KEMALİZM AYNASINDA NEFS MUHASEBESİ

Selim Gürselgil

Teoman Duralı’ya soruluyor: Kültürel alandaki kısırlığımızı neye bağlıyorsunuz?

Lafı hiç eğip bükmeden “harf inkılâbı”na diyor. “Geçmişiyle bir anda bütün bağları koparılan insanlar ne ortaya koyabilir? Bugün birisi ‘istikbâl Çin’dedir, bugüne dek öğrendiğimiz her şey yanlış’ dese ne ortaya koyabilirsin? Bu bir kültür şokudur. Kızılderililer yaşadılar bunu. Bir anda neye uğradıklarını bilemediler. Kitleler halinde alkolik olup, kitleler halinde intihar ettiler. Biyolojik olarak bile kısırlaştılar. Biz de aynı kısırlığı kültürel sahada yaşıyoruz.”

Fikret Başkaya:

“Kültür sorununa yaklaşım nasıl olmalıdır? Bir toplumun kendi geçmişini ve kültürünü, toptan mahkûm etmesi bilimsellikle bağdaşır mı? Toplum kendi öz geçmişiyle bağlarını bu biçimde koparırsa ne gibi sonuçlar ortaya çıkar? Bir toplum, kültürünü, gericidir diye inkâr ederse, tarihsel süreklilik nasıl sağlanır? Tarih, sonuç itibariyle toplumun geçmişiyle bir diyalog değil midir? Böyle bir diyaloğun kesilmesi arzulanır bir şey midir? Toplumu, kötü alışkanlıkları olan bir çocuk gibi görmek bilimsel bir tutum mudur? Tüm elemanlarının (yapıcı unsurlarının) geri ve gerici olduğu gibi bir kültür düşünebilir mi? Aynı şekilde, tümüyle ilerici bir kültür sözkonusu olabilir mi? Öte yandan, tarihsel olarak geride kalmış olan bir kültür toptan geri, bugün yaşayan da mutlaka ‘ileri’ ve ‘ilerici’ midir? Eğer geçmişle bağlar böylesine kesilirse bunun yarattığı boşluk nasıl doldurulabilir?

Cumhuriyet aydınları bu soruları genellikle sormadıkları gibi, sorulmasını, tartışılmasını da engellediler. Benzer soruları sormaya, tartışmaya girişenlere bağnaz bir karşı-ittifak oluşturdular. ‘Başarıları’ yaptıkları savunmanın ve teorik angümanların gücünden değil, arkalarındaki baskıcı devletin gücünden kaynaklanıyordu. Ürettikleri yalanla yaşamayı ‘aydınlanma’ sandılar. Resmî ideolojinin üreticisi ve yayıcısı olarak da her zaman hakettikleri hediyelere kavuştular.

Oysa asıl yapılması gereken inkâr değil, ‘diyalektik aşma’ olmalıydı.”

Kemalizmin bu tür eleştirisi malûm ve Kemalizm’i kuru gürültüye çeviren durum… İthal edebildiği, kendini benzetebildiği kadar var olma hakkına sahip. Veya oralara nitelikli işgücü olarak gidip hizmet sunabildiği kadar.

Peki İslâmcılığın da bu tür eleştirisi yapılıyor mu? Kim yapacak ki bunu? İslâmcılar kendileri tabii. Böyle bir krizin farkındalar mı? Pek sanmıyorum ve bu tür sorular sorarken bunun anlaşılacağına da fazla ihtimal vermiyorum. Eğer öyle olsaydı, “şeriat” deyince, “hilafet” deyince her şeyi halldiverdiklerini sanmazlar, “İslâmî dünya görüşü/Büyük Doğu-İbda” vasıta sisteminin gerekliliğini kavrarlardı. İslâmcıların Kemalizm’de eleştirdikleri şeylerin kendilerinde de olması çok garip.

Neyse ki ülkede aydın insanlar da var.

Her şeye rağmen, darbelere, zındanlara, işkencelere rağmen, bir şekilde bir yerlerden aydınlığın huzmelerini aldılar. Fazlası da olacak: Madem ki artık Büyük Doğu-İbda var, her sahada gerçek aydınlar da yetişecek. Küçük bir sorun var, o ortadan kalksın, siz de göreceksiniz.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin