HALKLARIMIZ “TİTREYEN DEV BUZDAĞLARI” GİBİDİR
İsmail Blanco Martino (*)
Dostlar ve yoldaşlar:
Öğrenci meclislerinde olduğu gibi çok fazla kavramın tekrarlanmaması adına, en azından farklı bir şey söylemeye çalışacağım.
Geçen yıl Ekim ayında Rusya-Lâtin Amerika Parlamenter Konferansı’ndayken, Rusya Devlet Duması üyesi Vyacheslav Nikonov’un, “Küresel Güney” hakkında konuşurken, bu ülkelere atıfta bulunmak için kullanabileceğimiz en uygun kelimelerin bunlar olup olmadığını düşünmemiz gerektiğini sorduğunu hatırlıyorum.
Düşünmeye değer; belki de hepimizin burada konuştuğu meseleye atıfta bulunmak için en uygun kelimeler bunlar. Profesör Atilio Borón az önce yaptığı konuşmada bize “Kumandan” Fidel Castro’nun “üç kıtalı” ve “bağlantısız” ülkelerden bahsettiğini hatırlattı. Machado’nun sözleriyle ifade edecek olursak, bir dünya doğarken diğerinin öldüğü akla geliyor…
Bunu söylüyorum çünkü kendimize pusulanın nerede olduğunu sormak da iyidir, çünkü Güney’de de bir Kuzey vardır ve Kuzey’de de bir Güney vardır!
Rusya coğrafi olarak Kuzey’de yer almaktadır ve bu en azından dikkate alınması gereken ilginç bir ayrıntıdır çünkü Rusya, dönüştürülmesi gereken hegemonyaya karşı verilmesini önerdiğimiz küresel cevabın bir parçasıdır.

Ama aynı zamanda -coğrafi olarak Güney’den gelen- ünlü Uruguaylı sanatçımız ve Konstrüktivizm ustası Joaquín Torres García’nın 100 yıldan daha uzun bir süre önce söylediği gibi, “Kuzeyimiz Güney’dir” ve bunu göstermek için çalışmalarında planisferiyi ters çevirmiştir.
Metinlerde ve söylemlerde inşa edilen her şey gibi kelimeler de asla masum ya da kaprisli değildir; büyük İtalyan entelektüel ve devrimci Antonio Gramsci’nin ifadesiyle, hepsi derin bir ideolojik bileşen içerir: “Gerçeklik kelimelerle tanımlanır. Dolayısıyla kelimeleri kontrol eden gerçekliği de kontrol eder”. Benzer bir şekilde Ryszard Kapuscinski de kapsamlı edebi çalışmalarının gazetecilik günlüklerinde şöyle yazmıştır: “Savaşların başlangıcı silâhla yapılan ilk atışla değil, dilin değişmesiyle olur. Nefretin dili bombalardan önce gelir”.
Burada bulunan Afrikalı dostlarımız, Batı sömürgeciliğinin ve yeni-sömürgeciliğin halkları üzerindeki acı ve trajedisini kendi gözleriyle ve harika kalemiyle görmemizi sağlayan Polonyalı vatanseverin sözlerinin farkındadır: Tanrı’nın elinden çok uzakta ve onu harap eden ABD ve Avrupalı güçlerin tek kutuplu ve hegemonik dünyası tarafından unutulmuş.
Tarihte ilk kez halkların sesleri yükselmiyor ve enginlerden taşmıyor; çalkantılar, çelişkiler; ihanetler… Kriz anlarında, toplumlardaki değişim arzusu, düşmanın ustaca eylemleriyle defalarca, Giuseppe Tomasi di Lampedusa tarafından açıklanan Siyaset Biliminin ünlü teziyle savuşturuldu: “Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şey değişmelidir”, ancak hiçbir şeyi değiştirmeden, büyük bir dolandırıcılıkla değiştirilmiş gibi gösterin.
Bu slogan altında, ABD ve müttefiklerinin hegemonik gücü sürdürüldü; Washington Uzlaşması uygulandı; Fukuyama aracılığıyla “tarihin sonu” ilân edildi; insanlar, Davos’tan dikte edilen tek kutuplu bir merkeziyetçiliğe inandırılarak bu konsepte meydan okumaya cüret eden herkese karşı da, NATO’nun bölgesel ve kalıcı genişlemesine dayanan küresel bir polis ve jandarma rolü üstlenmesiyle dünya sosyal organizasyonunun doruk noktasına ulaşıldığı ileri sürüldü.
Rusya Federasyonu’ndaki dostlarımız neden bahsettiğimi gayet iyi biliyorlar, çünkü bugün Doğu’da, bugün Ukrayna’da faşizme karşı mücadele ediliyor!
Aslında tek kutuplu dünya, Fransız Devrimi ve İnsan Hakları Şartı’nda yer alan tüm özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeleri bir bilgisayar dosyası gibi çöpe atıyor. Son iki yüzyılın tarihini silmek istiyorlar. Milyonlarca kadın ve erkeğin uğruna canlarını verdiği toplumsal mücadelelerin ve kazanımların kolayca unutulmaya terk edilebileceğine inanıyorlar!
Dünya Savaşı’nın gerçeklerini acayip bir şekilde çarpıtmaya ve Sovyetler Birliği ve tüm Avrupa için özgürlüğün bedelini 27.000.000 canla ödeyen Rus ve Sovyet halkının şanlı destanını görmezden gelerek Nazizm ve faşizme karşı kazanılan zaferi kendilerine mal etmeye çalıştılar.
O kadar ileri gittiler ki, Auschwitz’in Kızıl Ordu tarafından kurtarılmasının anma törenine -Başkan Putin de dahil olmak üzere- yetkililerinin katılmasına izin vermeyerek Sovyet Ulusunun mirasçıları olan Rus halkına en büyük hakareti ve aşağılamayı gerçekleştirdiler!
Tüm bu çürümüşlük devam ederken, gezegendeki tüm ülkeleri özgürleştirici ve kucaklayıcı bir anlayış olarak yeni Çok Kutuplu Dünya anlayışı bir kasırga gücüyle ortaya çıkıyor. Ve bu sadece söylemde değil, metodik ve kalıcı eylemlerde de kendini gösteriyor. Profesör Borón’un dediği gibi, bu saray diplomasisiyle değil, gerçeklerle ilgilidir.
Bugün BRICS, yeni çok kutuplu dünya anlayışının geliştirildiği bir araç haline gelmiştir. Patronlar ya da jandarmalar olmadan.
Bu sabah, bu Forum’da Maria Zakharova bize şunları söyledi: “BRICS, örneğin birilerinin bir şeyler elde edebilmesi için bir yardım aracı değildir… BRICS, ticareti kavramanın yeni bir yoludur; ülkelerin ekonomi, ekoloji, güvenlik, teknoloji, eğitim ve kültür gibi çeşitli alanlarda gelişmeleri için fırsatlardır.” Sözlerini şöyle tamamlıyor: “BRICS yeni bir düşünce tarzıdır. Bağımsız olabilir ve aynı zamanda birleşip bizimle birlikte olabilir ve yine de kendinizi koruyabilir ve ulusal onurunuzu sürdürebilirsiniz.”
Sevgili dostlar, yenilgileri ve acıları biliyoruz, ancak buna rağmen derin bir iyimserlikle inanmaya devam ediyoruz ki, evet, başka bir toplum mümkün! Bu vizyon salt bir heves ya da gönüllülük meselesi değildir.
Bu öncül konusunda net olmalıyız ki bu da ancak derinden ikna olursak ve bu doğrultuda pragmatik, metodik, düzenli ve kalıcı bir şekilde, tereddütsüz, salınımsız ve her şeyden önce iktidarın değişkenlikleri karşısında yanan fitilin sıcaklığı önünde balmumunun eridiği gibi erimeden hareket edersek mümkün olacaktır.
Bugün dünya, teknoloji, robotik, yapay zeka, nanoteknoloji ve iletişimin gelişmesine dayanan 4. Sanayi Devrimi’nin tam ortasındadır. Ancak, ben bu sözleri söylerken geçen her dakika, utanç verici bir şekilde çocuklar açlıktan ölüyor ya da yetersiz beslenme nedeniyle sonsuza dek yara alacaklar; ya da Gazze’ye her dakika düşen bombalar nedeniyle sonsuza dek yok olacaklar.
En zengin %1’lik kesim, 2020’den bugüne kadar yaratılan yeni servetin neredeyse üçte ikisini, yani insanlığın geri kalan %99’unun neredeyse iki katını ele geçirdiğinden, servet müstehcen ve ahlâksız bir şekilde birkaç elde geometrik bir ilerleme ile birikmektedir.
Başkan Putin’in bize hatırlattığı milyarderlerin serveti katlanarak artıyor ve günde 2.7 milyar dolara ulaşıyor, aynı zamanda insanlığın çoğunluğunun acınası hayatını görüyoruz; bu hayatlar -tabiri caizse-, İngiltere’nin, küçük bedenlerinden dolayı açılan dehlizlerde rahat hareket edebildiklerinden dolayı kömür madenlerinde çalıştırıp sömürdüğü için bitkin bir şekilde ölen çocukların o sefil hayatından çok da farklı değil.
Bu sorunların yanıtı ORTAYA ÇIKMAKTA OLAN ÇOKLU ÇOĞULCULUKTADIR, çünkü bu bize YAŞADIĞIMIZ ZAMANLARDA MÜMKÜN OLAN VE GELİŞTİRİCİ tek alternatifi sunmaktadır.
Ve sözlerimi şöyle bitiriyorum sevgili dostlar: Memleketimin şairi, şarkıcı Alfredo Zitarrosa, halklarımızın “titreyen dev buzdağları” gibi olduğunu söylemişti.
Ortaya çıkmalarını bekleyelim!….
(*) Avukat, Uruguay. Geçtiğimiz ay sonunda Rusya’da yapılan Çok Kutupluluk Kongresi’nde yapmış olduğu konuşma.
Tercüme: Adnan DEMİR
Kaynak: Geopolitika










