GÖZDEN KAÇAN BAĞLUM ZİYARETİ…

İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun haftalık olarak tefrika edilen Ölüm Odası B-Yedi adlı eserinin yayınladığımız 324. bölümünün başlığı BAĞLUM (HER YERDE…) Başlığın hemen ardından Kumandan Mirzabeyoğlu’nun Mayıs 1983 tarihli rüyası vesilesiyle “Bağlum” ve Abdülhakîm Arvasî ÜÇIŞIK Hazretleri etrafında yaptığı değerlendirmeleri, ilgili okuyucularımızın aşağıdaki haber eşliğinde tekrar ve dikkatle okumalarını tavsiye ederek, gözden kaçan/kaçırılan haberimize geçelim: Rusya Devlet Başkanı Putin’in Dış İlişkiler Başdanışmanı Alexander Dugin, darbe kalkışmasının olduğu gün (15 Temmuz 2016) Vatan Partisi’nin davetlisi olarak Ankara’ya geliyor. Aynı gün öğleden sonra Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı Dr. Hasan Cengiz ile birlikte Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin Bağlum’daki mezarını ziyaret ediyor. Ziyaret sırasında Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in oğlu Mehmet Perinçek de Dugin’e eşlik ediyor. Ziyaret sonrasında AvazTürk haber sitesine röportaj* veren Alexander Dugin, Türk-Rus ilişkileri, yaşanan bölgesel gelişmeler yanında, Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin makamına yaptığı ziyaret ile ilgili olarak soruları cevaplıyor. Röportajda söz konusu ziyaret ile ilgili şunları söylüyor: “Avaztürk: Sayın Erdoğan’ın ısrarla belirttiği gibi Türkiye İslam ülkelerinin lideri ve hamisi olarak bir misyon yüklenme konumunda. Avrasya bloğu ülkeleri ve Rusya’nın bu konudaki görüşleri nelerdir. Dugin: Avrasya Bloğunun oluşmasında din olgusu birinci planda değildir. Halen ittifak içinde bulunduğumuz İran Şii dünyasının lideri konumundadır. Çin çok farklı din inanışları barındıran bir ülkedir. Biz İslam dünyasını dört farklı bölümde görüyoruz. Bunlar Şiilik, Sünnilik, Vahabilik ve sufi akımlardır. İslam dünyasındaki Vahabilik ve selefilik akımları tamamen Amerika’nın kontrol ettiği ve destekleyerek güçlendirdiği, yaydığı akımlardır. İran’ın liderliğini yaptığı Şiilik akımı ise bu Amerikan dayatması akımın karşısında denge unsuru oluşturan tek akımdır ve Şiilik akımı Rusya menfaatlerine en uygun ve Amerika’nın İslam dünyasını kontrol etme projesine karşı çıkan denge unsuru olması açısından en uygun akım olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Ancak Şii ve Sünni akımlar arasında kesin bir çizgi vardır ve İran’ın Sünni İslam alanlarına etki etmesi bu ayrım sebebiyle mümkün değildir. Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin sünni İslam aleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur. Sünni İslam’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vahabilik ve selefilik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünni İslam alemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin islam halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslam alimi Abdulhakim Avrasi’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir.” Din olgusu olsun ya da olmasın, Avrasya Bloğu, tarihî Rusya-Amerika çekişmesi ve/veya Emperyalizm gibi, belirli yönleriyle haklı ama bir taarruz için son derece zayıf kalacak temeller üzerine bina edilemez. Batı’ya niçin ve nasıl karşı olunması gerektiğinin izahı, ancak tutarlı bir ideoloji ile mümkündür. Bununla birlikte bu izah, “Türkiye’nin İslâm Halifeliği fikri” gibi tarihî dayanağı olan iddiaların da boş bir slogandan ve hamâsî bir mâzî yüceltmesinden ibaret kalmaması için de elzemdir. İdeolojisinin merkez mekânı olarak Anadolu özelinde “jeopolitik” anlayış olarak Asyacılığı işaretleyen Büyük Doğu-İBDA, yukarıdaki iki temel sualin de tutarlı bir bütünlük çerçevesinde cevabını vaz etmektedir. Dolayısıyla, ister kavim zaviyesinden bakılsın isterse din, bugün bölge halklarının Batı zihniyeti düşmanlığını mânâlı ve verimli kılacak tek dayanak noktası Büyük Doğu-İBDA’dır. Dugin’in, bu fikrin Mimarlarının büyüğü olan Abdülhakîm Arvâsî Üçışık Hazretleri’ni ziyareti de ancak bu anlayışla değerlendirilirse bir mânâ kazanır. Dugin’in AvazTürk’e verdiği söz konusu röportajın tamamını aşağıda alakalarınıza sunuyoruz. ADIMLAR ERDOĞAN-PUTİN GÖRÜŞMESİNİN PERDE ARKASI VE ALEXANDER DUGİN ÖZEL ROPÖRTAJI Türkiye-Rusya ilişkilerinde eskisinden daha yoğun bir yakınlaşmanın başladığı bu günlerde AVAZTÜRK, Kremlinin Derin Adamı Putin’in Dış Politika Baş Danışmanı Alexsander Dugin’e ulaştı. AVAZTÜRK’e özel röportaj veren Dugin, Türk-Rus yakınlaşmasına dair yürütülen çalışmaların detaylarından Suriye politikasında Türkiye ile Rusya arasında yaşanması muhtemel gelşmeler ve Türkmenler’in durumunu da anlattı. Ülkemizin yoğun gündemi arasında gerçekleşen Erdoğan, Putin görüşmesi tüm dünya kamuoyunda önemli bir yer teşkil etti. 24 Kasım 2015 de Rus uçağının düşürülmesiyle başlayan ve karşılıklı restleşmelerle sürekli tırmanan Türkiye – Rusya gerginliği artık çözülemeyecek bir sorun olarak görülmeye başlanırken 15 Temmuz daki hain kalkışmanın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilk destek mesajının Putin’den gelmesi ve 9 ağustos’ta yapılan kritik görüşme gerilimin seyrini tam tersi istikamette değiştirdi. Artık Türkiye – Rusya ilişkilerinde eskisinden daha yoğun bir yakınlaşma, stratejik işbirliği sesleri duyulmaya başlandı. Türkiye’nin yeni ufuklar gözlediği bu gelişmelerin temelinde ise kamuoyunun tam olarak bilmediği çalışmalara Avaztürk ulaştı. Erdoğan – Putin görüşmesinden aylar önce kurulan iletişim ağları, aradaki buzların erimesine ve görüşme detaylarının sanılandan daha sıcak bir ortamda gerçekleşmesine sebep oldu. Bu görüşmenin alt yapısını hazırlayan iki kahramandan bahsetmek gerekir. Türkiye adına, Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı Dr. Hasan Cengiz ve Rusya adına Putin’in dış politikalar baş danışmanı Alexander Dugin. Avaztürk olarak bu çalışmaların detaylarını olayın ilk ağzından öğrendik ve Dugin’le yapılan özel röportajla konunun detaylarına indik. İlk olarak Alexander Dugin’in kim olduğunu ve bu işbirliği projesinde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlamamız gerekir. Dugin, KGB Başkan yardımcısı korgeneral bir baba ve felsefe profesörü bir annenin oğlu. Mühendislik eğitiminden sonra uluslararası ilişkiler konusunda eğitimine devam etmiş ve bu alanda Rusya’nın en önemli akademisyenlerinden. Halen Rus Devlet Üniversitesinde kürsü başkanı. Aynı zamanda bir filozof. Adı ilk olarak Boris Yeltsin’in Amerikan yanlısı politikalarına gösterdiği sert muhalif duruşla duyurmuş bir Rus milliyetçisi. Bu muhalif durumuyla Putin’in ilgisini çekmiş ve Putin’in iktidara gelmesiyle milletvekili olarak Rus parlementosuna girmiş. 90’lı yıllarda Rusya’da ilk kıvılcımlarını gösteren Avrasyacılık akımının kurucusu ve fikir babası. Avrasyacılık akımının en ateşli öğrencisi de Putin. Putin’ in devlet başkanı olmasından itibaren Avrasyacılık akımının dinamikleri üzerine kurulu Rus dış politikasını belirleyen kişi. Aynı zamanda, Rus derin devletinin, istihbarat ve ordu üzerinde güç sahibi karar verici üyelerinden birisi. Oldukça koyu bir ortodoks ve Rus Provoslav kilisesinin de danışmanlığını yapıyor. Rusya’nın en medyatik isimlerinden birisi. Putin’in de gayri resmi ortağı olduğu Rus Tsargrad televizyonu gibi birçok medya kuruluşunun sahibi. Rusya’nın resmi politikası haline gelen Antiamerikancılık akımının en ateşli savunucularından olması Dugin’i CİA’nın hedefi haline getirmiş, ünlü Amerikalı stratejist ve politika uzmanı Sigmunt Bzejinski’nin sık sık hedef gösterdiği bir Amerika düşmanı olmuştur. Bu aşamada Dugin’in kurduğu ve Rusya’nın resmi dış politikası haline gelen Avrasyacılık akımını da irdelemek önemli. SSCB’nin dağılmasıyla soğuk savaş dengelerinin bozulması Amerika’yı dünyanın tek süper gücü haline getirdi. Bozulan dünya dengesinde Amerika dünya jandarması rolüne soyunarak kendi menfaatleri için istediği yeri işgal edip sömürür bir hale geldi. Bunun tüm dünya ülkeleri için önemli bir tehlike olduğunu düşünen Dugin, kurduğu Avrasyacılık akımıyla yeni bir denge unsurunun oluşmasını hedefledi. Çok kutuplu bir dünyanın daha güvenli bir yer olacağı teziyle tek süper güç olan Amerika’nın karşısında, Rusya, Çin, İran ve Türkiye’nin başını çektiği Avrasya ittifakını kurarak dengenin sağlanabileceği tezini savundu. Malum Rusya, Çin ve İran arasında kuvvetli bir ortaklık var ama ABD güdümlü Nato’nun karşısında denge unsuru olacak Avrasya bloğunun olmazsa olmazı Türkiye’nin bloğa katılması. Türkiye jeopolitik konumu, en önemli ticaret yollarının üzerinde olması, Türki cumhuriyetlere liderlik yapabilecek potansiyelinin bulunması ve sünni islam dünyasının da lideri olabilecek altyapısının bulunması Türkiye’yi kurulmak istenen bu bloğun vazgeçilmez ülkesi haline getiriyor. Görüşme öncesi yapılan hazırlık aşamasının Türkiye ayağını ise Avrasya Yerel Yönetimler Birliği Başkanı Dr. Hasan Cengiz yürüttü. Hasan Cengiz de uluslararası ilişkiler uzmanı ve Think tank amaçlı sivil toplum kuruluşu olarak kurmuş olduğu AYYB ile orta asya, afrika ve arap ülkelerinde oldukça yoğun teşkilatlanma ve ilişkiler ağı oluşturmuş. Bu ülkelerde yaptığı çalışmalar sonucu elde ettiği verileri rapor halinde devlet kademelerine ve siyasilere aktararak önemli bir hizmeti gönüllü olarak yürütüyor. 9 Ağustos da gerçekleşen Erdoğan – Putin görüşmesinin alt yapısını kronolojik olarak anlatmamız gerek. 24 Kasım krizinden sonra bozulan ilişkiler karşılıklı restleşme ve yaptırımlarla daha kötüye gidiyor. Gerilimin zirvede olduğu Mart ayında Avrasya Yerel Yönetimler Birliği başkanı Hasan Cengiz’in girişimleri ile Alexander Dugin Türkiye’ye davet edildi. Bağlum’da AYYB Kültür evinde Dugin ile cumhurbaşkanının yakın çevresinde bulunan danışmanları arasında gizli toplantılar organize edildi. Bu toplantıların ana konusu 24 Kasım’da düşürülen Rus uçağının, Türkiye – Rusya ilişkilerini sabote etmek için bilinçli olarak düşürüldüğü, bunun CIA’in bir provakasyon eylemi olduğu, bu provakasyonda Türk Hava Kuvvetleri içine Fetö üyesi pilotların tetikçi olarak kullanıldığı, uçak düşürme eyleminin Türk hükümeti ve Cumhurbaşkanının emri veya politikası dahilinde olmadığı ve Türkiye’nin kesinlikle bir Rus düşmanlığı politikası izlemediği anlatıldı. Bu konuda elde edilen veri ve belgeler Putin’e iletilmek üzere Dugin’e verildi. Başlatılan diyalog ortamından sonra Dugin, Rusya’ya döndü ve konuşulan konuları Putin’e iletti. Sahibi olduğu Tsargrad televizyonunda yaptığı programlarla Rus kamuoyunda olayın iç yüzünün anlaşılması için çalıştı. Putin’i bu konuda ikna edebilmek için Türkiye karşıtı grupları elimine etti. Rus istihbaratının da bu konuda hazırladığı raporlar Putin’e iletildi. Dugin Rusya’da bu çalışmaları yürütürken Hasan Cengiz de orta asya teşkilatları vasıtasıyla Rusya üzerinde bazı lobi faaliyetlerine başladı. Azerbaycan İstihbarat yetkilisi Hayal Samedov’un çalışmaları ile Azerbaycan ve Kazakistan devlet kurumlarında ve buralardaki sivil toplum kuruluşlarının Rusya nezdinde yapılan lobi çalışmalarıyla Putin’in ikna olması sağlandı. Yapılacak olan Erdoğan – Putin görüşmesinin alt yapısı Kamu Güvenliği Müsteşarlığının da katılımıyla bu görüşmelerle çizilmeye başlandı. 14 Temmuz 2016’da Dugin tekrar Türkiye’ye geldi. Türk istihbarat yetkilileriyle Bağlum Kültür evinde özel toplantılar yaptı. AK Parti İstanbul Milletvekili Feyzullah Kıyıklı’nın çalışma ofisinde 15 AKP milletvekiliyle yapılan toplantılar sonrasında Çankaya’da bir restoranda, Dugin ve Hasan Cengiz, Türkiye – Rusya ilişkilerinin düzeltilmesi için yapılan çalışmalarla ilgili bir ortak basın toplantısı yaptı. Bu basın bildirisinde 9 ağustosta yapılacak görüşmenin ip uçları verildi ve ilişkilerin 24 Kasım krizinde önceki dönemden daha iyi bir hale getirilmek istendiği anlatıldı. Basın toplantısı sonrası Alexander Dugin, Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammet Dervişoğlu ile bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Türk – Rus ilişkilerinin ortak menfaatler ışığında düzeltilmesi, Ortadoğu ve Kırım krizlerinde ortak menfaatler doğrultusunda hareket etmenin gerekliliği konuşuldu. 15 Temmuz da Bağlum kültür evinde yapılan kahvaltı toplantısına ise yine Türk istihbarat yetkilileri katıldı. Dugin Amerika ve Batı dünyasının Türkiye demokrasisi ve toprak bütünlüğünü hedef alan politikalar içinde olduğunu somut örnek ve delillerle ifade etti. Türkiye’de demokrasi karşıtı bir darbenin çok yakın olduğu ve bunun en üst düzeyde dile getirilip gerekli önlemlerin alınması gerektiğini ifade etti. Rus istihbaratının da darbe girişimi konusunda hareketlenmeler olduğu raporlarını vermesi üzerine durumun acil olarak cumhurbaşkanına iletilmesi için girişimler yapıldı ancak 15 Temmuz sabahı itibariyle darbe girişimi hareketliliği konusunda bilgilendirme çabaları Cumhurbaşkanlığına sızmış Fetö mensupları tarafından engellendi. Bunun üzerine durumun aciliyeti de göz önüne alınarak Ankara Büyükşehir Beldiye Başkanı Melih Gökçek’e ulaşıldı. Melih Gökçek, Alexander Dugin ve Hasan Cengiz’in katıldığı bir toplantıda durum anlatıldı. Ancak erken saatlerde haber alınan darbe girişimi Melih Gökçek’in de çabalarına rağmen engellenemedi ve akşam saatlerinde Fetö’nün asker üniformasına girmiş teröristleri hain saldırıları gerçekleştirdi. Başarısız kalkışmanın ardından Alexander Dugin, sahibi olduğu Tsargrad Televizyonunun muhabirlerini Türkiye’ye göndererek 3 saatlik bir belgesel çekimi yaptırdı. Bu belgeselde Fetö / Pdy terör örgütü tanıtıldı. Rus kamuoyunda başarısız kalkışmanın detayları anlatılarak Türk halkı ve devletinin bu saldırı sonrası daha güçlü bir halde ayakta durduğu vurgulandı. Belgeselde, Hasan Cengiz, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Keçiören Belediye Başkanı Mustafa Ak, Osman Gökçek ve bazı Fetö mağdurlarıyla röportajlar yapıldı. Bu belgeselin ilk bölümü Tsargrad televizyonunda 8 Ağustos ve görüşmenin gerçekleştiği 9 Ağustos tarihlerinde yayınlandı. Görüşme öncesinde 4 Ağustos tarihinde Alexander Dugin 3. Kez Türkiye’ye geldi. 9 Ağustosta yapılacak Erdoğan – Putin görüşmesinin en olumlu şekilde geçmesinin sağlanması ve görüşme sırasında konuşulacak alt başlıkların netleşmesi için bazı görüşmeler yaptı. Melih Gökçek ve Burhan Kuzu ile yapılan görüşmeler sonrasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile toplantı yapıldı. Bu toplantıda Dugin, Putin’in özel mesajlarını iletti ve yapılacak toplantıya ilişkin dosyaların karşılıklı paylaşımı yapıldı. Tüm bu ön çalışmalar 9 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleşen Erdoğan – Putin görüşmesinin oldukça başarılı bir şekilde gerçekleşmesini sağladı. Avaztürk olarak Rusya Dış Politikalar Baş Danışmanı Alexander Dugin ile özel bir söyleşi yaptık ve Türkiye – Rusya ilişkilerinin durumunu Rusların gözüyle anlamaya çalıştık. Avaztürk: Sizce Türkiye Rusya ilişkileri neden kötü bir duruma geldi. Dugin: Amerika’nın kendi menfaatleri doğrultusunda oluşturmaya çalıştığı Yeni Dünya düzeninde Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını sömürebilmesi için önce iç karışıklıkları provake edip sonra bu bölgelere müdahale adı altında işgal ediyor. Darbelerle kendi menfaatlerine çalışacak iktidarlar oluşturuyor. Amerika’nın bu planı kapsamında kendi kontrolü dışında bir Türkiye’nin olması planlarının en büyük tehtidi. Türkiye’nin de kendi istekleri dışında politikalar belirleyebilmesinin de en önemli faktörü Rusya ve Şangay beşlisi ile kuracağı olumlu diyaloglar. Amerika planı kapsamında kendisine tam itaat edecek bir iktidarın başa gelmesi için uzun zamandır hazırlığını yaptığı Fetullah Gülen hareketi ile darbe planlarını harekete geçirdi. Bu darbenin hazırlık aşamasında olası bir Türkiye – Rusya ittifakını bozmak ve Rusya desteğini engellemek için Suriye’de ilişkileri bozma yönünde eylemlerde bulundu. Bu eylemlerden en önemlisi de Rus savaş uçağının düşürülmesiydi. Zaten anlaşıldı ki rus uçağının düşürülmesi Türk ordusu içine sızmış Fetö militanlarınca yapıldı. Avaztürk: Kurucusu olduğunuz Avrasyacılık akımı ve kurulmasını hedeflediğiniz Avrasya bloğunda Türkiye’nin yeri nedir. Türkiye’nin bu ittifaka katılması durumunda Nato ve Avrupa Birliği nezdinde ki pozisyonu nasıl olur. Dugin: Biz Rusya olarak, Türkiye’nin Amerika güdümündeki Nato ve Avrupa Birliğinden uzaklaşmasını ve kurulacak Avrasya bloğunun karar verici mekanizmalarından birisi haline gelmesini arzu ediyoruz. Zaten bu başarısız kalkışmayla görüldü ki Amerika, Türkiye’nin müttefiki gibi değil onu işgal etmek için yol arayan bir güç gibi davranıyor. Avrupa Birliği de zaten bir Hristiyan topluluğu ve Türkiye’yi Müslüman bir ülke olarak birliğe katmamak için her zorluğu çıkarıyor. Avaztürk : Sayın Erdoğan’ın ısrarla belirttiği gibi Türkiye İslam ülkelerinin lideri ve hamisi olarak bir misyon yüklenme konumunda. Avrasya bloğu ülkeleri ve Rusya’nın bu konudaki görüşleri nelerdir. Dugin: Avrasya Bloğunun oluşmasında din olgusu birinci planda değildir. Halen ittifak içinde bulunduğumuz İran Şii dünyasının lideri konumundadır. Çin çok farklı din inanışları barındıran bir ülkedir. Biz İslam dünyasını dört farklı bölümde görüyoruz. Bunlar Şiilik, Sünnilik, Vahabilik ve sufi akımlardır. İslam dünyasındaki Vahabilik ve selefilik akımları tamamen Amerika’nın kontrol ettiği ve destekleyerek güçlendirdiği, yaydığı akımlardır. İran’ın liderliğini yaptığı Şiilik akımı ise bu Amerikan dayatması akımın karşısında denge unsuru oluşturan tek akımdır ve Şiilik akımı Rusya menfaatlerine en uygun ve Amerika’nın İslam dünyasını kontrol etme projesine karşı çıkan denge unsuru olması açısından en uygun akım olarak görülmekte ve desteklenmektedir. Ancak Şii ve Sünni akımlar arasında kesin bir çizgi vardır ve İran’ın Sünni İslam alanlarına etki etmesi bu ayrım sebebiyle mümkün değildir. Bu sebeple Amerika etkisi dışında bir Türkiye’nin sünni İslam aleminin liderliğini alması, halifeliğini yapması Rusya’nın desteklediği ve bu desteği her alanda göstermekten çekinmeyeceği bir durumdur. Sünni İslam’ın yaşandığı ülkelere Amerikan yanlısı Vahabilik ve selefilik akımının etki etmesindense Türkiye halifeliğindeki bağımsız bir Sünni İslam alemi Rusya’nın çıkarları ile örtüşmektedir. Bu sebeplerle Rusya Türkiye’nin islam halifeliği fikrini tam olarak desteklemektedir. Benim Ankara ziyaretlerim sırasında Büyük İslam alimi Abdulhakim Avrasi’nin mezarını ziyaret etmem ve kendi inanışıma göre dua etmem de bu mesajı içermektedir. Avaztürk: Suriye krizinde Rusya’nın tavrı, akrabalarımız olan Türkmen’lerin Rus uçaklarının bombardımanına tutulması büyük tepki aldı. Ayrıca Beşar Esed’in Rusya tarafından desteklenmesi de Suriye krizinde Türkiye – Rusya arasındaki anlaşmazlıklar olarak görünüyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir. Dugin: Suriye, Hafız Esed döneminden beri Rusya’nın önemli bir müttefiki olmuştur. Suriye’de konuşlanmış Rus askeri üsleri, Amerikan hegemonyasının kırılması, Rus ordusunun Akdeniz ve sıcak denizlerdeki etki ve denge unsurunu oluşturması açısından oldukça önemlidir. Zaten bu sebeple Amerika, Suriye’de iç karışıklığın çıkmasını ve kendi kontrollerinde bir iktidarın başa geçmesini istemiştir. Bizim için önemli olan tam bağımsız bir Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumasıdır. Rusya’nın Türkmen’lerle bir sorunu yoktur. Rusya’nın buradaki müdahale amacı Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına karşı yapılan saldırıları savuşturmak amaçlıdır. Bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulması da Rusya menfaatlerine ters düşmektedir. Suriye konusunda Türkiye ile ortak hareket edilerek bölgede huzurun ve demokrasinin teşkil etmesi sağlanabilir. Suriye konusunda Türkiye ile Rusya’nın menfaatleri asla ters değildir. Avaztürk: Son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı? Dugin: 9 Ağustos’da yapılacak görüşme iki ülkenin de menfaatleri açısından çok önemli bir başlangıç ancak aynı zamanda çok zorlu bir mücadelenin de başlangıcı. Bu aşamadan sonra ilişkilerin iyileşmesini engellemeye çalışacak Amerikan yanlıları ile mücadelenin başlangıcı. Sırbistan örneğinde olduğu gibi ilişkiler en iyi seviyeye getirilmişken CIA’nın yaptığı yeraltı çalışmaları ile ilişkiler takıldı. Türkiye – Rusya ilişkilerinin de geldiği son durumda daha ileriye gidilmesi için bu engellemelere karşı hazırlıklı ve dikkatli olunması gerekiyor. (*) ALİ OSMAN ZOR, KUMANDAN SALİH MİRZABEYOĞLU’NUN 29 KASIM 2015’TEKİ TARİHİ KONFERANSI’NDA NOS TV’YE KONUŞTU: İSLAM BİRLİĞİ BİR ŞEKİLDE KURULACAK!

KUZEY ATLANTİK TERÖR ÖRGÜTÜ’NÜN “KUZEY SURİYE”LEŞTİRME SALDIRISI

ADIMLAR fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı Sayın Ali Osman Zor’un 8 ARALIK 2015 tarihinde yayınlanan “KUZEY ATLANTİK TERÖR ÖRGÜTÜ’NÜN “KUZEY SURİYE”LEŞTİRME SALDIRISI” başlıklı makâlesini, yaşanan yeni gelişmeler vesilesiyle tekrar alâkalarınıza sunuyoruz. AKP Hükümetinin ve çevresinin Rus uçağının düşürülmesinin ardından sahte bağımsızlık nutuklarını “Türkiye NATO toprağıdır” şeklinde bir ihanet çizgisine taşımalarının ardından geçen süreçte, söylenenler ve yazılanlar ortada. Bu noktada bağlısı olduğu İBDA’ya nisbetle ilkeli ve tutarlı mücadelesiyle söyledikleri ve yazdıklarıyla meydanda olan ADIMLAR’a nisbetle, iktidar çevresinde yayın yapan sözde İslâmcı medyanın temyiz kabiliyetleri de apaçık ortada durmaktadır. Amerika Terör Örgütü’nün 25 yıldır bölgemizde “İsrail’in Güvenliği’ni sağlamak” esaslı yürüttüğü BOP Saldırısı’nın Suriye cephesinde yaşanan gelişmelerin değerlendirildiği makâle, ADIMLAR açısından bölgede geçmişten bugüne, bugünden geleceğe sarkan SALDIRI’nın karakterini va’z etttiği gibi, bölgemizdeki aktörlerin hâlihazırda devam eden pozisyonlarını da ele almaktadır. ADIMLAR Dergisi Yüzde elli oyla iktidar olan hükümetin, seçim kampanyası boyunca söylediklerinin hiçbirisinin doğru olmadığı artık aşikâr. Şartların dayatmasının, plânlanan oyunları bozabileceği, tarihte birçok defalar görülmüştür. Bu cümleye bağlı olarak da, oy veren seçmenin, oy verdiği parti tarafından iradesi dikkate alınmadığında hükümet olan söz konusu partinin oy veren aynı seçmen tarafından eninde sonunda paramparça edileceğini herkesin bilmesi gerekir. Tekrar etmekte fayda var; 1 Kasım’da AKP’ye oy veren seçmenin iradesi şuydu: “Ülkenin bölünmesini ve parçalanmasını reddederek BOP dairesindeki Etnikçi ayaklanmayı bastır! Nato’dan çık ve bağımsızlığını ilân et! “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün gereğini yerine getir ve tüm İslâm Coğrafyası ve ezilen üçüncü dünya ülkeleri adına “6. Türkiye’dir!” de.” Seçmenin bu iradesine, daha 2 Kasım günü “çözüm süreci devam edecek!” diyen hükümet yetkililerinin şahsında nasıl ihanet edildiğine şahid olduk. Arkasından gelen uluslar arası güçlerin plânlamasıyla gerçekleştirildiği besbelli olan Rus uçağının düşürülmesiyle de bırakın NATO’dan çıkıp bağımsızlığını ilân etmeyi, Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne ait tüm silahlı unsurları bizzat hükümetin kendisi bölgemize davet etti! Özellikle 23 Eylül’de Rusya Yönetimiyle yapılan açık anlaşmalar ve gizli ikili görüşmelerde varılan mutabakatlar yok sayılarak, Amerikan plânlarının uygulayıcısı konumunda Rus uçağı vurulmuş ve böylece NATO’cu zihniyetin ihanet listesine Rusya da eklenerek, Anadolu’nun bölünme süreci için en önemli adım atılmış oldu. Bu hadisedeki en büyük vebal, tabiî ki sadece siyasî İktidar’ın değil, NATO tornasından geçmiş, halâ hasarlı beyinleriyle ne yapacağını bilmez konumda bulunan Ordu da bu vebale ortaktır. Bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere, bütün kesimlerin bildiği gerçek, bizim “Ordu” kavramıyla ideolojik mânâda bir derdimizin olmadığıdır. Hattâ umumî olarak bu Ordu, bizim ordumuzdur! Fakat, kafalardaki NATO hasarını düzeltmeden, Din, Vatan, Millet temelli bu topraklar faydasına bir işlev icrâ edebilecekleri şüphelidir. Rus uçağının vurulmasında 7 Haziran’dan sonra Amerika ve NATO’ya karşı açığa çıkan Millî Öfke’yi alıp Rusya üzerinden başka yerlere sevk etme gayreti, Ordu’nun millet menfaatleri için hizmet etmediği iddialarını doğrular niteliktedir. Irak’ın Kuzeyi’nin “Kuzey Irak”laştırılması sürecinde BOP kapsamında yapılan “yardımlar” gizli saklı ve perde arkasından gidiyordu. Kameralar önünde ise, hem generaller ve hem de siviller Barzani ve Talabani’den “iki aşiret lideri” diye bahsediyorlar ve her fırsatta da Türkiye’nin kırmızı çizgilerine vurgu yapıyorlardı. Yani, Millet’in göreceği ve anlayacağı şekilde açık bir destek yoktu. Suriye’nin Kuzeyi’nin “Kuzey Suriye”leştirilmesi sürecinde ise, tüm dünyanın gözü önünde binlerce tırdan oluşan konvoylarla yardımlar yapılıyor ve Millet’in gözünün içine baka baka, “NATO’daki müttefikimiz ve Stratejik Ortağımız Amerika” havadan attığı tonlarca silah yardımıyla Etnik Kürtçülüğe nefes aldırıyor ve hiç kimseden de aksi bir ses çıkmıyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, yapılan bu açık yardımlardan sonra Etnikçilik, şımarıklığı öyle boyutlara taşıdı ki, Ordusuna savaş açtığı devletten, Suriye’nin Kuzeyi’nde kendisine bir devlet kurmasını dahi isteyebildi. Rusya uçağının vurulmasını Suriye’nin Kuzeyi’ni “Kuzey Suriye”leştirilmesi plânı dairesinde ele aldığımızda gayet açık bir şekilde göreceğiz ki, bu, sadece Etnik Kürtçülüğün işine yaramıştır. Suriye’nin bölünme sürecini hızlandıracak bu hamlenin aynı zamanda da Kuzey Atlantik Terör Örgütü (NATO) tarafından Türkiye’nin de bölünmesini hedeflediğini anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. Propaganda makinesinin düşürülen Rus uçağı üzerinden gizlediği gerçek de böylece açığa çıkmış oldu. Bu hadisede beyni hasarlı NATO tezgahından geçmiş ve geçmeye de devam eden unsurların halâ Silahlı Kuvvetler içerisinde aktif oldukları görülürken, karşı unsurların ise, önceden yapılan operasyonların hasarını onarıp, halâ bir varlık iddia edemedikleri görülmekte. Dikkat ediyoruz ki, Irak’ın Kuzeyi söz konusu olduğunda en azından lâfzen dile getirilen “kırmızı çizgiler”, “Kuzey Suriye”leştirme operasyonunda kimsenin gündeminde değil. Irak’ın Kuzeyi’nde 91 Saldırısıyla başlayan “Kuzey Irak”laştırma operasyonunda Çekiç Güç rolünü Silopi’deki Amerikan Kuvvetleri oynuyordu. Biz, bu hususu ve Amerikan Kuvvetleri’nin Silopi’deki varlığına “Bölgeye yapılan saldırı, Türkiye’ye yapılmıştır” demesine rağmen bu sözün gereğini yapamayıp Amerikan Kuvvetlerini uzaktan seyreden iradeyi de unutmuş değiliz. Daha sonra bu irade sözünün gereğini yapmamasının faturasını Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında tavsiye edilmesiyle ödedi. 7 Haziran’a kadar Suriye’nin Kuzeyi’nde “Kuzey Suriye”leştirme operasyonu kapsamında bir genişleme sağlandı. Aslında Ayn-el Arab’ta tehdit kökten kaldırılmak üzereyken, buradan Ayn-el Arab’a atılan can simidi, 30 yıldır devam eden Bölücülük tehdidini daha da büyüterek bugünlere getirdi. Ekranbaşı seyircisinin duyduğu tek şey, “önleriz!”, “şunu yaparız!”, “bunu yaparız!” falan filân… Bugün bu sözlerin hepsinin hikâye olduğu Suriye’nin Kuzeyi’ndeki yapıyı kabullenmiş olmalarından belli. Amerikan stratejisi içinde “taktik çırpınışlar” olarak değerlendirilebilecek hamlelerin tamamı “Kuzey Suriye” plânına hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Türkiye sınırından Peşmerge’yi içeri alıp, “Biji Obama!” sloganları altında sana korutarak Suriye’nin Kuzeyi’ne soktular! İşte bütün bu “oldu-bitti”ler içerisinde ve “tamam, artık plân uygulandı” sevincinin yaşandığı bir dönemde Suriye’de Rusya faktörü kendisini gösterdi. Rusya, Suriye devletinden taraf olarak NATO’nun Suriye’yi bölmek için başlattığı bu savaşa katıldığını açıkladığı bu dönemde, unutulmaması gereken husus ise, aynı ânda Türkiye’de Amerika ve NATO’ya duyulan Millî Öfkenin hiç olmadığı kadar tavan yapmış ve sokaklara taşmış olmasıydı. Rusya faktörü, bir nevî İslâm Devleti gibi Suriye’de ara unsur, yani ara hedef olarak Amerikan stratejisinin karşısına çıktı. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinin sebeplerini daha iyi anlayabilmek için 91’den beri devam eden Amerikan İşgâline Rus siyasetinin bakış açısını ana hatlarıyla bilmek gerekir. Bugün, “Türk” kılığına bürünmüş Amerikan medyasının anlattıklarıyla gerçeğin birbirinden çok farklı olduğu, ancak bu şekilde anlaşılabilir: Rusya 2003 Irak İşgâlinde Saddam Hüseyin’le yaptığı anlaşmalara uymayarak, Irak’ın parçalanmasına göz yummuş ve Irak’a ihanet etmişti. Hattâ, hatırladığımız kadarıyla bundan dolayı “biz Irak’a ihanet ettik” diye intihar eden Rus generalleri oldu. Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün 2011 Libya İşgâlinde ise bizzat Rusya Devlet Başkanı Putin, “Bu bir Haçlı Saldırısıdır!” demesine rağmen, Devlet olarak Kaddafi ile yapılan “savunma işbirliği anlaşmaları”nın gereğini yerine getirip, NATO işgâline karşı duramadı. Suriye, bir nevî Rus siyaseti açısından Amerikan politikalarına karşı “son kale” özelliğini taşımaktaydı. Bundan dolayı da Rusya, Irak’ta Saddam’a, Libya’da Kaddafi’ye yaptığı ihaneti Suriye’de tekrarlamadı ve Esad Yönetimi ile yaptığı anlaşmaya sadık kalarak, Esad’ın yanında savaşa katıldı. Rusya’nın beklenmedik bu müdahalesi, ilk etapta 65 yıldır NATO tezgahından geçmiş kafaları karıştırırken, bir o kadar da bunları tedirgin etti. Amerika’nın belirlediği stratejik plân çerçevesinde işler “tıkır tıkır” yürütülürken Rusya’nın etkili bir aktör olarak ve tarafını net bir şekilde ortaya koyarak devreye girmesi, diplomasi tabiriyle “kartların yeniden karılacağı ve yeniden dağıtılacağı”nın habercisiydi. Rus uçağının düşürülmesinden önce ve sonraki gelişmeler ise, Rusya’nın “kartları karmak”tan ziyade kararlı olarak ne yapmak istediğini de gösterdi. Meydana çıktı ki, Amerika, Irak’ta yaptığının aynısını ikinci defa Suriye’de yapamayacak. BOP kapsamı dahilinde Suriye’yi ve arkasından da Türkiye’yi bölmek için başlattığı bu savaşta Rusya’nın etkili bir aktör olarak Esad’ın yanında savaşa girmesi, Amerikan plânlarını en azından olduğu gibi uygulanamayacağı mânâsına gelir. İsrail’in güvenliğini ve genişlemesini, bunun için de İslâm Milleti’nin iki ana unsuru olan Türk ve Arab’ın arasına Siyonist bir Duvar inşâ etmeyi öngören BOP’un devam edebilmesi için Rusya ve Türkiye’nin müttefik olmasından ziyâde düşmanca ilişkiler içerisinde bulunması ve enerjilerini de birbirlerinin üzerinde tüketmeleri gerekmekteydi. Bu düşüncenin gereği olarak da, Rus uçağı düşürüldü! Uçağın düşürülmesiyle alâkalı Rus yetkililerinin “bu uluslar arası bir provokasyondur” açıklaması, ancak bu mantık içinde yerli yerine oturabilir. Amerika’nın bu plânına aracılık ve nezaret eden unsurların hedefi, açıkça söyleyelim ki; BOP Plânı dairesinde Irak’ı, Suriye’yi parçaladıktan sonra bizzat Türkiye’yi de içten bölüp parçalamaktır! Yani, Türkiye NATO’ya üye olduğundan beri Hükümetlerin Amerikan plânlarının uygulanmasına aracılık etmesi ve NATO’cu Ordunun da bu plânların uygulanıp uygulanmadığına nezaret görevini yerine getirmesi, bugün de aynen devam etmekte. Anlaşılıyor ki, 2002’den sonraki süreçte Amerikan ve NATO karşıtı unsurların Ordu içerisinde tasfiye edilmesiyle, NATO’cu zihniyete oldukça rahat hareket edebileceği bir alan açılmış oldu. Muhakak ki, bu zihniyetin Din, Vatan ve Millet zararına yaptıkları faaliyetleri takib eden karşı unsurlar mevcut. Fakat, bu unsurlar faaliyetlerini bağlayacak siyasî bir mantıktan mahrum olduklarından mıdır nedir bilinmez, halâ Millet İradesi’ne uygun bir hamle yapabilmiş değiller. Kasım seçimlerinde ortaya çıkan Millet İradesi’ni doğru okuyamıyorlarsa eğer, bu da ancak Kurmay zaafıyla izah edilebilir. Ülkenin apaçık işgâl günleri yaşadığı şu şartlarda “Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır!” diyebilecek cesareti kim gösterirse, gerçek Müslüman da odur, gerçek vatansever de odur! Tarihin bir döneminde “Türkiye’nin bölgede oyun kuracak gücü yok, ama, kurgulanan oyunları sekteye uğratacak, bozacak gücü, yeteneği, cesareti vardır” diyenlerin, şimdi hamle yapma zamanı. Dostunu ve düşmanını dayatılan politikalara göre değil, bizzat Din’e, coğrafyaya, tarihe ve Millet İradesi’ne göre tayin etmesi gereken bu güçleri, tarih, şu ân siyaset sahnesine davet ediyor. Rusya’nın, Amerika’nın başlattığı savaşa, bu savaşın siyasî hedefi olan Esad’ın yanında girmesinin ne anlama geldiğini tahlil etmeye devam edelim. Ne kadar gizlemeye çalışılırsa çalışsın maksatları tamamen örtüşmemekle birlikte, Amerika mevcut şartlar göz önüne alındığında Suriye’yi Rusya’ya devretmek zorunda. Amerika’nın iç dengeleri ve iç politikası göz önüne alındığında gayet tabiî ki bu gerçeği kabul etmeyen unsurlar mevcut. Aynı şekilde Rusya’nın iç politikası da hesap edildiğinde Yeltsin’le beraber Rusya’da kümelenmiş Kuzey Atlantik Terör Örgütü’ne mensup unsurların da varlığı ve güçleri gizli değil. Putin’in temsil ettiği ve Rus siyasetine yön veren jeopolitik olarak Avrasyacılık anlayışına karşı mücadele eden bu unsurlarla Amerika içindeki, Suriye’nin Rusya’ya bırakılmasına karşı çıkan unsurların maksatları hemen hemen aynıdır. Rusya ve Amerika’daki bu unsurların buradaki müttefikleri ise, sivil ve askerî unsurların BOP Plânı kapsamında hareket eden yapılardır. Rus siyasetçilerin uçağın düşürülmesiyle alakalı kullandıkları “uluslar arası provokasyon” ifadesindeki “uluslar arası” kavramıyla kastettikleri bizce Amerika, Rusya, Türkiye ve İsrail’de faaliyetlerine devam eden bu yapıdır. Uçağa yapılan saldırı bu unsurların yaptıkları plânın bir neticesidir. Amerika’nın 2003 istilâsından beri siyasî, askerî ve ekonomik olarak yıpranması, bu yıpranmaya bağlı olarak da, kendi öz gücüyle karada savaşmama isteği, Rusya’nın plânlarını kolaylaştıran başlıca unsurlar. Bu gerçeği göz önüne aldığımızda Rusya’nın müdahalesinin ne mânâya geldiğini daha iyi anlayabiliriz. Yani, uçağı düşürülene kadar Rusya, “Suriye’nin Kuzeyi, “Kuzey Suriye” olacaksa, buranın Amerika’sı da ben olacağım!” diyordu. Irak’ta Amerika’nın kurduğu Şiî İşgâl Hükümeti’ne karşı Suriye’de Esad iktidarda kalacak “Suriye bütünlüğü” içinde de “Kuzey Suriye” kabul edilip, hâmisi de Rusya olacak. Ukrayna’da, NATO’nun kendisiyle “komşu” olma hamlesine yaptığı müdahaleden de cesaret olan Rusya’nın, Suriye’de bu dayatmayı yaparken Amerika’ya karşı elinin güçsüz olmadığı dikkatlerden kaçmasın. Ayrıca Suriye’de şartları lehine çevirici bir konumda olduğunu düşünürsek Rusya’nın, Amerika’ya bu anlaşmayı dayatmasının çok da anormal bir durum olmadığı anlaşılır. Bu paylaşım üzerinden değerlendirdiğimizde, Rusya’nın müdahalesini belli bir siyasî mantığa oturtabiliriz. Hem Amerika’nın içerisinde bulunduğu kötü şartlar, hem de Rusya’nın bu kötü şartlara rağmen NATO ve Amerika’yla savaşı göze alamaması bu anlaşmanın siyasî mantığını anlamamıza yardımcı olacaktır. Peki, Rusya’nın müdahil olma niyetiyle, Amerika’nın plânları arasındaki fark nedir? Birinci fark, Esad’ın iktidarda kalması devam ederken Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması. İkincisi ise, Rusya’nın hâmisi olduğu bir Suriye üzerinde İsrail’in plânlarını uygulamayacak olması. Üçüncü fark ise, “sınırlı bir özerklik” içerisinde “Kuzey Suriye”nin ortaya çıkmasının Türkiye’nin bölünmesini de engelleyecek olması. Gayet net bir şekilde görülüyor ki, en azından kısa ve orta vadede Türkiye’nin menfaati açısından “Rusya mı, Amerika mı?” sorusunun cevabı, “Rusya” olmalıydı. Diğer taraftan ise, uçak düşürülene kadar geçen şu kadar zaman içerisinde Amerika’nın Irak’ın Kuzeyi’nde yaptığını Suriye’nin Kuzeyi’nde yapabilmesi artık pek mümkün gözükmüyordu. Yıllarca sürecek bombardımanlar, ambargolar ve en önemlisi de “karada savaşabilmek” Amerika açısından zor. Amerika’nın bu hâlinin iç politikadaki yansımalarıyla birlikte özellikle Avrupa’daki müttefiklerinin dahi tepkisini çektiği bir gerçek. Afganistan, iki tâne Irak, Libya, Somali, Sudan ve şimdi de Suriye… Amerika’nın yaşadığı bütün bu macera kendi iç dengeleriyle birlikte dünya siyasetinin de sınırlarını zorlayıcı bir seviyeye ulaştı. Tüm bu savaşların neticesi olarak Amerikan toplumunun yaşadığı ve her geçen gün artan sefalet Amerika’nın iç dengelerinin bozulmasına ve çatışma ortamının biraz daha olgunlaşmasını beraberinde getirmekte. Bütün bu sebeplerden dolayı Amerika’nın Suriye’de Rusya karşısında tavizkâr bir tutum takınması gayet anlaşılır. Tabiî bu demek değil ki, Amerika ve Rusya’nın bütün plânları birbirleriyle uyumlu. Hayır; çakışan noktalar da var, çatışan noktalar da. İşte bu çakışan noktaların hatırına şu ân yaşadığı iç ve dış sorunlardan dolayı Amerika Suriye’de Rusya’ya bu tavizi vermek zorunda kalmıştır diyoruz. Rus uçağının düşürülmesine tekrar dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz uluslar arası güçlerin şu ânki Amerikan yönetiminin Rusya’ya verdiği bu tavizi kabul etmediklerini, ayrıca, Arap Gücü’ne karşı Amerika’nın komutasında savaşacak bir kara ordusuna duydukları ihtiyaçtan dolayı, bir taşla iki kuş vurmak düşüncesiyle, bu olayı tezgâhladıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Peşmerge ve YPG Amerika’nın kara ordusu fonksiyonunu yerine getirmekle beraber Arap Direnişi’ne karşı etkili ve yeterli olmadığı gayet açık. Yukarıda bahsettiğimiz bu plân dairesinde düşünülen ise, ortaya çıktı ki, “Türk” Silahlı Kuvvetleriyle Etnik Kürtçülüğü müttefik yaparak Amerikan Kara Ordusu olarak Arap Gücüne karşı savaştırmak. Bu pis plân tutar mı tutmaz mı? Bilinmez… Ama, bu plânın tutmama aşamasında dahi bölgemizin bugüne kadar olduğundan daha fazla zarar göreceğini maalesef tesbit etmek durumundayız. Amerikan ordusuyla beraber NATO kapsamında AKP’nin daveti üzerine gelen diğer Batılı Güçler, bütün ihtişamlarına rağmen Obama yönetimi de biliyor ki, “Ortak Düşman IŞİD”ı ve Irak Direnişi’ni tamamen bitirebilecek kapasiteye, cesaret ve kararlılığa sahip değiller. Amerika’nın “yerel güçlerle” yapmaya çalıştığı bu operasyon, aslına bakılırsa Türkiye’de, İslâm Milleti’ne mensup bir iktidarın gerçekte ne yapması gerektiğini de göstermektedir! Eğer Etnik Bölücülük senin baş düşmanınsa, NATO’daki müttefikin Amerika, senin Baş Düşmanını kendisinin ortaya koyduğu “Esas Düşman”a karşı müttefik olarak kabul edip, ona tonlarca silah yardımı yapabiliyorken, sen niçin Baş Düşmanının düşmanı olan Arap Gücü’nü müttefik olarak kabul ettiğini ilan edip ona yardım etmiyorsun? Bunu yapmadığın gibi, sanki Türkiye’yi 30 yıldan beri bölmeye çalışan örgüt IŞİD’mış gibi, Amerika’nın “ortak düşman IŞİD” politikasının aktif ve gönüllü bir uygulayıcısı gözükerek, işgâle karşı direnen Arap Gücü’ne her fırsatta düşmanlığını izhar ediyor ve her hareketinle bu düşmanlığı derinleştirdikçe derinleştiriyorsun. Bugün, ne 90’lardaki ne de 2003’lerdeki Amerika var! Ama, bölgede Anadolu başta olmak üzere dinamik, savaşmaya hazır, Batılı işgâlcileri düşmanlaştırmış yerel unsurların varlığı ve gücü tartışılmaz. Bu fotoğraf karşısında aklıselim, Din, Vatan, Millet için kiminle, hangi güçlerle ve kime karşı ittifak yapabileceğini söylemekte. Bunun tersi politikalar hesabı sorulacak hainlik sınıfından olarak değerlendirilmesi gerekir. Zaten, Amerika eski gücünde olsaydı, Rus uçakları Suriye’ye gelebilir miydi? Afgan ve Irak Direnişleri’nin yıpratıcı etkisinden dolayı Amerika şu ân 90’lardaki ve 2003’teki gücünün fersah fersah gerisindedir! Rusya başta olmak üzere, siyaset sahnesinde bulunan tüm aktörler bunun farkındalar ve hamlelerini de ona göre yapıyorlar. Mevcut iktidarın ise herkesin farkında olduğu bu gerçeği görmemesi mümkün mü? Bu gerçeği gördüğü kesin olmakla birlikte, şu ânki Batı yararına aldığı tavrı nasıl açıklamak gerekir? Buna mukabil, Rusya’nın da 90’lardaki ve 2003’lerdeki Rusya olmadığının da altını çizmek lazım. 91 ve 2003 Saldırılarını Millî İrade’ye aykırı olarak Türkiye’deki hükümetler, başka hiçbir aktörün rahatsızlık verici rekabet çabalarını hissetmeden Amerikan saldırganlığına erketelik yaparken, şu ân ise Rusya faktörü, Hükümetin dengesini bozuyor. Hâlbuki mevcut şartlar bölgeye, coğrafyaya ve Tarihî Misyon’una uygun bir politik çizgide değerlendirilebilse, hiç olmadığı kadar Türkiye’nin lehinedir! Bu açıdan da Rusya faktörü, şartları lehine çevirici bir pozisyonda Türkiye’nin işini zorlaştıran değil, bilakis, elini kuvvetlendiren bir unsur olarak ortaya çıkacaktır. Ama mevcut konumlanma siyasî ve askerî olarak şu ân için Kuzey Atlantik Terör Örgütü’nün yanı başında olduğundan dolayı ne şartları lehe çevirebilmesi ne de İslâm Milleti’in faydasına uygun bir politika ortaya koyabilmesi mümkün değil. Kaldığımız yerden devam edeceğiz…