarafından cezaevinde ziyaret edildim. Bu sene Şubat ayında da beni görmeye ve -bir sohbet havası içerisinde- sorgulamaya gelmişti. Kanunî çerçevede yapılıyor bu görüşmeler. İrlanda kökenli çok nâzik bir adam kendisi. Benim İngilizcem Fransızcamdan daha iyidir ve bu bakımdan İngilizce konuştuk gerçi ama Fransızlar öyle istedikleri için bir tercümanla beraber bir Fransız polisi de vardı yanımızda. Onlar ister kibar olsun isterse olmasınlar, gereksiz yere ağzımı açacak değilim elbette. Beni sorgulamaya gelmelerinin sebebi, ABD’deki İsrail büyükelçiliğinde hava kuvvetleri ataşesi olarak çalışmaya daha yeni başlamışken 1973’de öldürülen İsrailli bir albayla ilgili daha fazla şey öğrenmekti. O kadar eski bir mesele olmasına rağmen, İsrailliler orada tam olarak neler olduğunu öğrenmek istiyordu hâlâ. Bazı şeyleri saklamaya çalışmamı gerektiren bir husus yoktu ortada. Zaten bizimle bir alâkası da yoktu. Yine de, Paris’te emri alan yoldaşı tanıyordum. Suriye Millî Toplum Partisi lideri Suriyeli bir Alevîydi. Ancak, hem kendisi hem de olayla ilgisi olan diğer iki kişi çoktan kaybetmişti hayatlarını. Birisi Paris’te, diğer ikisi ise Beyrut’ta, başka vesilelerle öldürülmüştü. Neyse, ilk sefer olduğu gibi, bu ikincisinde de nâzikçe karşıladım gelenleri. Doğrusunu söylemek gerekirse, cezaevinde kuşatıldığım manevî ve entellektüel sefalet dolayısıyla, bu tür ziyaretler hoşuma da gidiyor. Hiçbir şeye ve hiç kimseye ihanet etmemin sözkonusu olmadığı bu mevzuda da, bir “tarih” konuşması çerçevesinde ve böylece konuştum misafirlerimle. Üstelik, gerçeklerden bahsettim ama –sadece- hepsi Filistin direnişi içerisinde yer almış şehidlerin gerçek isimlerini zikrettim. O İsrailli albayın nasıl öldürüldüğünü de iftiharla anlattım. ABD’nin dünyanın her tarafına yayılmış tarihî suç ve zulüm politikasına karşı, inşallah Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, elbette sivil uçakları kasdetmiyorum ama, askerî kargo taşıyan ABD ve NATO askerî uçaklarının Türkiye üzerinden geçmesine kesinlikle izin vermez. Türkiye’nin bağımsızlığının ve Mustafa Kemal tarafından kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin ayağa kalkışının başlangıcı olmak kadar, bölgesinde yine kendisine saygı duyulan müslüman bir güç ve referans bir ülke olmasının da başlangıcı olacaktır çünkü bu. Kumandan Mirzabeyoğlu’nu sımsıkı kucaklıyorum. Allahü Ekber. 14 Aralık 2014

Nasıl bir yıl bizi bekliyor?

Sayın Uğur Civelek, Aydınlık’ta bugün kaleme aldığı yazısında 2014’ün hangi krizlerle geçtiğini, 2015’in ise küresel ölçekte ne tür değişimlere gebe olduğunu kaba hatlarıyla analiz etmiş, daha doğrusu, fotoğrafını çekmiştir. “Nasıl bir yıl bizi bekliyor?” başlıklı yazısında Uğur Civelek şu görüşlere yer vermiş: Geride bırakmaya hazırlandığımız 2014 yılının son çeyrek döneminde yaşanan gelişmeler, küresel ölçekte belirsizliğin arttığına işaret ediyor. Gelişen ekonomiler kademeli olarak durgunlaştıkça riskten kaçınma eğilimi güçleniyor; Amerikan Doları diğer paralara karşı değerlenirken, başta petrol olmak üzere emtia talebi zayıflıyor ve fiyatlarında sert dalgalanmalar yaşanıyor. Bu durum küresel ticaret hacmine ilişkin endişeleri artırırken, borç-alacak zincirinde yıkıcı kırılmalar yaşanması olasılığını güçlendiriyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı algılaması daha yoğun bir şekilde hissediliyor; giderek büyüyen çıkar çatışmaları daha farklı düşünmeye izin vermiyor. *** Yukarıda özetlemeye çalıştığımız eğilimler, küreselleşme denilen kuralsızlık aleyhine ve korumacılık lehine gelişmeleri de daha olası hale getiriyor. Bazı gelişmeler, gerçeği aramak adına farklı sorular üzerine kafa yorulmasını gerektiriyor. Rusya’da son aylarda giderek yoğunlaşan olumsuzluklar, onlar adına bir fırsat mıdır? Yoksa geleceğe ipotek koyan bir tehlike midir? Kısa vadeli bir bakış açısından konuya yaklaşanlarla uzun vadeli yaklaşım sergileyenlerin değerlendirmesi tam aksi yönde olabilir. Örneğin rublenin değer kaybı sayesinde Rusya doğal kaynakların lanetinden ve bunun yarattığı bağımlılıklardan kurtulabilir; ithal ikamesine yönelerek sınai üretim kapasitesini artırmayı ve bölgesel işbirliklerini güçlendirerek diğerlerine karşı koruma kalkanlarını yükseltmeyi tercih edebilir! *** Küresel koşullar her bir ekonomiyi değişmeye zorluyor ve böylesi bir dönüşümün, kısa süreli ve sancısız olamayacağı çok iyi biliniyor. Radikal tercih değişiklikleri, diğer tüm ekonomileri de doğrudan veya dolaylı olarak benzer değişimleri yaşamaya veya kendilerini daha farklı bir şekilde konumlamaya mecbur edebilir. Bu tür gelişmelerden çok zarar görecek olanlar girişimin başarısız olması için çaba harcarken, buna karşı koruma kalkanlarının devreye girmesi veya akla bile gelmeyen yeni ilişkilerin şekillenmesi önlenemeyebilir. Jeopolitik gelişmeler ve sıcak çatışmalar farklı boyutlara tırmanabilir. Küreselleşmeye aşırıya kaçan oranda bağımlılaşan ve sürdürülebilir olmayan eğilimlerden nemalananlar, telafisi olanaksız kayıplar yaşamak durumunda kalabilir. *** Küreselleşmeden ve finansal sermayenin diğer üretim faktörleri ve tüm bölgeler üzerinde belirleyici olmasından yana olanlar, direnmeye çalışıyorlar. Avantajlı konumlarını korumak adına her yolu deniyorlar. Bu çabalar, eşitsizlikleri büyütürken yapısal sorunları ağırlaştırıyor; kendi bindikleri dalı kesmek ve itibar kaybetmekten başka bir sonuç elde edemiyorlar. İstikrarsızlığın etki alanı genişliyor ve güvensizlik daha belirleyici oluyor, kırılganlık algısı güçleniyor. Niyeti gizli teşviklerden sonra, tehditlerin de pek bir işe yaramadığı bir dönemden geçiyoruz! Kendi ürettiği sorunları kalıcı bir şekilde çözemeyen sistemlerin er veya geç çökmesi kaçınılmazdır. Sancılı bir geçiş sonrasında her şey değişmek zorunda kalır. Güç dengeleri, ideolojik bakışlar, geniş kesimlerin aşırı hassasiyet sergilediği konular büyük bir değişim geçirir; dramatik kayıpların ardından yeni bir düzen şekillenmeye başlar. Hiçbir şey eskisi gibi olamaz; nefsinin köpeği olmayı alışkanlık haline getirerek yoldan çıkanlar, en çok kaybedenler listesine girmekten kurtulamaz. *** Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız sancılı değişim sürecinin başlangıç aşamasında olduğumuzu bilmemiz ve tercihlerimizi bunu dikkate alarak şekillendirmemiz gerekiyor. Yaşanacak değişim yalnız ekonomiyi değil, sosyal ve siyasi gelişmeleri de derinden etkileyecek. Bu nedenle her gelen yılın gideni aratabileceğini düşünüyoruz. Özellikle olumlu küresel koşullara aşırıya kaçan oranda bağımlı olan ve bu nedenle gerçekçi olamayan ekonomilerdeki yıpranmanın, çok daha büyük olabileceğini sıkça dile getiriyoruz. 2015 yılının nasıl geçebileceğine ve özellikle döviz kuruna ilişkin sorular ile sık sık karşılaşıyoruz. Belirsizlik ve kırılganlığın çok yüksek olduğu dönemlerde isabetli rakamsal tahmin yapmaya çalışmak anlamsızdır; çoğunluğu, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışanların önünüze koyduğu rakamlara da pek itibar etmeyin. Olabildiğince tedbirli olmaya çalışmak, kazanmaktan çok kaybetmemeye odaklanmak hayati önemde olabilir. Uğur Civelek Kaynak: Aydınlık

ALMAN TODENHÖFER’İN İSLÂM DEVLETİ ZİYARETİ

Geçtiğimiz günlerde haberleştirdiğimiz Alman gazeteci Jürgen Todenhöfer, İslâm Devleti’nin misafiri olarak Irak’a gerçekleştirdiği ziyaretin ardından izlenimlerini yazdı. Adımlar Dergisi Avrupa Bürosu’ndan Nihan Öztürk gönüldaşımız tarafından tercüme edilen bu izlenimler, 7 ana başlık etrafında derlenmiş. İslâm Devleti’nin içinde bulunulan savaş şartlarına rağmen ev sahipliğini hakkıyla yerine getirdiği anlaşılan bu notlarda, Alman misafir Todenhöfer, misafirliğini de aşan bir ev sahipliği psikolojisiyle Almanya’ya dönüşünün ardından “Müslümanlara İslâm’ı anlatmak” gayretine bile düşmüş. Aşağıda, bir Batılının “Batıcı bir objektif göz”le İslâm Devleti hakkında yaptığı gözlemleri okuyabilirsiniz. *** Yavaş yavaş “İslâm Devleti” seyahatimizin stresini üzerimizden atıyoruz. Oğlum Frederic bu arada bayağı kilo verdi. Elbette rizikosu yüksek bir seyahat olduğunu biliyordum. Sadece İslâm Devleti ile değil, Amerikan ve Suriye bombardıman saldırıları ile de alâkalı. Musul’da Amerikan Bombardıman uçakları sürekli üzerimizde çemberliyordu. Hatta Irak-Musul’da bulunduğumuz sıralarda, Suriye-Rakka’da ikamet ettiğimiz eve Suriye’nin gerçekleştirdiği bombardıman ile yerle bir edildi. Dönmeden önceki son gecemizi, işte bu bombalanmış ve virane halde bulunan evde, cam kırıkları arasında geçirmek zorunda kaldık. Fakat gerçeğin ipuçlarına ulaşmak için riziko gerekiyor. Bu yüzden planladığım Kitap için “İslâm Devleti” hakkında otantik malzeme gerekiyordu bir kere ve bunlar sadece o bölgede bulunuyordu. Tüm Kitaplarımı böyle yazmıştım. Her defasında kritik bölgelere bizzat gitmiştim. Bununla birlikte “Halife”liğin -Güvenlik Garantisi- elimde bulunuyordu, ki doğruluğu hakkında bir garanti yoktu. Bütün yakın dostlarım ve ailem bu garantinin gerçekliği hakkında şüphelerini dile getirip bu seyahatten vazgeçmem için bayağı bir uğraşmışlardı. Fakat böyle durumlarda genellikle ve yalnız kendi içimdeki sese kulak veririm. Garanti gerçekti ve “İslâm Devleti” hem Musul hem de Rakka’da bulunmalarımızda buna sadık kaldı. Gerçi sürekli gizli istihbarat tarafından gözetleniyorduk ve Mobil-Telefonlarımızı, Bilgisayarlarımızı teslim etmek zorundaydık. Seyahatimizin sonunda bütün resim ve görüntüler kontrolden geçirildi. Sansür adına çektiğimiz 800 fotoğraftan 9 tanesi, yabancı savaşçıların yakınlarına zarar gelmemesi açısından silindi. Seyahatin gidişatı ile alakalı bazı zamanlar “İslâm Devleti” ile keskin ve yüksek tonla anlaşmazlıklarda oluyordu. Tabi ağır silahlı İD-Savaşçıları ile kavga etmesi kolay değil. Neredeyse 2 defa seyahat erken bitiyordu. Tüm günlük yaşam tehlikesi arasında ise bu sürtüşmeler sinirli anlara neden olduysa da, genel anlamda ele alınacak olursa iyi muamele ediliyordu. 7 güçlü izlenimlerim kısaca şöyle: 1.) BATI, “İSLÂM DEVLETİ”NİN RİSK BOYUTUNU ÖNEMLİ ÖLÇÜDE KÜÇÜMSÜYOR. Bizim politikacılar kabul etmese de İD-Savaşçıları, oldukça akıllı ve tehlikeli. “İslâm Devleti”nde, bugüne kadar hiçbir savaş bölgesinde görmediğim bir Zafer güveni ve buna bağlı gürültülü sevinç gösterileri hakim. İD-Savaşçıları, totaliter inanç ve demonstrasyon vahşetleri ile dağları hareket ettirebileceklerine ikna olmuşlar. Musul’da 400’den daha az İD-Savaşçısı, 25.000 yüksek modern donanımlı Irak askerini ve milislerini kaçmaya zorlamayı başardı. “İslâm Devleti”, bir kaç ay içinde Büyük Britanya’dan daha büyük bir bölgeyi ele geçirdi. El Kaide, bu örgütün yanında sanki bir cüce. Ara sıra arazi kayıpları veya -değişimler “İslâm Devleti”ni pek de ilgilendirmiyor. Bazen medya tarafından abartılmış bir şekilde haber yapılsa da, bu -gerilla savaşı- olarak normal görülüyor. 2.) “İSLÂM DEVLETİ”NE YENİ KATILIMLAR GÜNDEN GÜNDE ÇOĞALIYOR. 2 Gün boyunca Türkiye sınırına yakın bulunan “İslâm Devleti”ne ait bir katılım-kampında kaldım. Bu iki günlük süre içerisinde dünyanın her yöresinden her gün 50’den fazla savaşçı geliyordu. Sadece kendi ülkelerinde başarısız olmuş genç erkekler değil bunlar. Aksine Amerika’dan, İngiltere’den, İsveç’den, Rusya’dan, Fransa’dan, Almanya’dan ve saire başarılı, coşkulu gençlerde Savaşçı olarak “İslâm Devleti”ne katılıyor. Örnek olarak bir tanesi daha birkaç hafta önce Hukuk Devlet Sınavı’nı kazanmış ve bir Avukat olarak mahkemelere çıkış izni almışken, kendi isteği ile “İslâm Devleti”ne savaşçı olarak katılmak için gelmiş. 3.) “İSLÂM DEVLETİ” -10 GÜNLÜK İZLENİMLERİMDEN SONRA DİYEBİLİRİM Kİ- BÖLGENİN DİĞER ÜLKELERİNE, TOTALİTER BİR DEVLETİN NASIL YÖNETİLMESİ GEREKTİĞİNİ ÖRNEKLEŞTİRİYOR. Özellikle iç güvenlik ve sosyal refah bölümleri ele alınabilir. Tabi Avrupa standartlarına ve benim isteklerime tamamen ters. En azından Irak bölgesinde bulunan Sünni Nüfus “İslâm Devleti”ni tereddütsüz ciddi bir devlet olarak kabul etmiş durumda. Çünkü Bağdat’da bulunan Maliki rejimi tarafından daha önceki ayrımcılık ve baskıya karşı tercihlerini bu yönde kullanıyorlar. Şu an Musul’da, Hrıstiyanların, Şiilerin ve Ezidilerin bölgeyi terk etmesi ve sayısız idamlar ile birlikte tamamen Sünniler bulunuyor. 4.) “İSLÂM DEVLETİ”NİN AMACI, SADECE ORTA DOĞU’NUN HATTA BİR GÜN DÜNYA’NIN FETHİ DEĞİL, İNSANLIK TARİHİNİN EN BÜYÜK “DİNİ TEMİZLİĞİ”Nİ BAŞARMAK. “İslâm Devleti”, Kitap Ehli dinler arasında gördükleri Yahudiler ve Hrıstiyanlar dışında, bütün inançsız ve mürted gördüklerini öldürmek, ölenlerin kadınlarını ve çocuklarını köleleştirmek istiyor. Bütün Şiiler, Ezidiler, Hindular, Ateistler ve Müşrikler ölmeli. Yüz milyonlarca insan, bu dini ‘temizlik’ sırasında elimine edilmek isteniyor. Demokrasiyi onaylayan tüm müslümanların da öldürülmesi gerekiyor. Çünkü “İslâm Devleti” bakış açısıyla bunlar insani yasaları ilahi yasaların üstünde tutuyorlar. Bütün bunlar -fetihden sonra- Batı dünyasındaki demokratik fikirli Müslümanlar içinde geçerli. Bu inançsızlar için ölümden kurtulmanın tek yolu, kendi istekleri ile pişmanlık ve “İslâm Devleti”nin temsil ettiği gerçek İslâm’a dönmek. Ve sadece ülkeleri daha fethedilmemiş olması. Yahudiler ve Hrıstiyanlar Kitap ehli oldukları için tolerans görmeliler, fakat senelik fiks 100 dolar koruma vergisi ödemek zorundalar. Müslümanlar için ise zenginlerden daha fazla ve fakirlerden daha az olmak üzere Zekat vergisi alınıyor. Bütün bu noktalarda benim ve “İslâm Devleti” arasında ortak noktaların bulunmadığını vurgulamama gerek yok. Bunu çok defa açıkça ve sayısız kez açıkladım. 5.) BENİM GÖZÜMDE “İSLÂM DEVLETİ”, NÜKLEER BİR TSUNAMİDEN KAYNAKLANAN %1’LİK BİR HAREKET. “İslâm Devleti”, müslüman dünyası içerisinde 99% reddedilen bir İslâmi anlayışa sahip. Benim gibi Kuran’ı birçok kez okuyan bir Hrıstiyan için bile “İslâm Devleti”nin anlayışının İslâm ile nasıl bağdaştırıldığını anlamak güç. Kuran okumalarımda İslâm’ı merhamet dini olarak tanıdım. 114 Surenin 113’ü “Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla” diye başlıyor. Böyle bir merhamet anlayışını “İslâm Devleti”nde hissetmedim. 6.) BOMBALAR VE ROKETLERLE “İSLÂM DEVLETİ” YENİLEMEZ. Üç Milyonluk Şehir olan Musul, 5.000 İD-Savaşçısı ile yönetiliyor. Kim bunları bombalarla yok etmek isterse, bütün Musul’u yerle bir etmek ve binlerce sivili öldürmek zorunda kalır. Bombalamalar önceden de ve şimdide Orta-Doğu’da “Terörist ıslah programları” arasındaydı. “İslâm Devleti”ne bakınız! Sonuçta buda George W. Bush’un yasadışı Irak savaşından doğan bir çocuk. BATI DEĞİL, YANLIZ ILIMLI SÜNNİ ARAPLAR “İSLÂM DEVLETİ”Nİ DURDURABİLİR. 2007 yılında bir kez yaptıkları gibi. O zaman “İslâm Devleti”nin öncesi olan “Irak “İslâm Devleti (İD)”ni durdurmayı başarmışlardı. Tabi o dönemdeki “Irak “İslâm Devleti” şimdiki “İslâm Devleti”nden oldukça güçsüzdü. Sünni Iraklılar ise “İslâm Devleti”ne karşı tek bir şekilde karşı durabilirler, oda 2003 Saldırılarından sonra Amerikalıların ve Şii ıraklıların kendilerini tamamen elimine etmelerinden vazgeçip, bunları tekrar Irak Toplumuna entegre etmesi. Şu ân böyle bir şeyin olması gözükmüyor. Fakat “İslâm Devleti”ni durdurmanın tek çözümü bu. Suriye için de çözümler mevcut. Ancak Batı, reel ve gerçekçi olmayan durum değerlendirmelerini düzeltmek zorunda. Burada Suriye oldukça basit görüldü. 7.) BATI’DA, GERİ DÖNECEK OLAN İD-SAVAŞÇILARININ TERÖR EYLEMLERİ YAPACAĞINA DAİR PEKÇOK SPEKÜLASYON YAPILIYOR. Ben de şimdi ve sonrada böyle bir durumu göz ardı etmeyeceğim. Gerçi geri dönenler hakkında “İslâm Devleti’ndeki hayatı hiçbir zaman başaramayacaklardı” denilerek bunlar kaybedenler olarak tanımlanıyor. Bu yüzden Ana-Tehlike olmasalar da, Brüksel’de böyle biri tarafından bir eylem gerçekleşmişti. Aslında en fazla tehlikeyi oluşturanlar, daha ülkelerini terk etmemiş olan “İslâm Devleti” Sempatizanları. Kimse Almanya’da ki Terör-Tehlikesini hafife almasın. Ama kimsede abartmasın. Sonuçta bugüne kadar hiçbir Alman vatandaşı bir İslâmcı tarafından öldürülmedi. Ama birçok alman müslüman, alman aşırı sağcılar tarafından öldürüldü. “PEGİDA” gibi (şu an vatansever kisvesi altında aşırı sağcı Almanların oluşturduğu ve bu isim altında “Avrupa’nın İslâmlaşmasını durdurun” adlı organizasyon ve yürüyüş eylemleri gerçekleştirerek sempatizan toplamaya çalışan) gruplar tüm faktörleri alaşağı ediyor. Bunlar “İslâm Devleti”nin de işine geleceği gibi, Almanya’da müslümanlar ve müslüman olmayanlar arasında geniş çaplı kızışmaların oluşmasına neden olacak akımlar. Bunları “İslâm Devleti” bile bana teyit etti. Benim izlenimlerin kadarıyla “İslâm Devleti” -Soğuk Savaş- döneminden sonra dünya barışı için en büyük tehlike. George W. Bush’un Irak’a karşı saldırı çılgınlığının şimdi hesabını ödüyoruz. Batı dünyası bu tehlike karşısında tamamen konseptsiz duruyor. Tercüme: AdimlarDergisi.com / Almanya

CEM TÜRKBİNER’DEN KONFERANS: “SAFSATA VE MANTIK”

ADIMLAR Fikir Kültür Siyaset Platformu Sözcüsü Cem TÜRKBİNER, bu hafta merkez salonumuzda bir konferans verecek. 28 Aralık 2014 Pazar günü, saat 14:30’da “Safsata ve Mantık” başlığı etrafında verilecek konferansımıza tüm halkımız davetlidir. Konferans hakkında bilgi almak ve katılmak için aşağıdaki iletişim bilgilerinden bize ulaşabilirsiniz: ADIMLAR Fikir Kültür Siyaset Dergisi Konferans Salonu: ADIMLAR Fikir Kültür Siyaset Platformu – Merkez Binâsı Adres: Hürriyet Mahallesi Dr. Cemil Bengü Caddesi No:48/3 Çağlayan / İSTANBUL Telefon: (0212) 234 27 10 / Gsm: 0544 487 1999 Mail: adimplatformu@gmail.com WWW.ADIMLARDERGISI.COM

HAYÂLLER

Hayâl görmek, toplumda daha çok olmayan şeyleri zihinde tasarlayıp, ümitsiz ve gerçeklik payı zayıf, belli belirsiz görüntüler olarak algılanır. Hayâl kurmak ise olmasını arzu ettiğiniz henüz mevcud olmayan şeyleri, ruhunuzun büyüklüğüne, idrakınızın ve ufkunuzun genişliğine göre şekillendirip; gerçekleşebilir şeylerin peşinden ümitvâr olarak koşmak olarak algılanır. Bu çerçevede üzerinde durmak istediğim asıl mesele ise hayâl görmek olmayıp, hayâl dünyamızı olgunlaştırmak mânâsına “hayâl kurmak”. HAYÂL VE GAYE Gayesi, mevcut gerçekliği ideal bir gerçekliğe taşımak arzusu olmayan insanın hayâlleri yok olup unutulabilecek bir görüntüden ibaret kalacaktır. Bu da insan için vakit kaybı, zaman israfı; yani en kötü sonuç. İçinde gaye-hedef barındıran hayâller, insan için vakit kaybı değilken, aynı zamanda özlemini duyduğu dünyanın bir taslağı, bir hazırlığı rolünü yerine getirir. Burada Gaye-Hedef uğrunda bir mücadele alanı olan dünyada, insanlar arasındaki beraberliklerde tecrübe edilegelmiş bir husus; küçük hayâl kuranlarla, uzun ve yorucu bir yol yürünememesi… İnsan, hasretini duyduğu “Hedef”i nisbetinde heyecanlanır ve o nisbette hayâl kurar. İdeali büyük olanın hayâllerinin de büyük olması tabiîdir. Büyük ideale küçük hayâller yakışmaz. Yakışmayacağı gibi, küçük hayâller etrafında “koşturmak”, Büyük İdeale de saygısızlığa varır. Yok eğer gayesi küçükse, hayâl dünyasını dar tutmakla suçlanamaz insan. HAYÂL İLE İSTEK Kendisini peşinde koşturacak ideale bağlı hayâllerin, dünya gözüyle bir gerçekliğe dönüşmesi son tecritte Allah’ın bileceğidir ki, kader meselesidir. Diğer yandan bir şey hakkındaki isteğin kuvveti ve büyüklüğü tek başına cezbedici olabilir ve yanlızca bu sebeble cazibe merkezine yakındır. Dolayısıyla bir şeyi istemenin kaderle de ilgisi söz konusudur denilebilir. Kurulan hayâlin kuvvetli bir iştiyak, arzu ve istekle perçinlenmesi, ideal dünya hayâlinin tatbikine yakınlığı sağlayabilir. Tersi, bu talep edişdeki zayıflık ise, kurulan hayâllerin göz plânındaki gerçekliğe kavuşmasına engel olabilir. Büyük Gaye’ye bağlı büyük hayâller kuran ve bunun gereği olarak istek kuvveti yüksek olan insanlar topluluğunda kısır çekişmelere yer yoktur. Şahsiyet ifâdesine uzak bir “Benlik” olmadığı gibi, bunun peşisıra gelebilecek ahlaksızlık da yoktur. Kenetlenme, bir ve bütün olmak vardır: Aynı Gaye-Hedef uğruna hayâl kuran ve bunun gereğini yerine getirme arzusuyla amel işleyen insanlar topluluğu. Bu bütünlüğün nedeni hayâle bağlı istek ve arzunun kuvvetinin büyüklüğüdür. HAYÂL İLE AKSİYON Biz İBDA’cılar, davamızı eşya ve hadiseler üzerinde ki teshirini görmek için hayâller kurarız; bunun için mücadele veririz. Eskiler körlüğe “göz zindanlığı” derler. Aksiyona mevzu olmayan, hareketle dış ifâdeye bürünemeyen hayâller, ferdin pasif hayatında yaşattığı, onu tabiri caizse zindana attığı düşünceler olarak kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Aksiyon plânında harekete geçen hayâller ise, bağlısı olduğumuz İdeali ve o İdealin Sahibini de mutlu edecektir. O’nun mutlu olması bizim de mutlu olmamız anlamına gelir. Allah bizlere, kurduğumuz Büyük Hayâlleri eşya ve hadisler üzerinde de görmemizi sağlayacak gayreti ve azmi versin… Bahri Akpınar ADIMLAR

IRAK MİLLİ CEPHESİNDE BUGÜN

Irak Milli Akıncıları intifâdası “El-Âzim” bölgesinde “El-Muhtar” milisleri pusuya düşürüldü ve komutanları Vasık Battat ile çevresinde ki bütün askerler öldürüldü. Selahaddin/ “Süleyman Bey” yolu üzerinde katil Safevi milislerinin konvoyu patlatıldı. Patlama sonucu zırhlı mekanizma aracı imha edildi ve içinde ki tüm unsurlar öldürüldü. Selahaddin/Akıncılar, “El-Decil” kazası yakınlarında “El-Aceliyye” bölgesinde ki bölücü Safevi milislerinin karargahlarına saldırdı. Saldırı sonucu 11 düşman unsuru öldürüldü,18 kişi yaralandı ve 2 Hummer ve iki yolcu taşıma aracı imha edildi. Selahaddin/ Safevi milisleri “Azîzü Beled” bölgesinde ki sakinlere saldırmaya çalışırken akıncılar, onları pusuya düşürerek öüstesinden geldi. Akıncılar, önce tarım yollarında gömülü olan 13 patlayıcı mekanizmasını patlattı ve sonar ağır ve orta makinalı tüfeklerle düşman milislerine saldırdı ve onları çığlık içerisine boğdu. Operasyon sonucu 45’in üstünde düşman unsuru öldürüldü, 16 saldırı mekanizması imha edildi ve geriye kalan unsurlar silahlarını ve mühimmatlarını burakarak kaçtılar. Geriye bırakılan silah ve mühimmatlar ele geçirildi. Deyali/ Devrimciler, “El-Askerî semti etrafında “Mikdadiyye” yargı ve infaz merkezinde bulunan câni Safevi milislerinin karargahlarına ağır havan toplarıyla şiddetli bombardımana tuttu. Bombardıman sonucu 5 unsur öldürüldü ve diğer kalanlarda yaralandı. Deyali/ Akıncılar, Mikdadiyye ilçesinde ki “Mensura” bölgesinde bölücü Sâfevi milisleri “Fîlik” karargahından hareket ederken onları füzelerle vurdu. Saldırı sonucu 20 düşman unsuru öldürüldü ve bir çok sayıda yaralandı. El-Enbar- Bağdat güzergahı/ Devrimciler, “Hit” kazasını ve Bağdat güzergahında ki bütün köyleri ve kasabaları kontrol altına alıp orada barınan bütün düşman ordularını temizlediklerini ilan etti. Bağdat/ Akıncılar, Bağdat kuzeyinde ki “Tacî” stratejik kampını 120 ml havan toplarıyla ve füzelerle bombaladı. Milli mücadelemiz büyük bir başarıya yeni bir imza atmıştır. Hayırlara vesile olsun… Tercüme: M.İbrahim Musluoğlu Kaynak: http://www.dhiqar.net

TÜH, İTİBARI KURTARMAYA BİN YÜZ ODA YETMEDİ!

AKP’nin “saray” hikâyesi malûm.. Bin yüz küsür odalı saray için milyarlarca lira israf edildi, onca aç ve çıplak varken, yatırım saraya yapıldı. Erdoğan bu durumu, “itibar saraydadır!” diye açıklamaya kalktı. Hem de bu açıklamayı, “insanı yaşat ki devlet yaşasın!” anlayışına sahip çıktığını söyleyen adam yapmıyor mu!.. Hani fiyakalı bir laf, “insanı yaşat ki devlet yaşasın!”… Oluruna geldikçe, Egemen Bağış’ın “bakara-makarası” gibi, sallayıver gitsin. İtibarı sarayda arayan anlayışla, insanı yaşatmayı önceleyen anlayışın birbirine taban tabana zıt olduğunu anlayacak kafa nerde? Nasıl olsa idrakler iğdiş edilmiş, AKP de üzerine tüy dikiyor böylece. Neyse, bunlar itibarı sarayda arayadursunlar, itibar umarken dalga geçiliyor şimdi kendileriyle. Şimdi birileri diyecek ki, “o dalga geçenler zaten düşman”… İyi de sen itibarı zaten düşmanının nezdinde aramıyor musun? İşte, düşman da verdiği tepki ile senin yaptığının hiç de itibara değer bir şey olmadığını dalga geçerek gösteriyor. Cumhuriyetin haberi şöyle: ‘Erdoğan, diktatör parodilerinden fırlamış gibi’ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için 1,4 milyar lira harcanarak, Atatürk Orman Çiftliği arazisine yapılan ‘Saltanat Sarayı’ dünya medyasının gündeminden düşmüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, mahkeme kararlarına rağmen yapılan sarayı, son olarak New York Times gazetesinde yayımlanan bir makaleye konu oldu. New York Times’da, Türkiye’de yaşayan gazeteci Andrew Finkel’in imzasıyla yayımlanan makalede Erdoğan, İngiliz komedyen Sacha Baron Cohen’in parodilerindeki hükümdarlardan birine benzetildi. “GAZETE MANŞETLERİNİN ARANAN İSMİ” Erdoğan’ın partisinin yeniden seçilmesine yetecek kadar saygı gördüğünün ancak Türkiye’deki birçok kişinin de kendisine nefretle baktığı ifade edilen yazıda, Erdoğan’ın ‘tuhaflıkları’ nedeniyle gazete manşetlerinin aranan ismi olduğu belirtiliyor. “Bir Sacha Baron Cohen parodisindeki hükümdar gibi, kendisine 1000’den fazla odası olan bir saray inşa ettirdi. Kimse bu sarayın ne kadara mal olduğunu bilmiyor: İnşaattan sorumlu olan kurum, miktarın devlet sırrı olduğunu çünkü ifşa olmasının ekonomiye zarar vereceğini açıkladı.” Tüh be, itibarı kurtarmaya bin yüz oda da yetmemiş, on bir bin odalısını mı yaptırsaydık acaba? Ahmet ÖLÇÜLÜ ADIMLAR

DEVLET VE DÜZEN YAPISI DEĞİŞMELİ

Müşir bey öncelikle çalışmalarınızı yakından takib ettiğimizi ve özellikle mazlum insanların her zaman yanında yer aldığınızı görmekten dolayı sizi tebrik ederek başlamak istiyorum. Bize son olarak neler yaptığınızı hangi davalarla ilgilendiğinizden bahseder misiniz. Çok teşekkür ederim, bu sözler elbette memnuniyet verici ve insanı şevklendiren şeyler, sağ olun, mukabil saygılarımı siz ve sizin nezdinizde İBDA camiasına sunarak başlamak istiyorum… Bu günlerde ilgilendiğim son davalardan biri Gaziantep’deki dava. 350’ye yakın müvekkilim var ve bu insanlar “Paralel Örgüt”ün mağduru olmuşlar. “Paralelci” olduğu ifâde edilen bir müteahhit tarafından dolandırılmış 350 kişi davalarında müdafi olmam için vekâlet verdi. Çoğu fakir ve gerçekten mağdur olmuş kişiler bunlar. Bir de Bandırma dosyası var, Yakup Köse’lerin davası. Yine Hizbut Tahrirciler geldi, onlarla da ilgileniyorum. “28 Şubat Davası”yla ilgili de girişimler de bulunmuştunuz, son durum nedir? Şikâyetlerin dinlenmesi ve sorgulama devam ediyor. Bazı isimler sanık sandalyesinde oturması gerekirken tanık olarak davet ediliyorlar ki, onlar da zaten mahkemeyi umursamaz bir tavır sergiliyorlar ve katılmıyorlar. “28 Şubat Davası” için ümitli misiniz yoksa sürüncemeye bırakılacağını ve bir sonuç alınamayacağına mı inanıyorsunuz? En azından şuna inanıyorum, 28 Şubat’ı yapanlarla, mağdur olan kesimin yüzleşmesi açısından olumlu buluyorum. Fakat, Hak ve Adalet’in tecelli ettiğine inanmıyorum. Tarihe not düşüyoruz, gelecek kuşak şunu diyebilsin ki; “işte bakın müstekbirler mazlumların önünde hesap veriyorlar, binlerce insan cezaevine girmiş çıkmış”… Biliyorsunuz, Hukuk sistemi bütünüyle bozuk. Sürüncemede bıraksa da aynıdır bırakmasa da aynıdır.  Tabii dediğim gibi Çetin Doğan, Çevik Bir gibi isimlerin bu konularda sorgulanması bir şeydir. SİSTEM KODLARININ ÇOK ÜZERİNDEYDİ  İBDA-C Davasında biliyorsunuz Okan İşgör isimli bir itirafçının söyledikleri… O dönemde İBDA-C olayının başlı başına yanlış değerlendirmesi veya değerlendirilememesi veya sistemin İBDA-C’yi, Büyük Doğu’yu, Medeniyet Projesini algılayamaması çok normal. Çünkü sistemin kodlarının çok üzerindeydi. Sistem, bunun Entelektüel bir Medeniyet Projesi olduğunu anlayamadığı gibi, kendisine de set çekeceği endişesi ve kanaatiyle panikledi. Ne yaptı, işte tuttu komplolar düzenledi. Bir beyin adamı olan, mütefekkir olan aynı zamanda tefekkür ettiğini uygulamaya koyan; dünyanın belki de bir daha göremeyeceği ender şahsiyetlerden olan Salih Mirzabeyoğlu’nu sudan sebeblerle tutup cezaevine attılar. Böyle yaparak bu hareketi akamete uğrattıklarını sandılar. Okan İşgör ve onun ağa babaları tarafından uydurulmuş deliller, iftiralar, dedikodular bu gün halâ birçok İBDA’cıyı cezaevine sokuyor ve bir çoğu da bunlardan dolayı içeride tutulmakta. Okan İşgör sadece bir kukla, kuklacının da ortaya çıkması gerektiğini düşünüyorum. TOPYEKÜN BİRLİĞİ SAĞLAMANIN YOLLARI ARANMALI  Türkiye’de biliyorsunuz Derin Devlet gibi bir çok yapılanma varlığını bir şekilde sürdürüyor. Bu tür yapılanmalardan on binlerce hatta yüz binlerce mağdur olduğu da aşikâr. Yine Güneydoğu problemi ve yanı başında bir Suriye problemi var. Bu hadiseleri bir potaya koyarak değerlendirmenizi istesek, neler söyleyebilirsiniz? Şöyle; en başında bu meselelere dair devletin takındığı politikalar yanlış. Fakat diğer taraftan Ahmet Davutoğlu’nun konuşmaları açıkçası beni bazen heyecanlandırıyor. Bazı sevindirici söylemler işitmek güzel fakat; içimizde yerleşmiş olan Batıcıların ayıklanması ve farklı derin yapıların temizlenme operasyonu olmadığı sürece sadece “güzel sözler” olarak kalıyor. Yine de iyi gelişmeler az da olsa sevindiriyor. Meseleleri bir bütün olarak ele alsalar ve topyekün birliği sağlamanın yollarını arasalar daha iyi olacağının kanaatini taşıyorum. IŞİD hakkında ne düşünüyorsunuz? Açıkçası IŞİD konusunda çok teferruatlı bilgim yok. Bilgim olmadığı bir meselede konuşarak… Doğru yapıp yapmadıkları konusunda bir görüş beyan edemem. Ama Amerika’nın karşısında sergilenen her türlü tavrı desteklediğimi belirtmek isterim. AYNI REJİMİN VERSİYONU  Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak devam ettiği bu hükümet hakkında ne düşünüyorsunuz? Mutlak anlamda düzen ve devlet yapısı değişmediği müddetçe olumlu düşünmemiz mümkün değil. Palyatif çözümlerle işin yürümeyeceği bellidir. Mazlumun hakkını mazluma vermeyen bir sistemin başına kim geçerse geçsin, o hükümet aynı rejimin bir versiyonudur. Emniyet ve Hukuk çevreleri ile birlikte “Paralel Örgüt” olarak zikredilen yapının medya kuruluşlarına da operasyonlar yapıldı. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Emniyet’e yapılan operasyonu ayakta alkışlıyorum. İçişleri Bakanını bu konuda tebrik ediyorum. Fakat yargı içerisinde yapılan operasyon yanlış bir zandır. Halen yargı içerisinde diridirler. Yargı içerisindeki örgütlenmelere operasyon yapılamadı bunun altını çiziyorum. “PARALEL ÖRGÜT”E KARŞI ÇÖZÜM  “Paralel Örgüt”ü nasıl değerlendiriyorsunuz? “Paralel güç” yılanca, başka cemaatlere, tarikatlara Amerika ve İsrail desteği ile saldırmıştır. Bunlar silahlı örgüttür. Hiçbir devrimci yönleri yoktur, tamamen kukladır bunlar. Komplocudurlar, takiyyecidirler. Bunlara yanaşılmadan üzerlerine gidilmeli ve operasyonlar yapılmalı. Önce Hukuk ve Yargı’nın içinde sinsice yuvalanmış olan “Paralel Örgüt” mensublarına operasyon yapılmalı. HSYK seçimleri ile ilgili düşünceleriniz? İllegal bir örgüt var ve bunlarla seçim yarışına girilmez. Bir örgütle yarışmak legal olana zûldür. İllegal Örgütle yarışılmaz. Tepesine binilir, operasyon yapılır ve dağıtılır. Mevcut Hukuk Sistemi nasıl düzeltilebilir? Çoklu Hukuk sistemine geçilebilir. Tamamen değiştirilmesi şart. Ben Sosyalizme inanan birisiyim. Anadolu Halklarının istekleri de göz ardı edilmemeli. Bizler helal ve harama inanıyoruz. Çoklu Hukuk sisteminde halklar kendi hukukunu seçebilir ve Adalet belki de böyle sağlanabilir. Herkesin inandığı değerler üzerine yargılaması yapılmalı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kaldırılması gerektiğine inanıyorum. 28 Şubat Mağdurları için de bu elzemdir. Mevcut Hukuk Sistemi bu halka zulümdür. Batı’nın Hukuku bize dayatılmıştır.  Vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim.  Röportaj: M. Yavuz Uçum ADIMLAR