MASAL MI YOKSA TARİH Mİ?

Levent AKINCI

Bizdeki hekât/hikâye türünde de zaman zaman örneklerini gördüğümüz ‘ders verici hayvan masalları’ yani ‘fabl’ denilince akıllara doğudan Beydeba’nın ‘Kelile ve Dimne’si Batı’dan da La Fontaine ‘Masallar’ı gelir hemen.

Hekât-masal deyip geçmeyelim. Şimdi La Fontaine’in çok ibretlik bir masalını nakledeceğiz ve bunun gerçek tarihteki mukabilini bulmaya çalışacağız. Evvelki çağlardaki Avrupa Habsburg imparatorları ve bağlı krallarına, soylularına, ve onların devrindeki Osmanlı halife sultanlarına Batılı bir mütefekkir olan La Fontaine’in ibretlik bakışını masaya yatıracak ve bazı reddi miras yapan kör ve nankör mankurtlarımıza bir hatırlatmada bulunacağız.

Şark’ın ‘Halife Sultan’ı ile Garb’ın ‘İmparator’u arasındaki en temel farklardan birine hasr-ı nazar edeceğiz. Ve aslında, aynı zamanda Şark’ın şeyhülislamları ile Garb’ın papaları, ve Şark’ın kaptan-ı deryaları ile Garb’ın sömürgeci korsanları arasındaki bazı farklar da kendiliğinden anlaşılacaktır. Evet, hem seyfiye hem de ilmiye sahasında İslâmî Şark ile sömürgeci Garp arasındaki bazı temel farklar bir kez daha hatırlanmış olacak.

ÇOK BAŞLI EJDERHAYLA ÇOK KUYRUKLU EJDERHA

Türk padişahının bir elçisi

Alman imparatoruna gelmiş bir ara.

Tarihlerin yazdığına göre bu elçi

Kendi padişahını övmüş Almanlara.

Bizim sultan, demiş;

Çok daha kudretlidir sizin imparatordan.

Alman’ın biri üstelemiş:

Bizimkinin öyle beyleri var ki, demiş;

Her biri bir devletin başıdır,

Her bey ayrı bir ordu çıkarır.

Türk elçisi uyanık adammış,

Lâfın altında kalmamış:

Evet, demiş; duymuşluğum var;

Başlarına buyrukmuş sizin beyler.

Ama bakın bu durum ne getirdi aklıma,

Olmayacak bir şey, ama oldu, ben gördüm.

Çitle çevrili bir yerde oturuyordum,

Bir de baktım yüz başlı bir ejderha,

Yüz başını birden

Geçirmiş çitin deliklerinden.

Sen gel de korkma,

Kanım donacaktı nerdeyse.

Ama korktuğumla kaldım, o başka.

Ejderhanın başları girdi,

Gövdesi giremedi çitten içeri.

Bitti derken bu korkulu rüya,

Bir de baktım bir başka ejderha;

Bu seferki tek başlı, yüz kuyruklu,

Geldi çitin önünde durdu.

Ben başladım yine

Ecel terleri dökmeye.

Bu ejderhanın tek başı

Giriverince bir delikten,

Gövdesi, kuyrukları muyrukları süzülüp geldi ardından,

Deliği açtıkça açaraktan.

Anladınız mı ne oluyor

Bu iki ejderha?

Biri sizin imparator,

Biri bizim padişah. (1)

Görüldüğü üzere, kendisi Avrupalı bir kefere olmakla birlikte, bu hikâyede halife sultan hakkındaki hayranlığını, ondaki sulta ve devleti, iktidar ve izzeti böylesi bir hikmetli ibretlik masalla ifade etmiş. Üstelik de Osmanlı’nın ‘Süleyman Asrı’na yani 16. Yüzyıl’ına değil, nisbeten daha tahribata uğramış hali olan 17. Yüzyıl’ına şahitlik ederekten bu denli bir haklı hakikatli taltifte bulunmuş.

Aslında herhangi bir ideoloji ve rejim şekli ile ve öyle iki çift sözle tasvir edilemeyecek derecede aşkın bir nizâm olan, ‘şeriat ile mukayyed bir halîfe’ usûlünü, halifenin tüm sair ümera ve ulemaya hâkim tek el oluşunu, ve bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu kısacık masalda haykırmış resmen.

Burada riyâsetin neseble tevârüsü, yani hükümdarlığın bir soydan yürümesi değil bahsimiz, vurgulamak istediğimiz, son kararı bir emirin vermesi, ve cümle ümmetin bir imamın, bir devletin riyasetinde cem olması. Bunu da belirtelim. Ve, “şeriatın hâdimi ve ümmetin hâmisi” olan hükümdarlardan bahsettiğimizi, konumuzun İslâm öncesi cahiliyyedeki kağanlarla, kisralarla veya asrımızda, yani modern cahiliyyedeki seküler krallar ve başkanlar ile herhangi bir ilgisinin olmadığını da hatırlatalım.

Tarih-i Peçevî’de Süleyman Asrı’nın sayılı devlet adamlarından olan Veziriazam İbrahim Paşa’nın Kanunî tarafından katledilmesine dair bir kaç sebeb sayılır. Tedbirsizlik sonucu İran seferini uzatması ve kış soğuklarında askeri kafi derecede barındıramaması, haksız yere Defterdar İskender Çelebi’yi katlettirmesi vs zikredilir. Ve devamla şöyle der Peçevî:

Bunlardan başka Olama (Paşa) ve pespaye kızılbaş takımı, İbrahim Paşa’ya koltuk vererek şöyle diyorlardı: ‘Şah’ın, sultan ünvanını taşıyan bir çok büyük idarecileri ve hâkimleri var iken ve Padişah’ın devleti ve saltanatı ondan nice mertebe fazla iken, size dahi ve sultan denilmesi niçin caiz olmaya? Hususiyle hulefa zamanında veziriazam makamında olan ihtişam sahiplerine de sultan ünvanı verilirdi”.

İbrahim Paşa bu sözlerden şıltanmış ve kendisine sultan ünvanının verdirilmesini kalbine koymuştu. Hatta padişah, orduya kavuşmazdan önce ‘serasker sultan emridir’ diye nida eden dellalleri İskender Çelebi men etmişti ki, İbrahim Paşa’nın İskender Çelebi’ye olan kini de buradan başlamıştır.

Padişah tekrar Tebriz’e geldiği zaman dahi, İbrahim Paşa “sultan” sözünü, verdiği emirlere yazdırır ve dellallara da böyle nida etmelerini tenbih ederdi”. (2)

Yine Peçevî’de de geçtiği üzere, “Harbetmek için Şah’a karşı başımızda Şah gerek” diyerek orduları bizzat kumanda etmesi için Kanunî’nin beklenmesi cihetinde bazı askerlerin de talebinin yoğun olduğu ve Osmanlı’nın en uzun süreli doğu harekâtlarından birisi olup, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab’a girildiği için Irakeyn seferi de denilen ve Sultan Selim’in Çaldıran zaferinden sonra bir kez daha rafızîlerin ağır bir yenilgiye uğratıldığı ve Tebriz-Bağdat ve bir çok beldenin fethinin nasip olduğu 1533-1534 İran-Irak seferiydi bu. Sefer sırasında Veziriazam İbrahim Paşa, Padişah’tan aldığı emir mucibince hazırlıkları yaptığı Halep’den yola çıkarak orduyu Serasker vazifesi ile kumanda ederek Tebriz’e sokmuştu. Ve arkadan İstanbul’dan gelmekte olan Padişah’ın kumanda ettiği birlikler ile birleşmişti. Tebriz’den de birlikte Bağdat üzerine varılmıştı.

Giderken, kim bilir belki de İstanbul’dan gelmekte olan padişah ve ordusundan bir ara haber alınamayınca, Halep’den Tebriz’e doğru epey mesafe kat etmiş ve hedefe yaklaşmış olan veziriazamın, ordu içinde “Şaha şah gerek” diyen ve kendilerini ilk defa başlarında padişah olmaksızın büyük bir seferde hisseden bazı askerlerin bu vesvesesini giderme mazereti ile de olsa, Osmanlı tarihinde ilk defa padişah harici ve veliahtlığı dahi olmayan bir paşa ‘sultan’ ünvanını kullanmıştır. Hâlbuki Padişah zaten çok geçmeden Tebriz’e yetişmiştir, lakin İbrâhim Paşa bu ünvanda ısrar etmiştir. Ve Şah’ın eski yardakçılarından arta kalanların verdiği akıl; “Abbasî Halifeleri zamanında da durumun böyle olduğu” idi. Bundan da iyice cesaretlenen veya kılıfı tamamlamış olan paşa ihtimâl ki, ister denildiği gibi benlik yaparak kasten ister düşüncesizlik sonucu, bir fitnenin kapısını açmaya çalıştığının farkında değildi.

Malûmdur ki Abbasî Halifeleri gerek Bağdat devrinin son asırlarında gerek Kahire devrinde, bazen adeta konu mankeni gibi olmaktaydılar. Yani bazen sultasız, güçsüz, adeta sadece kağıt üzerinde bir makam sahibi olarak kalıyorlardı. Doğuda-batıda çeşitli sultanlar, her biri kendi devletini sürdürüyor, kendi nevbetini vuruyordu. Elbette de umumiyetle Halifeye bir biat vardı, ama merkezi idare yoktu, bu durumdandır ki Haçlı ve Moğol işgâllerine ve Karmatî, Haşhaşî, Şiî, Haricî vs fitnelere karşı ümmeti kâfi derecede ilimlendiremedi ve teşkilâtlandırıp mücadeleye sevk edemedi, yeterince organize edemediler. Evet, biraz da bundan sebebdir ki, dahilde bidatçi veya baği fırkalar güçlendi, ve haricî işgâller def edilemedi; Abbasî yıkıldı ve Bağdat işgâl edilip halife şehit edildi.

Biraz da bundan sebebdir ki, Sultan Selim’in Mısır’ı fethinde Ehli Sünnet ulema direnç göstermedi, derhal biat ettiler; zira artık, hem Ümmet hilâfet ile taçlanan bu gazâ devleti ile yeniden silkinip toparlanacak hem de ‘halifelik’ ile ‘sultanlık’ bir olacak, o makam üç kıtaya hakim bir sulta kazanacaktı, selef asırlarındaki gibi üç kıtaya futuhat yapmaya, karadan ve denizden bir çok akın ve fetihlere imza atmaya, ve ümmetin can ve namusunu muhafaza etmeye devam edecekti. Sömürgeci Avrupa ve Safevî İran arasında sıkışan ümmet için bir ümit idi Osmanlı.

Çoktan beri Osmanoğlu adeta fiilen halifelik misyonunu temsil ediyordu zaten. Endülüs müslümanları bir yandan, Türkistan ve Kürdistan müslümanları bir yandan, “gel ey Osmanoğlu” diyordu, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta müslüman ahali ve ulemada da durum çok farklı değildi. Mesela Mısır’daki İmam Süyuti rahimehullah, hiç Osmanlı topraklarında yaşamadığı halde bu gaza devletine hayran idi. Bunu sonraki asırlarda Yemenli İmam Şevkani rahimehullah gibi alimlerde de görmekteyiz. Şam’daki Allame İbn-i Abidin rahimehullahda da, doğuda ve batıda cümle ulema ve ümerada da…

Evet II. Bayezid rahimehullahın emri ile Kemal Reis rahimehullah Endülüs müslümanlarının imdadına yetişip yıllarca Akdeniz’de Haçlı ile vuruşup ümmete kalkan olurlarken; pörsümekteki Memlûk hilâfeti, Afrika’yı Ümit Burnu’nu dolaşıp Cezire’ye saldırıp Cidde’yi topa dizip Mekke’yi tehdit eden Haçlı karşısında bile bir şey yapamıyor; ve dahası, bu davayı omuzlayan, Avrupa’ya karşı Endülüs için harekete geçmiş olan gazâ devleti Osmanlı’yı da Safeviler ile eş zamanlı olarak sırtından vurarak iki üç ateş arasında bırakıyordu.

Hilâfetin Osmanoğulları’na geçmesiyle birlikte, ‘Süleyman Asrı’ başta olmak üzere; Şimâl’de Kafkaslar ve Kırım’dan, Cenub’da Yemen’e Habeş’e, Mağrib’den Fas’dan Turan illerine Hind’e, Sumatra’ya… Ümmeti toparlayan ve hamilik yapan, ve başta Doğu Avrupa da olmak üzere senelerce ardı arkası kesilmeyen fetih ve akınlara imza atan; Akdeniz’i adeta bir İslâm iç gölü haline getirip üç kıtanın da en kilit ve verimli topraklarını Akdeniz havzasını, ipek ve baharat yollarını elinde tutan; Türkistan’daki Şeybanî devletinden Sumatra-Açe Darusselâm sultanlığına, Pakistan Gücerat sultanlığına, Kırım Kazan’dan Fas’a Habeş’e tüm memalik-i İslâm’a el uzatan ve hepsinin ümerasının da ulemasının da biatını alan, hepsinin gönlünde taht kuran; Haçlı Avrupa’ya karşı Salahaddin ve Baybars rahimehumallah devrindeki Şam önlerindeki var oluş savaşından da öte; akınlar ve fetihler yapan ve düşmanı direk kendi topraklarında ve okyanuslarda vuran, Atlantik’den Hint Okyanusu’na uzanan bir cihangir hilâfet vardı artık.

İmam kalkandır, onunla savaşılır ve korunulur” (hadis-i şerîf)… Ümmete kalkan olamayan ve sadece bir sembolik makam haline getirilen Hilâfet artık eski günlerdeki gibi bir sulta sahibi idi Selim Sultan ile.

Adem-i merkeziyetçilik demek bile az gelir Abbasî’nin bazı dönemlerine… Öyle ki; Halife’nin daveti üzere Tuğrul Bey iki defa Bağdat’a girip malûm darbeleri indirmese, Şiî çeteleri halifeyi şehit edecek, başa Şiî Büveyhî bir halife geçirecek veya Mısır’daki Şiî Fatımî devletinin sözde halifesine tabi kılacak ve tüm ümmeti rafızîleştirmeye çalışacaklardı. Öyle ki; şanlı Sultanlar Salahaddin ve Zengîler olmasa Haçlılar Urfa ve Kudüs’den sonra Hicaz ve Bağdat’a da yürüyecek ve ümmeti yok etmek isteyeceklerdi. Öyle ki; sonunda halife, Şiî Tusî ve Alkamilerin de ihaneti ile Mogol Hülagu tarafından şehid ettirildiği halde hiç bir müslüman bu belâyı def edememiştir. Neyse ki Hilâfet-i Abbasî, Sultan Baybars’ın şanlı cihadı vesilesi ile Kahire’de devam ettirilebilmiştir. Böylece bu kurum ilk Türk halife olacak olan Selim Han’a, ondan da son halife olacak olan Muhammed Vahiduddin Han’a dek sürmüştür. Tuğrul Bey, Sultan Alparslan, Sultan Salahaddin, Sultan Baybars, Sultan Murad rahimehumullah ve daha nice büyüğümüz Sultan ve Bey ünvanlarını Halife lehinde kullanmışlarsa da, diğer bazı emirler böyle yapmamışlardır. Bazısı isyan bayrağını çekip bağımsızlığını ilan etmekten de öte, Hilâfet’e karşı Şiî ve işgâlci düşmana işbirlikçi bile olmuştur.

Endülüs nasıl vakti gelince tavaif-i mülûk devletçiklerine tefrik olmuşsa; Abbasî de bir şekilde müstakil devletçiklere tefrik olmuştu ve halife adeta sadece kâğıt üzerinde sözde bir emir’el-mü’minîn haline gelmişti.

Hilâfet; Halife-Sultan I. Selim ve I. Süleyman rahimehumallah ve sonraki padişahlar vesilesiyle asli misyonuna, Ömer Bin Abdulaziz ve Harun Reşid, Mutasım rahimehumullah vs zamanlarındaki gibi, lâzım olan izzet ve iradeye, dirayete geri döndürülmüştür.

İbni Haldûn da bu hususta, adem-i merkeziyetçilik, çok başlılık, ve parçalanma tehlikesine dair çok şey söylemiştir, kısa bir nakille iktifa edeceğiz:

Böylece bu işleri ona havale eder ve Vezir’in emirliği ve idareyi ele alması iyice sağlamlaşır. Sonuçta devlet onun eline geçer ve o da devlet görevlerine kendi aşiretini ve oğullarını getirir. Doğuda (Hilâfet-i Abbasî topraklarındaki) Büveyhoğullarının, Türklerin, ve Kafur El İhşidilerin; Endülüs’de ise Mansur Bin Ebu Amir’in durumu böyledir.

Bazen de devlet yönetiminde etkisiz hale getirilen hükümdar her şeyin farkına varır ve başkalarının kendisi üzerindeki etkisinden kurtularak idareyi tekrar eline alır. Onların etkisinden kurtulması ya onları öldürmek ya da onları sadece bulundukları makamlardan almak suretiyle olur. Ancak, başkalarının etkisi altına girmiş hükümdarların bu durumdan kurtularak tekrar idareyi ellerine almaları çok az görülen bir durumdur.” (3)

İşte. Çok başlılığın, sünnete ters nizâm olduğunu bir kere daha hatırlattı bize bu masal.

Şûra çok başlılık değildir. O başka. Nitekim Abbasî ve Osmanlı’da, Divan toplantıları ile Şurâ hükmüne riayet edilmeye çalışılmıştır ve çoğu zaman çok hayırlı bereketli kararlar alınmıştır. Elbette ki Raşid Halifeler Radıyallahuanhum ve devirleri ile kıyas edilmez.

Ama İttihatçı ve Kemalist zenadıkanın iddia ettiği gibi bir istibdad yoktu Osmanlı padişahlarında. Yok ülke padişahın şahsî mülkü imiş, her şey tek bir adamın eliyle dili arasında imiş, ahali onun kulu kölesi imiş. Bunlar iftiradır. Bu meselelerde Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhum bir çok kitap ve makale kaleme almıştır. İlgilileri oraya havale ederim. (4)

Çok anlamlı olarak telaffuz edilen ‘kul’ sözü ve çarpıtılan bir çok kavram hakkında burada Adımlar Dergisi sitesinde “Osmanlı’ya İftiralar” başlıklı makalemizde yeterince izahta bulunmuş ve çeşitli misaller vermiştik.

Hatırlayalım, Sultan Fatih rahimehullahın vefatı ve Sultan II. Bayezid rahimehullahın cülûsundan sonra Şehzade Cem ile çok büyük bir fitne yaşanmıştı. Büyük kardeş olan Şehzade Bayezid Amasya valisi, Şehzade Cem de Karaman valisi idi. Neticede Bayezid’in iki damadı da olan Rumeli Beylerbeyi Hersekzade Ahmed Paşa ile Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa vs devlet erkanı; Karamani Mehmed Paşa ve sair bazı kimselerin çeşitli hilesini de bertaraf edip Bayezid’i davet etmişlerdi. Bu sırada vefat haberini alan yeniçeriler iskelelere inmiş, İstanbul’a geçip ve ‘Bayezid çok yaşa’ diye nümayişlere başlamış ve mani olmak isteyen Karamani Mehmed Paşa ve Fatih’in hususi tabibi Yakup Paşa’yı (Fatih’in âni ve şüpheli vefatının da tesiri ile olsa gerek) öldürmüş, hatta Bayezid’in oğlu Korkut’u babasına vekaleten tahta geçirip İstanbul sokaklarında dolaştırmış bulunuyorlardı. Yani devlet ve ordu tepeden aşağıya umumiyetle Bayezid yanlısı idi. Ve büyük kardeş Bayezid idi.

Bir süre oyalanmış olan Bayezid yola çıkar ve Üsküdar ve İstanbul’a varıp oğlu Korkut’dan saltanatı resmen devralır, İstanbul’da Ehli Hal Ve’l Akd ulema ve ümera huzurunda cülûs gerçekleşir. Yani oğlunda yapıldığı gibi bir yeniçeri ihtilalinden de öte bütün devlet erkanı ve eşraf ve ordu huzurunda tahta geçer, biat edilir. Ertesi gün de babasının cenaze namazını kılıp defneder.

Buradan da devletin bir gün bir saat bile başsız kalamayacağı, cenaze namazı gibi bir vecibeden bile daha elzem ve acil olduğu bir kere daha hatırlanmış oldu. Hatırlayalım, bilâteşbîh, Resulullah Aleyhisselâtuvesselâm vefat ettiğinde, daha defnedilmediği halde, Sahabeler Radıyallahuanhum toplanıp bir halife seçmişti. İslâm devletinde emirlik bu denli ehemdir. Allahuâlem.

Taht u tac merakı olmayan Bayezid, önce babası Fatih’in vefatına çok derinden sarsılmış, yas ve hüzünle ve üst üste ısrarla gelen mektuplardaki geliniz davetine tereddütle bakarak geçirdiği üç beş günü de vakitten kaybettiği halde ve de dokuz günlük seyahatten sonra neticede Dersaadet’e varmış ve Ehli Hal Ve’l Akd huzurunda tahta geçmiştir.

Fakat sonradan Şehzade Cem buna itiraz eder. Bayezid tüm dirayeti ile bastırmasa, gevşek davransa idi ikinci bir fetret devri bile yaşanabilirdi. Fitneci Karamanoğlu Kasım Bey’in de kışkırtmasıyla saldırıp istila ettirdiği Bursa’ya gelip sultanlığını ilan edip, adına hutbe okutup para bile bastıran ve bu sırada Üsküdar’a geçip üzerine büyük bir ordu ile sefer hazırlığı yapan Sultan Bayezid’e büyük halaları Selçuk Hatun’u aracı gönderip mevcut durumun kabullenilmesini ve ülkenin iki kardeş arasında bölüştürülmesini talep eden şehzade Cem’e, Sultan Bayezid kesin ve net cevaplar verir. Daha sonra da kılıçlar konuşur. O dönemi anlatan kaynaklardan bir beyit ile nasıl kestirilip atıldığını görmek mümkün:

Çü şeh baştır memleket ana ten

Yaraşmaz iki başlı olmak beden

Daha sonra kendisine destek veren Memluk sultanı Kayıtbay’ın himayesinde Mısır’a giden ve oradan da Hacc’a gidip gelen şehzade Cem çok ısrarcıdır. Çeşitli savaşlar olur. Hepsinde de mağlub edilir. Sürekli Memluk himayesi ve Karamanlı kışkırtmalarıyla da aldanan Şehzade Cem, bir kere daha müzakerelere girişir ve yolladığı mektupta tekrar eden ülke bölüşme talebine sultan Bayezid’in cevabı şudur:

Aydınlık gönlünüze gizli değildir ki; Rum diyarı baştan ayağa örtülü nazlı bir geline benzer. Öyle iki güveyin nişanını kaldıramaz. Ve ortaklık kahrın götüremez. Bu sebeble kötülük tekliflerine (kışkırtmalara) kulağınızı tıkayasız. Boş yere atınızı gayret dizginleriyle yorgun düşürmeyesiz ve temiz eteklerinizi müslümanların kanlarıyla haksız yere kirletmeyesiz. Şerefle ve mutlulukla Kudüs-i Şerif’de konaklamayı seçseniz, ol kutsal topraklarda yerleşseniz ne olur? Şimdiye kadar kendinize ait hazineniz gelirleri ne ise her yıl hepsi noksansız katınıza yollanacaktır. Bunu hünkar and içmiştir“. (5)

Görüldüğü üzere Şehzade Cem sürekli memleketi pay etmekten bahsediyor, sultan Bayezid ise bu tür bir paylaşma-parçalanma ya da iki başlılık gibi metodları şiddetle red ediyor, böylesi çözümlerin sadece memleketin ve devletin ifsadına mahvına sebeb olacağını belirtiyor. Ki doğrusunu yapmıştır. ‘Serasker Sultan’ ünvanını kullanan Veziriazam İbrahim Paşa’yı katleden Halife Sultan Süleyman’ın endişesi de buydu zaten. Allah hepsinin taksiratını affetsin.

Bayezid Han’ın Şehzade Cem’e “Kudüs’de yaşa” teklifi de çok makûldür. Zira Sultan Bayezid istese bile elinin erişemeyeceği bir yerdi, Cem için güvenli ve özgür bir belde idi. Cem’i himaye eden Memlûklerin yüzlerce kilometre içeride kalan bölgesinde idi çünkü. Fakat maalesef ki baştan beri şehzade Cem nice müslümanın kanına sebep olmayı tercih etmiştir. Gerilen Osmanlı Memlûk ilişkilerini de daha büyük bir çıkmaza sokmuştur ayrıca. Allah hepsinin taksiratını affetsin.

Tüm Akdeniz ticaretini parmağında oynatacak güçte ve Osmanlı’nın istese bile kendisine ilişemeyeceği bir konumda olduğu halde, “Bir ümmete iki baş olmaz” düsturuyla gelip Halife’nin elini öpen, böylece tekrardan ve şifâhen biat eden o deryalar sultanı Barbaros Hayreddin gazi ne kâmil bir insan imiş. Normalde o günkü teşrifat/protokol kaidelerince çoğu lider veya elit, etek üzengi öper ve hükümdarın yüzüne bakarak konuşamaz iken böyle gaziler el öper, ve padişah tarafından sırtı sıvazlanır, bazen alnından öpülür, hilat giydirilir veya kucaklaşılır imiş. Özdemiroğlu Osman Paşa rahimehullah ile Halife Sultan III. Murâd rahimehullah arasında da benzer bir diyaloğu görmekteyiz. Kanunî, huzura kabulünde Hayreddin gaziyi bir tahta oturtmuştur. Bu taltifi Arifî’nin Süleymannâme’sindeki minyatürde de görmek mümkün.

Adam zaten bir Sultan, ama Emirulmüminîn’e bende olmayı ve tefrikadan kaçınmayı, kuvvetlerin Allah yolunda birleştirilmesini tercih etmiş. Allah Subhanehu ve Teâlâ O’na ve bütün müslüman meyyitlerimize, bilhassa böyle gâzî ve şehidlerimize rahmet eylesin. Taksiratlarını affetsin.

Cezayir’de yaptırdığı caminin kitâbesinde (Nisan 1520) unvanı “es-Sultânü’l-mücâhid mevlânâ Hayreddin ibn el-emîr eş-şehîr el-mücâhid Ebî Yûsuf Ya‘kūb et-Türkî” şeklinde gösterilmiştir.” (6)

Dediğimiz gibi, adam zaten bir sultan. Ama O, bundan fâriğ olmuş, “Ya nice bizim işimiz ras gelmesin ki, dünyada en büyük iksir dedikleri padişah duasıdır” (7) diyen Barbaros, halifeye bende olmuş. Halife de bu erdemin kadrini kıymetini daima bilmiş. Altına koca bir armada çekmiş, hilat giydirmiş ve daim hatırını yüce tutmuş.

Baş olma sevdası taşıyanın, devlet içinde devlet olmaya çalışanın başının gövdesine fazla geldiğini düşünen devlet, gerçekten de iş yapan ve ümmetin selâmetini hayrını düşünen ve bunun için çırpınan gâzi ve âriflere ise adeta devlet içinde devlet olma hakkını bizzat kendisi vermiştir.

Büyük Kürt âlim Molla İdris Bitlisî rahimehullah örneğini hatırlayalım. Selim Sultan rahimehullah O’na dilediği gibi tasarruf etmesi için “tuğra çekili boş fermanlar” göndermişti. (8).

Muazzam bir itimad ve iltifat! Tarihte bir başka örneğini daha görmedim duymadım! Düşünün, bu günkü tabirle boş kağıtlara imza atıp vermek gibi. Bundan da fazlası aslında! Halife Süleyman rahimehullah ve Şeyhülislam Ebû Suud rahimehullah arasındaki itimad ve kardeşlik de bundan farklı değildi. Zigetvar önlerinden yazdırdığı son mektubunda şöyle diyordu Süleyman;

Hâlda hâldaşum sinde sindaşum âhıret karındaşum tarîk-ı Hakk’da yoldaşum Mollâ hazretlerine du‘â-yı bîhadd iblâgından sonra nedür hâlünüz ve nicedür mizâc-ı lâzimü’l-imtizâcunuz sıhhat u ‘âfiyetde midür. Hazret-i Hakk Celle Şânuhû hızâne-yi hafiyyesinden kemâl-i kuvvet ve nihâyetde selâmet müyesser eyleye. Niyâz olınur ki evkât-ı müteberrikede bu muhlislarını kalb-i şerîflerinden iz‘âc itmeyeler ola ki küffâr-ı hâksâr münhezim ü mükedder ola ‘asâkir-i İslâm mansûr u muzaffer olup rızâ-yı İlâhîye muvâfık ‘amel ola. Summed-du‘â bende-yi Hudâ Sultân Süleymân” (9).

Hülâsa; Endülüs Emevîleri tavaif-i mülûk olup devletçiklere bölündüğünde, keza Abbasî hilâfeti de müstakil devletçiklerden müteşekkil hale geldiğinde ve Osmanlı Hilâfeti de evvela bazı şımaran ayanlar ve sonra da mebuslar ve çeşitli kişi ve kurumlar ile Halife’nin yetkilerinin adeta pay edilmeye çalışıldığı son asrında yıkılmıştır.

Keşke bazı yerli münevverlerimiz (!) de elin La Fontaine’i kadar basiret sahibi olsalardı da bu hakikatleri idrak edip reddi miras yapan mankurtlar olmasalardı.

Son olarak; gördüğümüz gibi, hakkaniyetli bir masal bile bazı yalan yanlış resmi tarih kitaplarından faydalı. Bilhassa yakın tarihe dair yazılan resmî tarih kitaplarındansa, uzak tarihimize dair böyle masalları, hikâyeleri bile daha gerçekçi ve faydalı buluyorum.

Buradaki kardeşleri, ağabeyleri, ablaları tenzih ederekten diyorum; ‘sen hikâyecisin, hamasi nutuklar bunlar’ diyerek itibar ve istifade etmeyenler olacaktır. Bilhassa İslâm ve Ehli Sünnet düşmanı birileri. Fakat tarih ortadadır. Müslümanın da küffarın da şahitliği ile aşikârdır. Ben hislerimi duygularımı katarak da yazsam, tarafsız (!) ve hissiz duygusuz da yazsam sonuç değişmez, işte vesikalar, şahitler, işte tarih, işte göz, işte izan.

Sohbetimiz için demiş bir nâdân

Hiç feyz alamadım bu kelâmından

Akıncı çeşmesi bir âb-ı revân

Neylesin oduna gerek yaş fidan

Levent AKINCI

Psikolojik Danışman/Tarihçi

Dipnotlar:

(1) Jean De La Fontaine, Masallar, çev. Sabahattin Eyüboğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 25.

(2) Peçuylu İbrâhim, Tarih-i Peçevî, Muhtasar trc. Murat Uraz, Neşriyat Yurdu, 1968, s. 104.

(3) İbni Haldun, Mukaddime, Yeni Şafak Gazetesi Kültür Armağanı, c.1, s. 261.

(4) Mustafa Sabri Efendi, Hilâfetin İlgasının Arka Planı, İnsan Yayınları.

(5) Ahmet Şimşirgil. Kayı III, Ktb Yayınları, s. 17-24.

(6) Şerafettin Turan, “Barbaros Hayreddin Paşa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Erişim, 22 Ocak 2024).

(7) M. Ertuğrul Düzdağ, “Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın Hatıraları“.

(8) Hoca Sâdeddin Efendi, “Tacuttevârîh“.

(9) Abdulkadir Dağlar, “Türkçe Mektupları Işığında Ebussuûd Efendi’nin Beşerî Münâsebetleri“, Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman. XLI (2013) 279-320, s. 292.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin