CİCİ (!) DEMOKRASİ – DEMOKRATİK DÜŞMAN
Salih MİRZABEYOĞLU – Roberto PECCHİOLİ
Salih Mirzabeyoğlu, 2014 senesinde cezaevinde çıktıktan sonra, “Adalet Mutlak’a” başlığı ile bir konferans vermişti. Türkiye’nin her yerinden bu tarihî konferansı dinlemeye gelen -özellikle gençlerden oluşan- binlerce kişiye karşı konuşan Mirzabeyoğlu, tek bir meseleye değil de aktüel meseleler bağlamında birçok konuya değinmişti. İşte bu meselelerden biri olarak, her dönemde toplumda farklı “nass”ların popülerleştirildiğini ifade eden Mirzabeyoğlu, günümüzde de “demokrasi”nin “nass”laştırılmasına dikkat çekmişti.
Roberto Pecchioli de, aşağıda iktibas ettiğimiz yazısında -Mirzabeyoğlu’ndan on sene sonra- tam da bu konuya değiniyor esasında…
Önce Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun “Adalet Mutlak’a” konferansından ilgili bölümü, ardından da Pecchioli’nin yazısını paylaşıyoruz:
ADALET MUTLAK’A – HER DÖNEMİN NASSLARI VAR, CİCİ (!) DEMOKRASİ ÇIKTI ORTAYA
Salih MİRZABEYOĞLU
Silâhlar sustuğu zaman ne konuşacağız demiştim ya, buna dair bir misâl vereyim: Cevat Rıfat Atilhan, bizim kuşak iyi tanır onu ama şimdiki gençler bilirler mi bilmiyorum. Yahudilik ve masonluk bahsinde çok eser vermiştir. Bu işin de, telkini bakımından, biraz da insan tarafından alınması kolay olduğu için suyu çıkmıştır. Onun üzerinde duracağım. Yahudilik hakkındaki kitabları halkta öyle bir hâle döndü ki, “uyuz ilâcı” gibi oldu tesiri. “Aman onu yapma sakın, masonların oyunudur; aman bunu yapma sakın, masonların oyunudur!” Bir adam ortaya çıkıp konuşuyorsa eğer, “aman bu bizi olaylara çekmek istiyor!”… Şimdi tuhaf bir şey; “onu yapma, bunu yapma, şunu yapma” falan derken, çok sonra bizim Üstad ile olan beraberliğimiz sırasında ben bir takım şeyleri Üstad’a söylerken bu mevzuyu da sıkıştırdım: “Üstadım” dedim, “o Yahudi oyunudur, bu mason oyunudur derken iş öyle bir tuhaf oldu ki, acaba kimse bir şey yapmasın diye bunları da mı Yahudi yayıyor?” Bu ucuzculuk içinde birinin de bir kitabı çıkmıştı, Yahudilerle uğraşan birinin diyelim… Diyor ki: “Şunu yapınca Yahudi çıkar, bunu yapınca Yahudi çıkar”, sonra şirketleri sıralıyor… Yahudi realitesini kim reddedebilir? Mevzu o değil… Sonra kendi düşüncesine ters düşmemek için, neticede diyor ki; “önce dünyaya hâkim olalım, sonra Yahudilerle mücadele ederiz”. Anlatabiliyor muyum?..
Bizim piyasanın, 1970’lerin, 1980’lerin nass’ları Sol’du. Milliyetçisi olsun, Müslümanı olsun, hani “toplumcu” olmak için kıyıdan köşeden bir şeyler yapar. O zamanın geçer akçesi oydu; çünkü üniversiteler olsun, ordunun bir kısmı olsun, adliye olsun, vesaire, geçer akçe oydu… Bir de tuhaf bir şey, hâlâ da o geleneği devam ettirmek isteyenler var: “Ben ilericiyim, sen gericisin!”, konuşmaya böyle başlayacağız adamla… Yâni ben burada konuşuyorum “geri” oluyorum, o da “ilerici”ymiş… Bu kadar komik yaftalamalar oluyor. Bunlar –tabirimi mazur görün, başka türlü de konuşamıyoruz– ayak takımına, “onun yanına gitme, bu gerici!” diyor, o da “bunlar Allahsız!” der, söver sayar. Olmuyor ki! Adam en tepede, söyleyecek lâfı yok, kalkıyor diyor ki, “gericiler şöyle yapıyor!”… Oğlum, ne gericisi? Affedersiniz, özür diliyorum… Şimdi burada biz bir fikir öne sürüyoruz, söyleyecek bir şeyin varsa çık söyle ve biz de diyoruz ki “konuş”. Burada da çok iddialıyız bak, hile yapıyor gibi gözükmek istemem; “bir ilmin butlânı müntehasında ortaya çıkar” diye bir şey var. Bir ilmin başlangıcından itibaren süreci devam ederken, devam ederken, devam ederken, onun yolunun doğru olup olmadığı, nihayetinde ortaya çıkar. Zaten bundan dolayıdır ki devamlı felsefeler değişti, onlar değişti, bunlar değişti, klâsik felsefenin yerini psikoloji aldı, onun yerini şimdi kuvantum aldı, fizik aldı… Bir yerden bir bütünlük kurmaya çalışıyorsun; bunların hepsinin üzerinde duracağız. Şunu demek istiyorum; her devrin nass’ları var…
Özal dönemi geldi, o zamanın da nass’ları, iş beceren tipler… “Ben zenginleri severim”… Kısaca söyleyelim artık bunları; acımasız hür rekabet falan… “Hür rekabet” diyorsun, hayvanlığa gidiyor iş. Bizde “hür rekabet” diye bir şey yoktur. Nasib denilen bir şey var, -bunlar hayatî realitelerdir- komşu denilen bir şey var, arkadaş denilen bir şey var, vesaire… Kimse dünyaya birbirinin gözünü oymak için gelmedi. Fakat şimdi orada meselâ öyle gaddar ki, çıkarı için her şeyi yapabilen Ceyar tipler, sonra mafya… Dünyanın her yerinde, yoksul kesimden çıkar mafya; yoksuldur, çalmaktan çırpmaktan kırmaktan haraçtan başka yolu yoktur adamın, işi yoktur. Şimdi böyle bir şey de müesseseleşir, palazlanır; milletvekillerinden, polislerden bir takım adamları da kendine bağlar falan… Bizde tuhaf bir şey; bir devrin devletinin kullandığı gençler -ülkücüler-, hapishâneye girdiler, çıktılar, yaş şu olmuş, iş yok güç yok. Bu adamları sümük mendili gibi hem içeri attın, hem de dışarıda işsiz kaldı… İşin hoş tarafı, mafya da tepeden başlıyor; etiketli adamlar… Biliyorsunuz, aranızda bilenler vardır; Türkiye’deki kapitalist kesimin nasıl türediği falan… Dünyanın her yerinde kendiliğinden kapitalist kesim türerken, Türkiye’de devlet eliyle o şartlar meydana getirildi. Aynı bunun gibi, bir devirde de empoze edilen, o acımasız, tuttuğunu koparan, güçlü olan yaşar gibi şeylerdi… Ondan sonra, çete özentileri, babalar, mafyalar falandı idealize edilen… Oradan oraya atladı iş…
Sonra bir “cici demokrasi” çıktı ortaya, demokrasi diye bir cici çıktı… Şimdi, adam diyor ki; “Mahir Çayan, demokrasi için şehid olmuştur”. Yâ ayıp denilen bir şey var; –ben Marksist değilim bakın– bu adamın bir ideolojisi var, bu ideolojisine göre şöyle davranmıştır, onun teorik olarak, pratik olarak, fikir dozu olarak eleştirisi yapılabilir veya yapılamaz. Yâni bunlar konuşulacak… Şimdi orada iki tane bez asacak ya görüntü için; “Mahir, demokrasi için şehid olmuştur” diyor. Bunu ülkücüler için de söylüyorum gayet tabiî…
Şimdi, Avrupa Birliği meselesi… Avrupa Birliği’ne herkes karşıydı, bir rüzgâr esti, ne oldu anlamadık, herkes Avrupa Birliği’nin güzelliği üstünden başlıyor konuşmaya, nass’lar oluşuyor…
Bir zaman, üniter devlet… Amerika Birleşik Devletleri üniter bir devlet değil meselâ. Üniter devletini falan bırak sen! Neticede mesele şuradadır; buradaki şu doğan problemleri ne türlü çözeceksin? Yok, “biz birbirimizden kız aldık, kız verdik, biz birbirimizi çok severiz, komşuyuz” filân… Bunlar ölçü olmaz ki… Sen o ona bakarsan, çocuğunun kafasını yardın, karının gözünü çıkardın, bilmem ne yaptın. Bu tip misâllerle bu hikâyeler olmaz ki! Neticede şöyle bir hâdise var, sen ne diyorsun; “ben Kürt’üm.” Bana sonuna kadar anlat Kürtlüğünü… Bakın dikkat edin; kavganın bittiği yerde lâf bitiyor. Bunu da bir hayli emek sahibi olarak söylemek durumundayım: Meselâ, her toplumun hafızası, süzülmüş olarak lûgatında topludur neticede. Şimdi, herkes kendi dilini sahici olarak izâha kalksa, millet birbirini zenginleştirir. Amerika’dan, Avrupa’dan, şuradan buradan bu kadar kelime sızıyor buraya; bu ihtiyaçtan dolayı olan bir şey değil mi? Yâni sen bunu temellendir; edebiyatınla temellendir, ilminle temellendir, bilmem neyinle temellendir… Onun yerine, kestirmeden bağıntılar…
Beni Kürt meselesinden ziyâde –bunlar zaruretlerdir, ne haksızlık yapıldı anlatırsın, o ayrı mesele; ama bunları söylemek seni haklı çıkartmıyor–, Kürt meselesi ne olmalı ilgilendiriyor. Ben bu soruyu sorduğum ânda, Türklere de diyorum ki; beni Türkler’in ne olması ilgilendiriyor. Şimdi, böyle yalancıktan, –kusura bakmayın, samimi bir hasbihâl içerisinde olduğumuz için böyle konuşuyorum– Altay’dan geldik, bilmem nereye gidiyorduk, dünyayı senin için ayaklar altında çiğnedik, dünya senin şanını bilmem ne yaptı falan… Kimse kimsenin şânından dolayı değil… Siz dinleyicisiniz, niye geldiniz buraya; buraya geldiniz, belki bana duyduğunuz bir muhabbetten dolayı, birebir… Veyahut da meraktan dolayı geldiniz, “bu adam ne söyleyecek” diye veyahut da sevmeyen bir insan olarak geldiniz, “bunun bir falsosunu yakalayabilirim” diye, birebir… Şimdi, içinizde hiç düşünen var mı, “bu kalabalığın karşısında o konuşuyor, biz de dinliyoruz” diye aklınıza geliyor mu?” Gelmiyor. “Kimse kimse için bir şey yapmaz” dedim; şunu demek istiyorum: Sen şimdi meselâ Almanya’ya gidiyorsun; Türksün, Kürtsün filân… Orada iyi bir iş kapayım diye Almanca öğrenmeye çalışıyorsun… Bunlar zaruretlerdir, tabiî olacaklardır, ben onu demek istemiyorum, şunu diyorum: Senin Kürt dili, Türk dili diye konuştuğun şey, günlük sokak, çarşı, pazar konuşmasının dışında bir şey değil ki… Çünkü dil, mesele konuşarak yaşar; senin dilinin derinliğine doğru, fikre doğru, derin fikre doğru girmesi lâzım…
Bugün üniversitelerde şu kadar branş var; bir şey konuşurken, tıb, fizik, kimya, matematik filân gibi beylik dalları sayıyoruz. Hâlbuki uzmanlığa doğru gidiliyor, daha ara branşlar çıkıyor, daha bir sürü branşlar var… Şunu demek istiyorum; bunların toplumda bir pratiğini, realitesini görmediğimiz zaman, diyorum ki; “yâ bu kadar bölüm niye var üniversitelerde?” Ve meselâ dış dünyaya bir gezi oluyor, onlarla ticarî mevzular… Zaten başka bir şey konuşamıyorsun, “aldık, verdik”, hemen ticaret mevzuuna bağlıyorsun işi… Bir başka memleketle alâka kurmak demek ille ticarî olmaz ki. “Ha, tabiî, doğru, haklısın, kültür bakımından da kurmak lâzım”… Aklına geliyor; dört tane zıplayan adam, iki tane gıy gıy… Bu da “kültür değiş tokuşu” oluyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bizim insanımız şu kadar zaman Batı’dan gelen kitabları gördü, değil mi? Bizim onlara göndereceğimiz kitablar yerine de o kitablar oraya gitti… İsmini söylemeyeyim, bir politikacı da “merak etmeyin” diyor Avrupa’ya –ben “Avrupa’ya” diyorum da bilen biliyor zaten, burada politika yapmadığım için söylüyorum–, “bizim Orta Asya’ya açılmamızdan çekinmeyin, sizin viskinizi de götüreceğiz” diyor. Anlatabiliyor muyum? Bu kadar perişanlık olmaz!
Bu anlattıklarımdan şöyle bir hâdise çıkıyor; aydınların, aydın tabaka olarak belirmesi lâzım… Aydın tabaka, insanların kendisinden örnek aldığı tabakadır; insanların benzemeye çalışacağı tabaka, aydın tabaka olmalıdır. Bizdeki “Aydınlar Aristokrasisi”, imtiyazlıdır. İmtiyaz deyince de aklına hemen para pul gelen takım değil; aydınlık, herkesin kendi çapında katılacağı bir şeydir…
Parti liderleri ile parti mensublarının ilişkilerini çok iyi bilmiyorum, çok iyi de takib etmedim… Ama meselâ CHP’den, kezâ MHP’den, BDP’den, AK Parti’den, bunların hepsinden milletvekilleri benim ziyaretime gelmiştir, bana alâka göstermiştir, onun için de hepsine teşekkür ediyorum. Gazeteci arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum. Geç kalmış olarak, burada hepinize de teşekkür ediyorum bu bahane ile…
*
DEMOKRATİK DÜŞMAN
Roberto PECCHİOLİ
İlkelerime, değerlerime, çıkarlarıma karşı çıkan herkes benim için bir düşmandır. Daha iyi fikirler ve argümanlarla karşılık verme yükümlülüğüm vardır. Bu değerleri, bu ilkeleri, bu çıkarları ifade etmemi, yaymamı ve savunmamı engelleyen her kim olursa olsun düşmandır. Bugünün düşmanı demokratlardır. Kolektif bilinçdışında, belirsiz, elastik anlamlarına, dışlanma ve cezaî baskı altında karşı çıkılamayan bazı “nass“, dokunulmaz kelimeler vardır. Demokrasi ismi ve demokratik sıfatı –ilerleme ile birlikte– günümüzün totem kelimeleridir.
Biz bunu kabul etmiyoruz: Mevcut anlamda demokratik olmadığımızı gururla teyit ediyoruz. Önce bir açıklama: gerçek demokrasi bir ilke değil, bir yöntemdir. İtalyan kültürünün on yıllardır abartılan “papası” Norberto Bobbio bile bu sonuca varmıştır. Belirli bir yaşa ulaştıktan sonra vatandaşlık hakkı tanınan (çok çeşitli kriterlere göre verilen) yaşayan her insanın bir oya karşılık geldiği fikrine dayanan –tartışmalı– niceliksel terimlerle uzlaşmayı ölçerek siyasî toplumu organize etme yöntemi. Demokrasi, oyların aritmetik toplamından iktidarı kullanma hakkını türetir. İlk itirazlar ortaya çıkar: En bariz olanı liyâkatle ilgilidir. Hiç kimse en popüler görüşün doğru görüş olduğunu garanti edemez. Nicolàs Gòmez Dàvila, alaycı bir şekilde, demokratın yenilgisinden hatalı olduğu sonucunu çıkarması gerektiğini, çünkü çoğunluğun bilgeliğinin buna hükmettiğini belirtmiştir. Ancak en güçlü itiraz, kitle toplumlarında rıza ya da muhalefetin özerk, özgür değil, heterodirekt, tercihleri, görüşleri, kanaatleri, kelimeleri yönlendiren güçlü bir propaganda aygıtı tarafından belirlendiğine dair kanıtlarla ilgilidir.
İçgüdüsel anti-komünistler olan gençler olarak, burjuva demokrasilerinin “biçimsel” doğasına yönelik Marksist itirazdan rahatsız olmuştuk; bu itiraz, diğer şeylerin yanı sıra, Batı siyasî sistemlerinin gururu olan muhalif listelere oy vermenin değerini de reddediyordu. Bir işçi sınıfı mahallesindeki bir duvarda muazzam bir yazı kendini gösteriyordu: Proleter, eğer oyunun bir değeri olsaydı, oy vermene izin vermezlerdi. O zamanlar –1970’lerdi– bunun saçmalık olduğunu düşünmüştük. Oysa bugün sadece proleterleri (artık hayatta kalan Marksistlerin bile bahsetmediği, modası geçmiş bir sosyal sınıf) değil, tüm toplumu ilgilendiren bir gerçek.
Propaganda ve iletişim aygıtı o kadar yaygın, güçlü ve her yerde mevcut ki, ortak kanaat oluşumu neredeyse otomatik. Medyada sesi en yüksek çıkan kazanır ve Marshall Mc Luhan’ı haklı çıkarır: Araç mesajdır. Liberal demokrasi, halk demokrasisi gibi niteleyici sıfatlara ihtiyaç duyan her türlü kelime ya da kavrama karşı dikkatli olmalıyız. Hem komünist Almanya –Alman Demokratik Cumhuriyeti– hem de onun batıdaki kardeşi demokratikti. Giderek artan bir şekilde demokrasiyi –aslında halkın katılma, kendilerini etkileyen kararları kendilerinin verme hakkıdır– resmî olarak serbest seçimlerle karıştırma eğilimindeyiz. Bazılarının diğerlerinden daha fazla hakka sahip olduğu ve koroya katılmayanların –repertuar, müziğin parasını kimin ödediğine göre belirlenir– daha az Tanrı’nın çocukları olduğu giderek daha belirgin hâle gelen bir rekabet. Demokrasilerde bazılarının tüm hakları vardır, bazılarının ise ya çok az hakkı vardır ya da hiç yoktur. Diktatörlüğün ya da otoriterliğin çeşitli biçimleriyle arasındaki fark biçimseldir; bu konuda Marksistler haklıydı.
Bugün düşman demokratiktir. Doğrudur, iyidir, gerçektir, çoğunluğun hoşuna giden şeydir. A priori karar verilir, medyayı, yani kitle kültürünü kontrol edenler tarafından şekillendirilir. Demokratlar bugün muhalefetin bastırıcılarıdır. Amaçların heterojenleşmesi: Demokrasiyi, yani demokrasinin görünümünü korumak için yandaşları, kendi vizyonlarıyla çelişen fikirlerin, yukarıdan geldikleri için sorgulanamaz gerçekler mertebesine yükselen görüşlerin, birikim, zorla tekrarlama ve Öteki’yle alay etme yoluyla inanılan birleşik medya ağları aracılığıyla yayılan fikirlerin meşruiyetini reddetmelidir. Nazi Goebbels, bir yalanı bin kez tekrarlamanın onu çoğunluğun gözünde gerçeğe dönüştürdüğünü söylemişti. Ötekini yok etmeye kararlı mutlak düşmana dair Schmittçi ders, İyi, Doğru ve Demokratlar tarafından uygulamaya konmuştur. Onların adı artık tek tercümanları oldukları İyi’ye karşı muhalefetin bastırılmasıyla eşanlamlıdır. İnsanlar, nihayetinde, kendilerine sevdirileni seviyorlar.
Walter Lippman ve Edward Bernays, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısının demokratik ve liberal Amerika’sında bunu açıkça teorize ettiler: Düzensizlikten kaçınmak için insanları yönlendirmek, onları yönlendirmek gerekir ki bu terim onlar için piyasa toplumuna muhalefetle eş anlamlıydı. Antonio Gramsci’den daha iyi bir şekilde hegemonyayı teorize edenler onlardı. Komünizmin kolektif entelektüel kurucusunun değil, inkar edilmesi akıl hastalığının bir belirtisi olan ticarileşmiş, faydacı bir varoluş vizyonunun. Stalinist komünizmde olduğu gibi: Doğru’ya, İyi’ye, Demokratik olana karşı çıkanlar “nefret” taşıyıcıları olarak bastırılmalıdır.
Bir başka amaçlar heterojenliği; demokrasinin telif hakkı sahipleri gibi düşünmeyenler nefret suçundan yargılanmalıdır. Soros’un akıl hocası Karl Popper’den daha rafine: Avusturyalı Yahudi düşünür için ‘açık’ toplum, varsayımlarını paylaşmayanlara kapalı olmalıdır. Totalitarizmlerle arasındaki önemli fark nedir?
Yeni demokratlar daha da ileri gittiler: Açık toplum, nefret ettiklerine kapalı olmasıyla ahlâkî bir hâle kazandı. Kendilerininkinden farklı ilkeler artık ifade özgürlüğü (kendinden menkul açık toplumun amiral gemisi) değil, esnek olmayan yasakların uygulandığı tahammül edilemez sapmalardır. Muhalefet etmenin yasak olduğu konular her geçen gün artmaktadır. Mutlak tabular, ayrım gözetmeyen göç karşıtlığı; evrensel bir hak olarak kürtaj; cinsiyet teorileri ve LGBT evreni (homo–evlilik, geçiş ve cinsel benlik algısı ile birlikte gelen her şey); iklim binyılcılığı; dünyanın özelleştirilmesi ile ilgilidir. Bu temalara ötenazi (yaşamın sorunlarına bir çözüm olarak ölüm!) kiralık rahim, çok kültürlü toplum da eklenmiştir. Büyük Britanya’da hükümet etnik ikameye karşı protestoları ağır cezalarla cezalandırırken, itiraf edilmiş pedofilleri serbest bırakıyor. Artık dünya tersine dönmüyor, yeni bir dünya yasalara, dayatmalara, baskılara dönüşüyor. Her zaman demokratik eller tarafından ve “nass”lar adına: kapsayıcılık, hoş geldin, haklar.
Babalara ilişkin çizginin tamamen değişmesi: “Yasaklamak yasaktır”, yarım yüzyıl önceki slogandı. Bugün ise nefret etmek, yani aksini düşünmek yasak. Matris aynı: ‘Ulus’ ve insan hakları adına giyotinleri dikenlerin Jakoben içgüdüsü. Sınıf mücadelesi –zayıfları savunmasız bırakarak– azınlık gruplarına tazminat olarak anlaşılan ‘medenî haklar’ lehine terk edilmiştir. (…). Ayrımcılık yapmama adına başvurulan herhangi bir tedbiri esastan eleştiren herkes, zaten ayrımcılığa uğrayan azınlık gruplarına karşı şiddet eyleminde bulunmuş olur. Bu tedbirler konusunda siyasi doğruculuk, ne olursa olsun sadece lehte bir pozisyona izin verir: çoğulculuk otomatik olarak nefret söylemine dönüşür ve bu nedenle “ırkçı”, “üstünlükçü” ya da “fobik” olarak damgalanarak “yeni kabile ilerleme efsanesi” (Eugenio Capozzi) adına teşvik edilen sağcı sürüklenmeye karşı çıkılması engellenmelidir.
Demokratların elinde post–demokraside yaşıyoruz! Fransa’da, İspanya’da, Almanya’da egemen modeli paylaşmamakla suçlanan, her türlü alçaklıkla itham edilen, en büyük suç olan muazzam ve ebedi faşizmde özetlenen siyasi oluşumlara karşı uygulanan sağlık kordonunu hatırlamakta fayda var. ABD’de Demokratlar –İtalya’da PD tarafından taklit edilen bu isimdeki parti-devlet– muhtemelen 2020’de seçim hilesi düzenlediler ve rakiplerine siyasî argümanlarla ya da alternatif ekonomik reçetelerle karşı çıkmamaya, şeytanlaştırmayı tercih etmeye devam ediyorlar. Para gücü, Joe Biden’ı emekliliğe zorlamak için (Demokrat…) ön seçim kararını altüst ederek partiyi satın aldı. Amerikan “Demokrat” parti kongresi, Batı gücünün ne istediğinin ve ne yaptığının bir işaretidir. Dışarıda, milyarder Parent Parenthood tarafından ücretsiz kürtajlar ve erkek kısırlaştırmaları sunulmaktadır. Bazıları için bu bir ölüm kültürü, bazıları içinse kutsal haklar.
Arabuluculuk olamaz; bir tarafta cezaî olarak bastırılması gereken katı nefretçiler, diğer tarafta İyi ve Dürüstler. Kötüler gezegenden nefret ediyor çünkü iklim ideolojisiyle kafaları karışmış durumda ve bir bütün olarak insanlıktan nefret ediyorlar çünkü “demokratik” rejimler tarafından onaylanan pandemi kontrolü adına özgürlüklerin kısıtlanmasını onaylamıyorlar. On yıllar süren pasifist söylemler ve gökkuşağı bayraklarından sonra, dün olduğu gibi aynı ahlâkî tonlarda Rusya karşıtı savaşçılığa dönüşenlerle aynı kişiler. Filistin için ağlıyorlar ama İsrail’in şiddetini destekliyorlar, bir devletin –resmi vulgate’e göre Ortadoğu’daki tek demokrasinin– komşularına karşı eylemlerine karşı çıkmayı anti-Semitik nefret olarak adlandırıyorlar.
Demokratlar olduklarını iddia ettikleri şeyin tam tersidir. Çoğulculuğu reddediyor ve demokrasiyi sadece tek bir seçeneğe izin verilen bir rejime indirgemeye doğru koşuyorlar: yirminci yüzyıl diktatörlüklerinin propagandasının güncellenmiş versiyonu. Yeni olan, siyasî diyalektiğin, ortak bir yönetmen tarafından koordine edilen bir medya, ajanslar, kurumlar korosu tarafından önerilen, her konunun eğitici ve duygusal bir yeniden inşasına dönüştürülmesidir. Eğer bir medya, bir entelektüel, bir sanatçı koroya karşı durursa, sansür talebi tetiklenir, öfkelenir, kızar. Bu nedenle düşman demokrattır; şeytanlaştırma, kriminalize etme, psikiyatri (“nefret söylemi”) yoluyla tartışmayı ortadan kaldırmak için tersine çevrilmiş, çarpıtılmış totem ve tabu kelimelere saldırmaktan çekinilmemelidir. Demokratların düşmanları bugün –bir başka paradoks– halkın kendi kaderine katılımı yoluyla uygulanan iktidar anlamında gerçek demokratlardır (A. Moeller Van den Bruck). Totaliterlik, demokratik terimini kendine ayırma ve liberal, özgürlükçü liberalist, yani küreselci versiyonda demokrasi ihraç etme iddiasıdır.
Demokratlar bombalar, ama bunu halkın iyiliği için yaparlar; Guantanamo gibi hapishaneler açarlar, ama terörizmle savaşmak için. Her yere silahla müdahale ediyorlar, ama sadece demokrasiyi korumak için, Amerika’da olduğu gibi, özgürlükleri kısıtlamaya Patriot Act (‘vatanseverlik yasası’) diyorlar. Düşman demokratiktir ve paranın gücü üzerine kuruludur: Neredeyse tüm bilgi kanallarına, halkların kültürlenmesi ve eğitim kanallarına hâkimdir. Çoğunluğun rızasına sahip olup olmadığını bilmiyoruz. Daha ziyade kayıtsızlığa, depolitizasyona, tartışma ve düşünce yokluğuna, alternatif geliştirememeye güveniyor. Ancak bu demokratik düşmanlar bile çoğunluktaysa, fikirlerinin, eylemlerinin, amaçlarının adil olduğunu totoloji değilse kim garanti eder?
Goethe’ye göre sayı, gerçeğin olumsuzlanmasıdır. Özellikle de hakikat ele geçirilmiş, ortadan kaldırılmış, çelişkisiz ilan edilmişse. Soren Kierkegaard’a göre, siyasi çoğunluk tüm kategoriler arasında en çılgın olanıdır. Bu koşullar altında, iktidarın elindeki araçlar nedeniyle, paranın yaygınlığı nedeniyle (plütokrasi, demokrasinin gerçek adı), yaydığı yalanlar nedeniyle, mevcut görüşün oluşma/deforme edilme biçimi nedeniyle, Aut’un (ya da alternatifin) filozofu, çoğunluktan daha iğrenç bir şey olmadığını söylerken haklıydı. Ve demokrasi dedikleri şeyden daha yanlış, gerçekliğin düşmanı.
Çeviren: Adnan DEMİR










