NÜANS

Burhan Halit KOŞAN

“HERKES İÇİN ADALET”

Hakikate olan açlığımız, arayışa; arayışımız, nefes darlığına, kalp çarpıntısına, vicdan muhasebemize ve aklımızın odalarında zelzelelere sebep olmuyorsa, bu bir arayış değil, kaçıştır. Hakikate olan açlığımız ve arayışımız, rejim surlarını imha, yıkım ve harap etmeyi getirmiyorsa, bu bir arayış değil, kendimizi kandırmaktır. Hakikat arayışımız, “Başyücelik” devletinin inşasını ve imarını getirmiyorsa, bu bir arayış değil, şehvetin sufleleri, kendimizi aldatmanın replikleri, cehennemin avukatı olan görüntünün hileleridir.

Hakikat arayışımız, aydınlanmaya, yani ilk aydınlanmanın ilk kaynağına, yani Allah Resûlü’ne varmıyorsa, bu bir arayış değil, yıkıma ve yok oluşa yol açan bir tercihtir.

Hakikate kavuşmak, gerçeğe erişmek için aşk pimini çekelim ve münzeviler mahallesine iltica edelim. Cennetin yargıcı olan adaletin gölgesinde yürüyelim. Hani demem o ki, niyet, düşünce, tefekkür, murakabe, aksiyon ve reflekslerimizi ve duygularımızı cennetin biricik güzergâhı ve aynı zamanda Salih MİRZABEYOĞLUNUN şiarı olan “Herkes için adalet” paradigmasına mutabık olduğumuz takdirde, hem yeryüzünde hür, hem ahiret yurdumuzda kurtulanlardan oluruz… İnsan niyetlenir, Allah karar verir.

MÜŞTEKİ

Yeryüzünde müşteki, mahşer meydanında sanık durumuna düşmemek için öznemiz olan her hususta kantarımızın topuzuna, terazimizin gramına dikkat etmek mecburiyetindeyiz.

Beşer tarihine göz kırptığımız takdirde her bir öznenin, bir ideolojisi, bir maksadı, bir ideali, bir ülküsü, bir mefkûresinin olduğunu görebiliriz. Öznemiz ister tarihin mezarlığında yatan bir müteveffa, ister nefes alan bir fert, ister bir topluluk, ister bir millet, ister bir devlet olsun, muhakkak ki, ideallerinin aksiyonu ve refleksleri ile tezahür eder.

Herhangi bir ideolojinin maksadının iyi veya kötü amaçlı olması ile aksiyonunun ahlâkî olup olmadığı hususları birbirine mutabık olabileceği gibi paradoks da olabilir. Bizler, her bir insanı, her bir topluluğu veya her bir devleti, “ne yaptığı ve ne söylediğine” göre değil, “ne olduğuna” göre değerlendirmemiz gerekiyor ki işin künhüne varabilelim.

Öznemizin insan olması halinde özüne, siyasî ve sosyal bir topluluk ise fikriyatına, bir devlet ise genetik kodunu oluşturan kurucu figürüne, obje ise odağına dikkat kesilmeliyiz.

Öznemizin, özünü, hamisini, kurucu figürünü idrak ettiğimiz andan itibaren süreç serüvenimiz tutarlı, tahlil, analiz ve kanaatlerimiz gerçekçi, varacağı noktayı da tam isabetle tutturabiliriz.

Öznemizi, yani incelemeye aldığımız obje, fert, grup, yapı veya bir devleti anlayabilmemiz için “ne olduğuna” göre değil de “ne yaptığı ve ne söylediğine” göre değerlendirirsek hüsranla karşılarız. Hani demem o ki, herhangi bir devletin “ne yaptığı” şıkkına bakarak, yani görüntü frikiğine aldanırsak veya “ne söylediği” şıkkına bakarak, yani laf ebelerinin mikrofonlara dillendirdiği kıytırık kelime kıymıklarına aldandığımızda ise hezimet yaşarız.

Hani demem o ki, öznemiz olan devletin süreç serüvenini bulanık, tahlilini defolu, analizini kusurlu yaptığımız için varış noktasında da çuvallarız. Şimdi mahrem olmayan kısa bir mola verelim ve sonra harfleri perçinleyelim.

DARBIMESEL: RUHUMUZU ÇALIYORLAR

Seyyah ve aynı zamanda amatör bir fotoğrafçı, bir tercüman ile birlikte misafir oldukları Kızılderili obasına ait araştırmalarını yaptıktan sonra obadaki bütün Kızılderilileri bir araya getirmeyi başardılar. Kızılderililer ne olduğunu bilmeseler de fotoğraflarının çekilmesini kabul ettiler. Kendilerine “kıpırdamayın”, “canlanmayın” dendiği zaman yaşlıca bir kadın çığlığı bastı: “Dikkat edin! Bu adamlar ruhumuzu çalıyorlar”…

Entelektüel nüktenin büyük virtüözü, Türk milletinin ana sütunlarından olan Nasreddin Hoca misâli kıssadan hisseyi alanlar, hisseyi alamayanlara anlatsın, ben yoluma devam edeyim.

Yolunu şaşırmış bir Göktürk askeriyim. Cumhuriyet cehennemi, ruhumu çalsa da kalbimde vaveylalar kopuyor. Devleti olmayan, bayrağı olmayan ve Üstad’ın tabiri ile “öz vatanında parya” olan yoksul bir Türk’üm. Büyük konuşmak istemesem de bir hakikati ifşa etmeye mecburum. Cumhuriyet tarihi, aziz Türk milletinin muazzam hayal kırıklıklarının, yıkımının ve hezimetlerinin damgasını taşımaktadır. Bir cesede saldırmak, beyhude bir iştir.

POSTAL VE BORAZAN YAHUDİYE YAKIŞMAZ

Görüntünün hilelerine aldanmamak ve kelimelerin kıymıklarıyla yaralanmamak için nüans dedektifi olmalıyız. Nazi idealinin emperyalist çirkefliğini tenkit eden her bir insan haklıdır.

Vahşette Nazileri geçen ve dehşet saçmakta İngilizleri geride bırakan Yahudileri tenkit eden her bir insan da çok çok haklıdır. Naziler ile Yahudiler çirkeflikte benzeşseler de postal nüanslarına dikkat etmemiz gerek. Nazi emperyalizminin her türlü ahlâksız prensiplerine rağmen, bir paradoks olsa da Nazi askerlerin cesaretlerini ve kendilerine düşman olarak gösterilen güç karşısındaki taarruzlarını itibarsızlaştırmak veya savunma hatlarındaki azametlerini küçümsemek, “herkes için adalet” şiarımıza yakışmaz.

Nazi yöneticilerinin alçaklığı ve sömürgeci anlayışına rağmen kendilerine farklı anlatılan idealler uğruna can vermeyi şeref addeden Alman postalları arasındaki bu anlayış farkının, Stalin ile Kızıl Ordu mensupları için de geçerli olduğunu söyleyebilirim.

Emperyalizmin en vahşi formatı olan Siyonizm’in yöneticileri, Nazi ve Bolşevik yöneticileri ile aynı anlayışa sahip olmalarına rağmen borazan ve postal yönünden ise tamamen zıt istikamettedir. Hani demem o ki, Kızıl Ordu ve Nazi yöneticilerinin emrinde hareket eden postallar, cesaret, feragat ve fedakârlıkları ile temeyyüz ettikleri halde Siyonizm emrindeki Yahudi postalları ise genetik kodlarından gelen korkaklık ve pısırıklık, karakterlerindeki laçkalık, sinsilik ve hinlikleriyle borazan çalmaya yelteniyorlar. Hâlbuki aklı başındaki her bir insan, her bir Siyonist Yahudi’nin Jeffrey EPSTEİN gibi tescilli veya tescilsiz sapık olduğunu veya dolaylı da olsa desteklediğini biliyor. Neden, niçin, nasıl olduğunu bilmesem de soru ağacı fısıldadı:

JEFFREY EPSTEİN için reşit olmayan kız ve erkek çocukları ile ergen kızlar ayarlayan 10 milletvekilinin olduğunu biliyor musun?

Dedim: Bilmiyorum!

Yahudileri, bön bön bakışları, yaygaraları ve şamataları hemencecik fark edebileceğimiz gibi gezegende bir benzeri dahi olmayan bu mendeburları, pintilikleri, cimrilikleri, sinsilikleri ve sırıtışlarından da tanıyabiliriz. Eylem kararı alırken cesur, eyleme yöneldiklerinde ise kaygılıdırlar. Saldırgan olmasına rağmen saldırganlığından fazla korkaktırlar. Kabak tadı veren söylemleri ve aklı başındaki her bir insanın midesini bulandıran şehvet oyunlarıyla her türlü rezaletin ve küresel kepazeliğin kaynağıdırlar.

Yeryüzünün özgür insanlarını tefecilik ve ekonomik suikastlarla ile rehin alan bu soysuzların, “İbrahim” isminin yanına iliştirilen bir kelime ile organize edilen her türlü girişim ve faaliyetleri de bu azgın gürûh tarafından desteklendiğini unutmayalım.

Dünyanın neresinde olursa olsun, gerçek Yahudi olmak, her şeyden önce İsrail’in varlığını desteklemek anlamına gelmektedir. Herhangi bir Yahudi’ye göre İsrail’i reddetmek, aldığı kararları sorgulamak, Allah’ı reddetmekten daha büyük bir sapkınlıktır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin