TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR -2- SAHTE MUHALEFET VE İHTİLÂLCİ TUTUM

TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR -2- SAHTE MUHALEFET VE İHTİLÂLCİ TUTUM

SAHTE MUHALEFET VE İHTİLÂLCİ TUTUM (*)

Demirel’in Dönüşü

Demirel’in yeni moda kazağıyla halkın karşısına çıkıp “hukuk devleti”nden, “demokrasi”den, “şeffaflık”tan dem vurması, Batı yardakçısı basının pek hoşuna gitti ve verdikleri destekle Demirel’e seçim kazandırdılar.

Bununla beraber, toplumda muhalefet rüzgârları da gittikçe sert esmeye başladı. İslâmî heyecan tırmanışa geçti, Sol örgütlerin eylemleri ayyuka vardı ve Doğu’da nerdeyse bütün bir nüfus ayağa kalktı, neredeyse son yumruğu vurmaya hazırlanmaka. Bunlar da, sadece meselenin siyasî buudu; bunun altında ekonomik – sosyal bir dalga daha vardır ki, rejimle köprülerini giderek atmakta ve için için o da kaynamakta. Demirel’in “uzlaşma” martavalı, bütün bunları düzeltmeye yarar mı?

Rejim pamuk ipliğindedir. Halkta bütün sosyal bağlar kopmaya ve devletin otoritesi her yerde çökmeye başlamıştır. Bugün öyle hassas dengeler oluşuyor ki, en küçük kıvılcımlar en büyük yangınlara sebebiyet verebilir; ve bu yangınlar da ateşin kendini (halkı) değil, ateşten gayrını kül etmeye doğru yürüyebilir!..

 

5816 Nerede?

İbdacı çizgide faaliyet gösteren yayınların kemalizme her eleştirisi “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen 5816 nolu ceza maddesinin duvarına tosladı; her defasında, Atatürk’ün manevî şahsiyetini tahkir ve tezyif ettiği gerekçesiyle dâvâlar açıldı. Gönüldaşlarımız hâlâ bu dâvâlardan hüküm giyiyor ve hapse giriyorlar. Adetâ o döneme dair hiçbir tarihî vesikadan bahsedilemiyor. Her şey hakaret ve suç kabul ediliyor. Şu halde sözkonusu dönemin “gerçek tarih“i yazıldığından ve bu yazıların da “tarihî gerçek” olduğundan nasıl söz edilebilir?

Son zamanlarda bir durum dikkatimizi çekiyor: Hangi dış mihraklarca güdümlü olduğunu herkesin bildiği ve Sabah gazetesi ile Aktüel dergisinin başını çektiği dönme gazeteleri, bugünlerde “tabu” olarak baktıkları meselede birdenbire yön değiştiriyor ve Kemalizmin de tartışılması gerektiğini, Atatürk hakkında resmi tarihte geçmeyen vesikalar da öne sürülebileceğini belirten yayınlar yapıyorlar. Ak-Doğuş söylerken suç kabul edilen pek çok şey, yatak altı dergisi Aktüel söyleyince yatak itirafları gibi kabul ediliyor ve sözkonusu kanun maddesinin duvarına çarptırılmıyor. En hızlı Atatürkçüler’in burun kıvırdığı İsmet Bozdağ’ın “Gazi ve Latife”si film haline getiriliyor, daha evvel “Atatürk’e hakaret” gerekçesiyle 12 Eylül rejimi tarafından yakılan Kemal Tahir’in “Yorgun Savaşçı”sı, Sabah gazetesi tarafından göklere çıkarılıyor. Ne oluyor?

Olan bizce şu: Tıpkı Demirel’in “demokrasi”, “şeffaflık” gibi yeni moda kavramları diline dolayarak, bu kavramların mânâsını sulandırması gibi, dönme basını da, aynı dış mihraklar tarafından güdümlü olarak, Kemalizm mevzuunda hasıraltı edilegelmiş gerçekleri ve bu mevzuda İslâmcılar’ın gösterdikleri yiğitliği sulandırmak istiyor. Hakikatleri çarpıtmak, tıpkı komünizme karşı kapitalizmin kendi eliyle teşkil ettiği “sosyal demokrasi” gibi sahte muhalefet odağı oluşturmak ve gerçekler uğruna verilen kavganın prestijini zayıflatmak emeli besliyorlar. Hani, insan yapınca hakaret kabul edilen bir kol hareketi, maymun yapınca gülünç bulunur ya; 5816 şahinleri, herhalde bunların davranışlarını böyle değerlendiriyor.

Ne var ki, “dinazorlar” bu kadarını bile kemik sızlatıcı buluyorlar. “Şeffaflık” onlar için lugatta hoş; hayata tatbik edilince, hele Atatürk hakkında sözkonusu olunca, yatakları onlara dar gelmeye başlıyor. Milliyet’in yeni transferi Uğur Mumcu, Laik kesimi İslâmcılarla mücadeleye çağırıyor. UNESCO  İcra Heyeti azası Talat Halman ise, laiklere güvenmiyor, “Ordu, İslâmiyetçi halk harekatına karşı teyakkuza gelmelidir!” diye bağırıyor. “Şeffaflık” vaadiyle milleti kandırıp işbaşına gelen Demirel ise, 5816 gündeme gelince, birdenbire verdiği sözleri unutuyor ve şeffaflaşmanın engelcilerine ses çıkarmıyor.

 

Kendinden Zuhur Diyalektiği

Biz, İslâm dışı çevrelerin eylemlerini bile destek niyetine kendi kâr hanesinde eriten bir hassaya malikiz” diyor İBDA Mimarı. İslâmcı geçinen bazı civcivler hâlâ bunu anlamıyor ve İslâmcı muhalefeti, Cuma namazından sonra çıkıp, sesi öbür Cuma’ya kadar ulaşmayan sloganlar atmak sanıyorlar. Çelik – çomak oynuyorlar. Bizim, yanlarında görünür görünmez, derhal bütün şimşekleri üzerimize çekip bütün muhalefet ve protestonun muhtevasını tayin edici “karakterimizi” de, kendi adlarına ürkütücü buluyorlar. “Fikir lazım, sanat bakışı lazım, şiir idrakı lazım” dediğimizde zaten anlamıyorlar.

Bugün siyasî olsun olmasın bütün sosyal hadiseler ve siyasî yönü bize paralel olsun olmasın bütün eylemler bize yarıyor, bizim gelişimizin yollarını açıyor ve bizim yürüyüşümüze alkış tutuyor. “Yağmur da büyütür onu güneş de” denmiştir; bize saldırılar da büyütür soylu cüssemizi, bizim saldırılarımız da… Bugüne kadar İBDA olduğu için ihtilâlcilik vardı; İBDA hep yol açtı ve öbürleri arkasından geldi. İBDA bugün, sesi en gür haliyle meydan yerindedir ve rejim muhalifliğinin ve ihtilâlci tavrın ta kendisidir. İBDA kimsenin asalağı ve arkasından gideni değil, İslâm inkılabının asalet ve öncülük payesidir.

Bu, “kendinden zuhur diyalektiği“dir. Kendinden olmayanların zuhurunu bile kendinden ve kendi için kılan üstün hareket mihrakı, budur.

 

“Silahı Yüceltmek”

Hakkımızda yayın yapan müşahidler, bizim için “silahı yüceltiyorlar” diyorlar… BİZ çekmeceyi karıştırıyoruz; aradığını bulmak için bir adam karışık bir çekmeceye bakar ve bir bakışta bulmazsa “daha çok karıştırmak” ihtiyacı duyar ya, öyle… BİZ aradığımızı bulmak için çekmeceyi karıştırıyoruz; artık siz bunu nasıl telakki ederseniz!..

Cemiyet meydanında “halkın öfkesi” giderek yükseliyor. BİZ bu meydanda “imanın öfkesi”ni temsil ediyoruz; ve bu öfke, o öfkenin içinden zuhur etmek, ona kendi rengini vermek istiyor. Fransızların tahlil gözüyle, halk “istemiyorum!” noktasına geldiği ve idareciler de “yapamıyorum!” demeye başladığı ânda halk ihtilâlinin şartları hazırdır. Bu şartlarda ne yapacağını bilen öncü aksiyon sahiblerinin içtimaî kargaşanın büyümesinden ve tabiî afetlerin ardarda gelmesinden korkuları yoktur. Onlar, propagandalarının “yapıcı” tonuyla var olana alternatif ve “yıkıcı” tonuyla var olanın yok edicisi olurlar!..

Sene 1992… Bilhassa Bediüzzaman Hazretleri’ne bağlılık dâvâsı güdenler, bunun önemini iyi hatırlamalı… Sonra bu yıl içinde dünya Siyonist teşkilatlarını ülkemizde toplayacak 500. Yıl kutlamaları hazırlığı var ki, insan can düşmanının hanesini basmasını buket ve bonbonla karşılamaz herhalde… Uzun sözün kısası: Vakit tamamdır!

* (Taraf, 12. Sayı, Şubat 1992)

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: