KAVRAM KARMAŞASI
Burhan Halit KOŞAN
Bilgi, rölatif-göreceli mi yoksa mutlak mıdır?
Nur, ışık değildir; mutlak, hakikat değildir; hakikat, bilgi değildir; bilgi, malûmatfuruşluk değildir; zenginlik, cömertlik değildir; cömertlik savurganlık değildir. Her birimiz, hayatımızı kuşatan her alanda ve her hususta üst olanı ast seviyesine indirgeyen ve ast olanı üst zannetme rehavetine sürükleyen Cumhuriyet cehenneminin mağdurlarıyız.
Her birimiz tarihimizi, kör, sağır ve kambur kuklalarıyla kirleten; edebiyatımızı, kanı bozuk ve sütü bozukların satırlarıyla yozlaştıran; mukaddes değerlerimizi, kalpleri mühürlü, ciğeri iltihaplı ve çatal dillerin tahrifatıyla aşağılayan; ekonomimizi, haydut, tufeyli ve tefecileri ile sömüren Cumhuriyet mezbeleliğinin rehin aldığı tutsaklarız.
Bakire Meryem’in Rabbine şükürler olsun ki, Atamız Oğuz Kağan ile Selçuk Han gibi Salih MİRZABEYOĞLU da ihtilâl girişiminde bulundu. Aynı zamanda zihniyet prangalarımızın kırılması için de her biri bir lüzûma tekabül eden eserlerini neşretti. Orijin noktamın neye istinat ettiğini beyan ettikten sonra müsaadeniz ile bilgi ve üstü olan hakikat ile astı olanlar arasındaki keyfiyet farklarına minicik minnacık da olsa değinmeye çalışayım. Ve elbette ki, kıymetli okuyucunun tekit, tenkit ve istinaf merciine başvurma hakkı saklıdır.
Bilgi, rölatif, göreceli, sınırlı, katmanlı ve şuur seviyesine göre değişkenlik arz ettiği gibi aynı zamanda fludür. Hakikat ise Güneş kadar zahir, Ay ışığı kadar berrak ve bir noktadır.
Hakikat bir olmakla birlikte aynı zamanda sonsuz, sınırsız ve her bir lisanda ifade etmenin haddi ve hududu yoktur. Bilgi, belirli bir zümrenin zihnine hitap etme düsturuyla hareket eder. Hakikat ise muhatap olduğu insan zihinlerinin sayısına ve karmaşıklığına aldırmadan her bir muhatabının kalbine, beynine ve vicdanına taalluk eden bir keyfiyettir.
Bilgi, tasavvuf edebinin öğretiminden geçmediği takdirde sahibinin küstahlaşmasına sebep olur. Öyle ki, hiç kimsenin kendi gördüklerini görmediğini, kendi bildiklerini bilmediklerini, kendi düşündüklerini düşünemediklerine inanır. Hâlbuki çıktığı kibir dağının tepesinde ne kuvvet, ne kudret olmadığı gibi aynı zamanda bakış açısı ebter ve meyvesi olmayan ağaç gibidir. Bütün bu noksanlığına rağmen, karşısındaki her bir insanı Ebu Leheb’in kamçısına benzeyen çıngıraklı diliyle dövmekten zevk alan sadistliği de cabası.
Bilgi ile hakikat arasında bu uçurum kapanamazken, bilgi ile “mutlak” arasındaki uçurumu varın siz hesap edin. Bekâretini kaybetmiş bir doğa ile baş başa kaldığımız bu kapkaranlık çağda ister hayra dönük ister şerre dönük tercihlerimiz de yeterli olmayabilir.
Tercih hakkını kullanan bir insanın arzularını gerçekleştirebileceği, taleplerini ifa edebileceği bir vasat, bir fanus olması gerekmez mi?
Huxley’in “Cesur Dünya” adlı eserini tetkik edenler, bu karanlık çağda ahiret inancına göre yaşamak isteyen mütedeyyin insanlara yer olmadığı gibi, her türlü sosyal, siyasî, hukukî gerçekliklerin de rafa kaldırılacağı realitesiyle yüzleşmemiz gerektiğinin anlatıldığını bilirler.
Gerçi, ne orta yol, ne kenar yol kaldı; kaldırımlar, hürriyeti için kanını dökecekleri bekliyor!
Hürriyeti için mücadele eden insan kalıp kalmadığını bilmesem de alacakaranlıkta dolaşan kahir çoğunluğun, şekerin bir fincan kahvede erimesi gibi eridiğini ve kalabalıklarda toz duman içinde kaybolduğunu görebiliyorum. Ve ilginçtir, bir zamanlar karşı kıyıyı, denizin öte yakasını, yani ahiretteki yurdunu görebilen atalarımızın torunları, bugün tahayyül bile edemiyor; değil ahireti, dünyayı bile… Tahayyülü, tasavvuru, mânâyı, mâneviyatı, cennetin bahçelerini, vehim diye takdim edenlere aldandık, “Mutlak” olan değerlerimize, hakikate, bilgi ve edebin müşterekliğine, gerçeğe ve marifete uzak düştük…
“Hamuş ne ah eder ne efgan
Medhuş ne yol bilir ne erkân” (*)
Allah Resûlü’nün bu çağdaki vekilharcı olan “mukaddes ihtiyar”ın vesilesiyle tanıştığım Şeyh Galip, feraseti ile yani istikbâli gören kalp gözüyle bugünkü toplum yapımızı analiz ederek belki suskunluğumuzdan, belki dehşetli şaşkınlığımızdan dolayı düştüğümüz hâli ve ahvâli ifşa etmiş… Şeyh Galip’in feraseti ile gördüğü gibi kavramların karmaşası ve kelimelerin keşmekeşi içinde kaybolduk. Ve ne hazindir ki kimse kendini arama zahmetine katlanmıyor ve kimsenin kendini bulmak gibi bir derdi de yok… Bakire Meryem’in Allah’ı, kerem sahibi sensin, merhametine sığınıyorum…
(*) Salih MİRZABEYOĞLU, Büyük Muztaribler, 4. Cilt, Sayfa: 289
Hamuş: Susmuş, sessiz
Medhuş: Korkmuş, dehşete uğramış, şaşırmış











Güzel bir yazıydı hacım. Misaller çoktur da, şunu da hassaten eklemek isterim, günümüzde eğitim ve öğretim de talim ve terbiye değildir.