ZAFERİN RENGİ – CANSİPERÂNE
Selim Gürselgil
Zaferin Rengi filmini sonunda seyretme imkânı buldum. Genel olarak böyle çalışmaları sevdiğim için emeği geçenleri kutlarım.
Bu filmle benim “Cansiperâne: Türk Futbolunun Hikâyesi” adlı roman arasında bir tevafuk var. Ben yazarken onlar çekiyormuş:

İkisi hemen hemen aynı günlerde çıktı. Romanın olduğu gibi filmin baş kahramanının adı da Galip. Filmin konusu mütareke döneminde geçiyor, romanda o dönemden -ve ortak isimlerden- söz ediliyorsa da romanın konusu daha ziyade yakın dönemde yoğunlaştığı için birebir aynı değil.
Film, Fener Bahçe kulübünün Milli Mücadele’deki rolüne dair ve mesajı da şu: “Zaferin rengi sarı-lacivert”. Tabiî bu çok abartılı bir yaklaşım ve arkasından hemen şu gelecek: “Atatürk de F. Bahçeliydi.”
Böyle olunca film akmıyor. Sürekli Atatürk vurgusu yapmak, Milli Mücadele arasında her fırsatta ilgi kurmak gerekiyor. Bu da yapımcıları bazı saçmalıklara yöneltmiş. Soyadı kanunu çıkmadan 15 yıl önce kimin ne soyadını alacağını tahmin etmişler, filmin başrolündeki kız öldürülünce de intikamını sahada İngilizleri yenerek aldırmışlar vesaire…
Tabiî Kemalist ideolojik şartlandırma, tarihi çarpıtmayı da gerektiriyor. Öncelikle Mütareke Dönemi İstanbul’unda Türklerin işgâlcilerle sık sık futbol maçı yapmasının motivasyonunu anlamamışlar. Buradaki “biz Türkler de medeniyiz, futbolu biliyoruz, bizi o kadar eziklemeyin” duygusunu çözememişler. Futbolu, İngilizlerin gözünü boyamak ve Millî Mücadele yararına kullanmak fikrinin asıl mimarı Şehzade Ömer Efendi’yi virgülle geçiştirmişler, bu dönemde spor camiasından çıkan asıl kahramanları, meselâ Beşiktaş başkanı Fuat Balkan’ı hiç görmemişler.
Tabiî düşmanların Millî Mücadele içinde değişen pozisyonunu da anlamamışlar. İngilizlerin, başta bütün gayretlerini Anadolu’daki Millî Mücadele ortamını engellemek için sarfederken, sonradan İstanbul’u yok etmek, Anadolu’nun önünü açmak ve onların istediği sınırlar içinde bir cumhuriyet kurulması fikrini desteklemek yönünde kullandıklarını değerlendirememişler. Başlangıçta Damat Ferit sadrazamken sonradan Ali Rıza Paşa ve Tevfik Paşa dönemi gelince İstanbul’da havanın nasıl değiştiğini koklayamamışlar.
Bir de filmin başında Vahidüddin’i suçluyorlar: “Ülke işgâl altında ve o hiçbir şey yapmıyor.” Pardon da onun talimatlarını hiçe sayarak Mondros’u imzalayan, orduları terhis ettiren, ülkeyi işgâl ettiren sizsiniz. Birdenbire elinde hiçbir kuvvet olmadan ne yapacaktı? O yapacağını yaptı zaten: Komutanlarını çeşitli bahanelerle Anadolu’ya direnişi örgütlemeye gönderdi. Ama sonunda cumhuriyet fikrine kurban edildi.
Kısacası filme çok emek verilmiş ama sıkıntılı olmuş. Bence onu seyredeceğinize Cansiperane okuyun; veya hem onu seyredin, hem bunu okuyun. Gerçeklere uzak kalmayın.










