AMERİKA İLE İŞ TUTUP NEO-OSMANLI OLMAK

Selim GÜRSELGİL

Osmanlı’nın iktisadî boyunduruğa vurulması, Kur’an’da atıf yapılan eski bir Babil hikâyesine benzer. Harut ve Marut adında iki melek vardır; ister “melek tabiatlı iki insan” deyin, ister “insan tabiatlı iki melek”… Efsaneye göre bunlara Afrodit adlı fâcire gelir ve der ki:

“İnsan olmak isterseniz, ya kocamı öldürün, ya benle zina edin yahut içki için.” İlk ikisi meleklere giran gelir. Sonuncuyu ehven-i şer görürler. İçki içer, sarhoş olur ve sonra diğer iki günahı da irtikap ederler.

Tanzimatt’an itibaren Osmanlılara Batılılar dayatmaya başlar:

“Avrupalı olmak isterseniz ya yabancılara topraklarınızda mülk edinme hakkı tanıyın, ya yabancı sermayeye kapıları açın yahut dış borç alın.” İlk ikisi Osmanlıya çetin gelir. Dış borç almaya kerhen razı olur. Ondan sonra irade elden çıkar. Yabancılara Osmanlı ülkesinde mülk edinme hakkı, yabancı sermayeye Osmanlı ekonomisine çökme hakkı tanımak zorunda kalırlar. 30 yıla varmadan devlet iflâsı çeker. Abdülhamid tahta çıkarken Osmanlı borçları, yıllık gelirin 14 katı olmuştur.

150 yıl kadar sonra Türkler Afrodit hikâyesini bir kez daha hatırlar.

Bu sefer ABD der ki, “İşleriniz yolunda gitsin isterseniz ya AB’ye teslim olun, ya yarı Batılılaşmacı din düşmanı doktrinine devam edin yahut bizim Büyük Ortadoğu Projemize katılın.” Türklere ilk ikisi yaman gelir. Büyük Ortadoğu Projesi nedir diye sorarlar. ABD: “Çok güzel bir şey. Dindarlığa karışmıyoruz. Kapalı kapılar ardında istediğiniz kadar ibadet edin. Yalnız kapılarınızı beynelmilel kapitalizme açın, AB’nin size kurduğu ülküde gösterdiği amaçta hiç durmadan yürüyeceğinize and için, bir de bize Ortadoğu’da yapacağımız devrimler için destek verin; biz de sizi neo-Osmanlı yapalım.” Neo-Osmanlı lafını duyunca bizimkiler “kulağa hoş geliyor, biraz daha anlat der. “Ortadoğu’ya hem lâik hem dindar Türkiye modelini ihraç edeceğiz, sizi de başlarına ağabey yapacağız. Alın size bedavadan Osmanlı!” Bizimkiler aralarında müzakere ederler. “Bu Batılılara güvenilir mi? Ne dersiniz, kabul edelim mi?” Daha eller kalkıp inmeden ABD kapıyı tekrar aralar: “Ha söylemeyi unuttum. Şu sizin din düşmanı Kemalist bürokrasi var ya. Hani size 80 yıldır kan kusturdu.” Bizimkiler sorar: “Ee, ne olmuş ona?” ABD: “Hah işte onları tasfiye etmenize de yardım edeceğiz. Hem de tüm bürokrasiden.” Bizimkiler: “Nasıl olacak o iş?” ABD: “Bizim, sizin içinizde, sizin bilmediğiniz adamlarımız var. Vur desek bugün hepsini indirirler.” Bu gerçekten inanılmaz bir teklif gibi görünür. Hem dışta Osmanlı gibi Ortadoğu’ya hükmedecek, hem içte din düşmanı yapılanmayı tasfiye edecek, hem de kapalı kapılar ardında istediğimiz gibi ibadet edeceğiz! ABD cömert günündedir. Musul’u istesek onu bile verecektir. Bizimkiler teklifi kabul ederler. Önce her şey yolunda gidiyor gibi görünür. Sonra işler tersine döner. Çarşı pazar karışır. Fakat her şey bitmiş değildir.

Mesele şudur: Harut ile Marut gibi ehven-i şerrin getirisi diğer iki ihtimal de başımıza mı gelecek, yoksa Afrodit’i alt etmeyi başarıp melek masumiyeti içinde yolumuza devam mı edeceğiz?

Kader deyince insanlar genellikle “mukadder-olması zorunlu” anlarlar. Oysa “muhayyer-tercihe bağlı” da kaderdir. Ki tarihin tekerleği muhayyer raylarında yürüyerek mukadder istasyonuna varır. Yani, şöyle yaparsanız sonuç şu olur, böyle yaparsanız sonuç bu olur. Tercih sizin!

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: