MAVİ MERKEZ

Burhan Halit KOŞAN

Türkçe ve pek çok dilde pek yaygın bir şekilde kullanılan bir kelime var: “Merkez”. Malûmunuz olduğu üzere bu tabir, karakol, işkence, tecavüz, fişlemek, takip etme, şantajla alınan ifade, korkutmak için yapılan tehdit, tahdit, şantaj, hapsetmek gibi argo mânâlar ve çağrışımları çerçevesinde kullanılmaktadır. Bu argo tabir, ne hikmetse, iş diplomasiye, politik yöntemler ve politikacılara gelince şatafatlı bir elbise giydiriliyor, süslendiriliyor, cilâlanıyor, parlatılıyor ve tedavüle bin bir dalkavuğun bin bir yalakanın nezaretinde “merkez sağ”, “merkez sol” gibi tamlamalarla sunuluyor. Bu tabirin, aynı zamanda ulvî mânâların hasrında, muteber istikâmette kullanıldığını da üstüne basarak ifade edebilirim. Çift yönlü, çift istikâmetli olan ve adeta kavşakta “niyet ve netice” ölçütüne göre ayrılan “merkez” kelimesi hakkında küçücük, minicik, mini minnacık kısa bir değerlendirme yapmaya çalışayım. Keşmir ve Doğu Türkistan, kanayan yaramız!

Merkez ihanettir. Merkez statükodur. Merkez, gökyüzüne isyan ve yeryüzüne süflî meydan okumadır. Merkez ihanettir, çünkü orada -birazdan sayacaklarımızın tamamı da- Türk ve İslâm’ın baş düşmanı NATO’culardan olarak; onbaşıdan hallice generaller, entrikacı politikacılar, haydut bürokratlar, fırsat düşkünü tüccarlar, tefeci edebiyatçılar, sahtekâr şairler ve her çeşit çapulcu yer alır. Merkez delâlette, gaflette ve ihanettedir. Biz, merkeze hiç bakmadık, çünkü orada ülküsü, rüyası ve hayalleri olmayanlar, Siyonizm’in kuklaları ve dublörleri var. Biz merkeze hiç bakmadık ve hiç heveslenmedik, çünkü orada ülküsünden, rüyalarından ve hayallerinden vazgeçenler dışında kimse yoktur.

Demokratik rejimlerin nüvesinde bu “merkez” anlayışı bulunur. Doğasında parçalamanın bulunduğu demokratik rejimler, bölücü ve ayrıştırıcıdır. Demokratik rejimleri ayakta tutan “merkez sağ” ile “merkez sol” taşeronları ise hem tetikçi hem azmettirici hem kuklalarıdır. Birbirlerine karşı sahte karşıtlık sergileyen “merkez sağ” ile “merkez sol” yapılar, aslında aynı genelevin iki sermayesi, aynı paranın iki yüzü gibidirler. Çünkü her iki hainin dayandığı kaynak da aynıdır: Siyonizm! Ütopyan yoksa rüyâların yoksa kadavradan farkın yok!

Çift yönlü bir kelime olan “merkez”in aynı zamanda ulvî mânâları da temsil eden bir özelliği vardır. Hani demem o ki, müellifi Allah olan İlâhî kitabımız Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü’ne atfen “merkez” kelimesi kullanılmaktadır. Aynı zamanda dinî ve lâdinî meselelerdeki mihver şahsiyetleriyle temeyyüz edenler, hakikatin özünü yaşayan havas ehli ve bu fizikî âlemde müktesebat ve muhtevaları, faili oldukları fiilleri, edaları, tavırları, kabûl veya retleri, savaş ve barış temalarıyla ilâhî kitabımıza mutabık ve Allah Resûlü’nün ayak izlerini takip eden “kethüda” figürler için de kullanılmaktadır. Günümüzde her ne kadar köklerinden tamamen koparılmış, müktesebat ve muhteva mânâsından uzaklaştırılmış olsalar da kutup, emir, gavs, başbuğ, kumandan, pir, ahi baba, üstad, şeyh, mürşit, münevver, atsız, irfan ehli, rehber, mütefekkir, münekkit, riyaset ehli, mütehassıs liyâkatine haiz aziz insanlar için de kullanıldığını söyleyebilirim. Bu figürler yaşadıkları çağ itibarıyla örnek değil, modeldirler.

Örnek, modelden her yönden farklıdır: Örnek takip edilir, kesinlikle taklit edilmez, edilemez, ilham alınır ve takip edilir. Örnek, modelden çok daha az kısıtlayıcı ve eksiksiz, noksansız bir hayranlık üzerinedir. Model ise taklit edilir, edilebilir, takip edilebilir veya edilmez, ilham alınır veya alınmaz ve aynı zamanda örneğe göre fazlasıyla kısıtlayıcıdır. Bu soyut kelâmları çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam: Fert noktasında Allah Resûlü ve kitap noktasında kutsal kitabımız örnek iken, Allah Resûlü’nün “kethüda”sı hükmündeki figürler ise modeldirler. Bu modeller, yaşadıkları çağın vasat insanlarına göre kat be kat örneğe çok daha yakın fikir, görüş, seziş, duyuş, anlayış, davranış, feraset ve siyaset perspektifine sahip oldukları için, yaşadıkları çağın “merkez”i olarak alınmaları da doğal ve tabiîdir…

“Merkez” kelimesini süflî mânâda anlayan alçaklar, ulvi mânâda anlayan bizi, ebedî olarak kenara ittiklerini zannediyorlar. Hâlbuki ulvî odak noktasından hiç ayrılmadığımızı, sadece kısa bir süreliğine cepheye gitmek için kaybolduğumuzu anlamıyorlar. Ne oy sandıkları, ne zindanları, ne mezarları, ne müsteşarlıkları, ne bakanlıkları, ne örümcek ağı rejimleri; asla ve kata Büyük Doğu İmparatorluk anlayışımız için yeterli değil. Darağaçları ve idam sehpaları kurdukları büyük meydanları bile bizim için yeterince büyük değildi. Kahramanlar kadrajın dışında kalsa da rahmetli Üstadımız’ın “gonk” işaretiyle mukaddes değerlerimize dikkat kesilmemiz, ezelî hikmete bağlı geleneklerimize dönüşümüz ve örfümüzün erdemleriyle taçlandıracağımız “merkez”e olan yürüyüşümüz başladı, sonrası Allah Kerim’dir!

İbranice konuşan “merkez”in dilini Türkçeleştirmek için, zulüm dilinin odağını adalet diliyle bezemek için, ağlama duvarına yakaranların ilga ve Kâbe’ye yönelenleri yüceltebilmemiz için, merkeze yürümeye mecburuz. İbranice, Allah’ın âyetlerinden bir âyet değil, iblisin dili, sömürge temsilcilerinin ve cehennem ehlinin lisânıdır. Cennet dili, kuşdili mi, Süryanice mi olduğunu bilmesem de yeryüzünde en güzel dillerin Ural-Altay dillerinden olan Türkçe ile birlikte Japonca ve Korece olduğu kanaatindeyim. Bu üç dilin gramerinin “edep” temelli olması bile, güzel olmalarına kâfi sebeptir. Ne derler, nasıl derler bilmesem de güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir. Filistin, insanlığın kanayan yarası!

İbranice, doğası gereği kendi harfleriyle konuşanı, yazanı, düşüneni ve hesaplama yapanı radikalleştiren, terörist eylemlere yönlendiren bir dildir. Zebanîlerin dili, cehennem ehlinin lisânı olan İbranice, her bir harfi bir rakama tekâbül eden dizilimi sebebiyle kendi dışındaki dillere ve insanlara karşı menfaatçi bir tutum sergiler. Suça azmettirici grameri gereği vahşi duyguları aşılar ve saldırganlaştırır. İbraniceyi bilenler, İbranice bilmeyenleri, yani Yahudi olmayan her bir insanı, kanı emilecek, parası ve zamanı sömürülecek, aşağılanacak ve bulabileceği ilk fırsatta öldürülmesi gereken düşmanı addeder, hedef tahtasına yerleştirir.

Evet, gezegenimizin en kutlu umutları ve en kötü korkularının, küçücük bir toprak parçası olan Filistin’de tohumlandığını söyleyebiliriz. Hindistan’ın kapılarını açacak, Çin’e haddini bilmesini sağlayacak Filistin topraklarımıza kavuşmaktan geçtiğini söylemeye mecburum. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam: Doğu Türkistan’ın da Keşmir’in de hür vatanımız olabilmesinin tek yolu: 1071 yılında Selçuklu Beyi Atsız Atamız’ın fethettiği için miras hakkımız olan Filistin’i kucaklamamızdan ve vatan toprağı kılmamızdan geçer. Onun yolu da emperyalistler ve yerli uşaklarına diz çöktürmekten…

Ben, kendi adıma, kınama, şiddetli kınama oyununu reddediyorum. Bu ibiş tiyatrosunda oynamayı reddediyorum. Ezilen, işkence edilen, soykırıma uğrayan insanlara zulme nasıl direneceklerini söylemekten ve müttefiklerinin kimler olması gerektiği hususunda bir şeyler söylemeye hayâ eder, akıl vermekten hicap duyarım. Atsız Atamız’ın miras bıraktığı kutsal topraklarımızı işgâl eden Yahudiler için önemli olan din değil, milliyettir. İbranice dilini, yani cehennemin dilini konuşmak, yazmak ve düşünmek her bir Yahudi’nin olmazsa olmazıdır.

Tarih, bize öğretmektedir ki, yapılan hiçbir antlaşmanın yazıldığı kâğıt kadar değeri yoktur.

İsrail, kesinlikle ve kesinlikle durmayacak. Sürekli bir seferberlik hâlinde yaşamaya mecbur ve savaşı devam ettirmeye mahkûmdur. Süleyman mabedi, İbranice dilinin gramer yapısı, Siyonizm’in savunmadan saldırıya geçme aşamasına geçmesi, küresel sinir merkezlerini ele geçirmesi gibi dört ana saik ve alt şıkları sebebiyle insan havsalasının alamayacağı canice cürümleri, akılların kabullenemeyeceği kötülükleri işlemeye bir bir devam edeceklerini ifşa etmeliyim. Ümitsizliğe gerek yok, kadrajın dışında kalan kahramanlarımız da savaşmaya devam ediyor… Erivan’ın Mavi Mescid’inde mola verenlere selâm olsun!

Aklım başında ve devlet yöneticilerinin, sivil toplum kuruluşlarının, “aydın” etiketi taşıyan fahişelerin ya kelebek ya barış havarisi kesildiği bir ülkede zıt bir görüşü dile getirdiğimin farkındayım. Filosemitizm- Yahudi severlerin güvercin rolü oynadığı ve bağrımızda saplı duran hançerin çıktığını zannedenlerin hepsinin, dar kapının dar görüşüne göre düşündüklerini ve kesinlikle yanıldıklarını söyleyebilirim. Baskı, tecrit ve militarizm, aynı madalyonun farklı farklı yüzü, her biri düşman görülen Gazze halkını korkutup sindirmekle ilgilidir. Buradaki halk hırpalandı, yaralandı, açlığa mahkûm edildi, katledildi ve hâlen daha da bu ve benzeri cürümler işlenmektedir. Meşrû müdafaa ilkesi gizemli değildir, kapalı kutu hiç değildir, bir kişi veya bir halk saldırıya maruz kaldığında çatışmanın şartlarını belirleyen kurban değil, saldırgandır. Ve saldırgan kesimler (ABD, İngiltere, İsrail, Arap dünyası ve malûm ülkecik) İsrail tarafı oldukları hâlde, aynı zamanda arabuluculuk rolüne soyunmaları da tam bir ironi.

Anlamak, ikiyüzlülüğün tam tersidir. Arabulucu rolü oynayan Anglosaksonların tarihine göz attığımızda bizlerden, yani Kızılderili olan bizlerden: Yalnız Kurt, Mavi Bulut, Çılgın At, Kör Bıçak, Oturan Boğa, Kemer Burun, Şimşek Göz, Büyük Ayak, Geronimo ve daha nicelerini katleden Amerika’ya hiç güvenilir mi?

Düşünen, tefekkür eden, murakabe yapabilen bir fikir hareketinin içinde olduğumuza göre, Polyannacılık oynayan, Keloğlan masalları ve Kibritçi Kız’ın kıssalarını anlatanlardan daha gerçekçi düşünürüz. Düşman olan İsrail ile müesses nizâmın neleri başarabileceğini bildiğimiz gibi, onların durumuna göre mukabil tepkiyi verebilecek kapasitemizi de asla ve kata küçümsememeliyiz. Küresel güç dengelerinin değiştiğini görebildiğimiz gibi, bu çılgın kavganın, savaşın ve didişmenin yeryüzünün vicdan sahibi insanlarla alçak Yahudilerin çarpıştığını da görebiliyoruz… Yüreğinde tetik taşıyanlara selâm olsun!

Sonuç olarak, Keşmir ve Doğu Türkistan’ın hürriyet mührü Filistin’de, Filistin diyarımızın hürriyeti ve bağımsızlığı da Anadolu’nun hürriyeti ve bağımsızlığına bağlı. Hani demem o ki, aziz Türk milletine İbraniceyle hükmeden “merkez”in dilini Türkçeleştirmek, zulüm dilini merhametin diline dönüştürmek, bilgi birliğimizi sağlayabilmemiz, mukaddes değerlerimiz ile manevî mevhibelerimizi inşa edebilmemiz ve Büyük Doğu İmparatorluğunun sembolü olan Mavi Bayrağı göndere çekebilmemiz için, “Mavi Merkez”e yürümeye mecburuz…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin