YAŞANMAYA DEĞER HAYATI İSTERKEN

Alâaddin Bâki AYTEMİZ

Biz, “yaşanmaya değer hayat”ı istiyoruz; ona talibiz. Yaşanmaya değer hayatı istemek hakkımız olduğu gibi, yaşanmaya değer hayatı kurmak da mesuliyetimiz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan biraz önce şunları söylemiş, “Toplumda güvenlik ve asayişin temini noktasında birçok Avrupa ülkesine kıyasla çok iyi bir yerdeyiz.”

Bir tarafta mevcut durum, diğer yanda yaşanmaya değer hayat…

Söylenmesi gereken nedir?

Mevcut durum ölüm şartı, bize yaşanmaya değer hayat lâzım…

Söylene ne?

Yaşanmaya değer hayatı düşlemekten vazgeçin, Avrupa’dan iyi olduğumuzla yetinin…

Güvenlik ve asayiş nasıl sağlanır?

Elbette ki güvenlik ve asayişi bozan temel muvazeneyi yerine oturtarak.

Ruhî muvazene…

Bunu yapamadıktan sonra, “bizde bataklık Avrupa’ya göre daha az zararlı” diye övünmek acziyetin itirafıdır.

Yaşanmaya değer hayatı nasıl kuracağını, ne yapacağını bilmemenin.

Bilmemekten de öte, bilmediğini de bilmiyor ve kabûl etmiyorlar, işte esas dava burada.

Hastayı nasıl tedavi edeceğini bilmediğini kabul etmeyen yarım doktor, hastanın “ölüyorum!” feryadına karşı, “hadi hadi, Avrupa’dan daha iyisin!” diye cevap veriyorsa…

Avrupa’dan daha iyi olmak, ölüme gidildiği gerçeğini değiştirmez… Doktorun aslında tedaviyi bilmediğini, bunu da Avrupa’nın daha kötü olması ile kıyas ederek saklamaya çalıştığını gösterir. Avrupa’dan daha iyi durumda olmak bir iyileşme süreci neticesi değil, hastalığın ilerlemesi bakımından, tarihî şartlar itibariyle Avrupa’dan daha şanslı olmamız, içtimaî olarak farklı faktörlerden dolayı. Bilakis, hastalık çok hızlı seyretmekte.

Çözüm olarak teklif edilen bir şey de yok…

Avrupa’nın, Batı’nın hastalığının sebebi belli, muvazeneyi yanlış yerde aramasında.

Bizde ise, çözüm elimizde ama bunu hayata geçirecek anlayışta kadrolar yerine, anlayışsız, ehliyetsiz, kifayetsiz muhterislerin ipleri ele alması söz konusu; sahte kahramanların geçit töreni…

Avrupa’nın elinde çözüm reçetesi yok; bizde ise çözüm reçetesini uygulayacağım diyen sahte kahramanlar söz konusu.

Dün iktidarda Batıcılar varken, onlar, çözüm reçetemiz Batı’ya benzemektedir diyorlardı. Bugünküler ise, “yerli ve millî reçete uygulayacağız” retoriği altında, ne yaptıkları belli değil ve son tahlilde karşı olduklarını söyledikleri Batı’nın izdüşümünde hareket etmekteler.

Batı’nın çözüm arayışında bir samimiyet görülebilir, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bizimkinde ise, ne yapılması gerektiği bilindiği halde bunun yolu ihanetle kesiliyor…

İstediğimiz yaşanmaya değer hayatı kurma mesuliyet ve memuriyeti, bize, bunun yolunu kesen sahtekârları kesin bir tavırla ifşa etme vazifesini de yüklüyor. İyinin yolunu kapatan kötü ve sahte iyiler bertaraf edilmeden, iyi hâkim olamaz. En büyük tehlike, sahte iyilerde. Hz. Ebubekir’in dediği üzere, “cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.” Sahte iyiler, bizim iyiye karşı olan iyi niyetimizi, iyiye sahte tarafından benzerlikleriyle istismar ederek yolu cehenneme çıkarırlar. Şeytanın çocukları, insanları kötülüğe, “Şeytan, Şeytan!” diyerek değil, “Allah, Allah!” diyerek çağırır.

Çözüm?

Mutlak “iyi, doğru ve güzel”den ölçüler alarak kurulacak topyekûn bir sistem… Mutlak Fikre vasıta olacak Tatbik Vasıta Sistem…

“Sistem şuuru ve sistemin şuuruyla!”

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin