KIRK KIRMIZI TUĞ

Burhan Halit KOŞAN

Bugünün çağdaş insanı eğer zamanda yolculuk yapabilmenin sırrına erseydi veya mucize bir Burak’a binip yüzlerce yıl, binlerce yıl geriye gidebilseydi ne olurdu?

Böyle bir durumda kaçınılmaz olarak ya kendi aklından veyahut içinde yaşadığı insanların aklından şüpheye düşerdi. Her ne kadar mavi gökyüzü, berrak nehirler, dağlar, denizler ve ormanlar pek aşinâ gözükse de anlama ait, mânâya ait, algılamaya ait büyük farklılıklar gösterirdi. Kelime ve kavramların şu veya bu karşılığında buluşsalar da onların normalliği, doğallığı ve meseleler karşısındaki geleneksel aşinâlıkları buna anormallik gibi gelecekti. Hani demem o ki, bugünün çağdaş insanları hakikatin karşısında, gerçeklikler karşısında kendi öz benliğini yitirmiş ve kaybolmuştur.

Takdir edersiniz ki, bizler, düşüncenin sınırlarını ve tefekkürün hudutlarını aşabilmemiz için perspektifimizi, yani bakış açımızı değiştirmeye mecburuz. Modern Cumhuriyetin çağdaş önermelerine ve bilimin sorgulanamaz teorilerine esneyerek öyle böyle değil, şöyle sıkı fıkı bir bakış fırlatmadığımız müddetçe alternatif de öneremeyiz. Modern göstergelere göre menşei: Ahlâk, helâl, meşru, vicdan, örf ve ananevî gelenekler, beşerî hikmetler, merhamet ve şefkat tüttüren her türlü davranış ve uygulamayı tecrit etmek ve yargısız infazlarla imhâ etmek yasal bir haktır. Bundan dolayıdır ki, modern Cumhuriyet ülkelerinde geleneğe göre, din ve inanç anlayışına göre, beşerî hikmetlere göre ve vicdana göre namuslu yaşamak isteyen insanlara engeller çıkarılır, nefes alma boruları kesilir ve hayatları zindana çevrilir. Aynı şekilde olağanüstü becerileri olan zeki insanlar sıkı bir denetim altında tutulur, sıkı bir takibe uğrar ve ananevî gelenekler mengene altında taciz edilir.

Geleneğin karşıtı ve azılı düşmanı olan Modern Cumhuriyet ülkeleri tarafından yazılan tarih baştan sona palavra, sondan başa kalpazanlıktır. Üstadın Destan şiiri ne mitoloji ne esatir olmadığı gibi ‘’Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!’’ mısraı da teşbih ve mecaz değil, ansiklopedi çapındaki hakiki bilginin bir dizeye sığdırılmış halidir. Çıplak, çırılçıplak bir ifadeyle modern cumhuriyet ülkelerinin karikatür kahramanlarını savaşçı zannetmek, kadavrasını benimsemek, taltif ve takdir etmenin, tarihin gerçek savaşçılarına hakaret olduğunun şiirdeki serencamından başka nedir ki!

Belki üzülecek, hüzünlenecek veya kızgın bir çehreyle somurtacak olsanız da ifade etmeye mecburum. Türk milleti olarak, varoluş nedenimizi ilan eden Oğuz Kağan’ın gayesinden ve tahakkukundan çok çok uzağa düştük. Himaye müptelâsı insanlar gibi sosyal yardımlaşma derneğinin yardımlarını noksan, hediye paketini eksik bulan haylaz çocukları gibi eften püften sıkıntıları abartıyor, habbeyi kubbe yapmaktan imtina etmiyoruz. Aynı şekilde bakış açımızı ve anlayışımızı geleneksel değerlerimize mutabık eyleyemediğimiz için modern Cumhuriyetin parametrelerine göre hareket ediyoruz. İçine düştüğümüz bu halden, insan doğasına aykırı gelen uygulamalarından dolayı ağlamamız gerekirken ıvır zıvır meseleleri abartıyor ve antin kuntin işler için kederleniyoruz.

Tarihe göz kırptığımız takdirde geleneksel devlet anlayışımızın biricik parametresinin aziz Türk milletinin telif haklarını korumak ve kollamak üzerine inşa edildiğini görebiliriz. Modern Cumhuriyetin tek parametresinin ise Batı ülkelerinin, batılın, çirkefin menfaatini korumak ve kollamak üzere olduğunu da görebiliriz. Bu itibarla modern Cumhuriyet ile geleneksel devlet parametrelerinin her hususta birbirlerine aykırı olduğunu görmeyen gözler kördür.

Müesses nizâmın zannettiği gibi toplumlar ne ekonomik, ne de sadece politik bir varlık değildir. Takdir edersiniz ki, sentetik olmayan hakikî bir toplum ya ahlâkı kuşanmış siyasî bir varlık, ya da siyasileşmiş ahlâkî bir varlıktır. Böyle bir toplum, kendisini bir arada tutan gerçek gücün, teslim olduğu aziz fikir ve bu aziz fikrin anlayışına gönüllü bağlılığında yattığını bilir. İster kabul edelim ister etmeyelim, bize hayatı mubah gören rejimin zehirlediği zihnimiz, aklımız ve kalbimiz çöplük gibi. Batıl itikatla, batıl fikirlerle, batıl arzu ve emellerle istiflenmiş durumda. Doğal olana ve olması gerekene olan mesafe uzaklığını da göz önüne alacak olursak, çirkinliğin ve çirkefliğin yansıması olan bu müesses nizâm, ahalimizin ne ruhunu, ne aklını, ne zihnini, ne de kalbini besleyemez.

İnsanın ruhunu besleyecek aziz fikri kuşanmak ve yürüyebilmenin de pek kolay bir keyfiyet olmadığının farkındayım. Yapay zekânın insanın yerine ikâme edilmeye çalışıldığı bu çirkin çağda vücut vatanımızda kök salmış dikenleri sökmeden, eğri zemini yoluna koymadan ve araziyi tesviyeden geçirmeden yeni tohum ekilmeyeceğinin de farkındayım. Bütün bunlara rağmen Allah’ın yeryüzündeki vekilleri olan ümit ve umut ağacına yaslanalım ve yeter ki, Üstat ile Kumandan’ın açtığı gediklerden geçelim, bizi kimse durduramaz…

‘’Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es’’

İnsanlarımız gaflet içinde bir ömür geçirseler de velev ki anılmayan adlarıyla ‘’esfeli safilin’’ olsalar da gün gelir Levhi Mahfuzd’an rahmet yağar ve ilhamdan bir kıvılcım düşer tarihin yağına ve ısınır, yakar, kavurur. Genç dimağları tutuşturur alevler ve kayıp insanlarımız bir anda istikametini bulur, kımıl kımıl kımıldanır, harekete geçer.

Gün gelir, aç gözlülüğü ve hezeyanı bırakan genç dimağlar yeni biri olur, yerini alır bu kutlu yürüyüşte.

O gün gelecek gülüm, o gün gelecek ve hoyrat rüzgârlara karşı kırk kırmızı tuğ açılacak, Mavi Bayrakla…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin