ŞİİR İDRAKI ÜZERİNE
Selim Gürselgil
Eski din âlimlerinin künyesine bakın: Hemen hepsinin, vâkıf oldukları ilimlerin yanısıra şiir ve edebiyatla meşgûl olduklarını görürsünüz. Kelâm ve mânâ zevkleri yerli yerinceydi. Onlar “zâhir âlimi” değil, “bâtın hissesiyle zâhirde görünen âlimler”di.
Zaten başka türlüsü mümkün değil. Kur’ân ve hadisle iştigâl eden kimseler, imkânı var mı ki, şiire meyletmesin ve ondan zevk almasın? Şiirsiz ve ilimsiz âyet ve hadisler üstüne ahkâm kesmecilik günümüze mahsus. Eski âlimler şiir idrakını Kur’ân idrakından ayrı bilmezlerdi.
Nasıl bilsinler ki? Kur’ân’ın ilk tefsirlerinde, henüz Sahabe ve Tâbiler döneminde, mânâları açıcı olarak yararlanılan ilk vasıta, şiirdi; hem de Cahiliye şiiri. İlk müfessirler, eski şairlerin hangi ibareyi hangi mânâda, hangi mecaz ve istiareyi nerede kullandığını dikkate alarak âyetlerin mânâlarına bakıyorlardı.
Bütün çağların en dangıl dungul müslüman tipi, bir hastalık hâlinde, günümüzdedir. Şiir ve sanattan zerre nasibi olmamak bir yana, onlara düşmandır. Ama kendini allâme-i cihan sanır; âyetlerin altından girip üstünden çıkar, hadisler üstüne kafasına göre ahkâm keser, zaten içtihatları, fetvaları fındık fıstık gibi atıştırır.
Eski mutasavvıflara bakın: Hemen hepsi, zâhirî ilimlerde müntehaya varmışlardır. Sade dinî ilimlerde değil, çağlarının beşerî ilimlerinde de… Bir Akşemseddin’e bakın: Bâtında müşahade sahibi velilerden biri olmanın yanında, 15. yy’da mikroptan haberdar olacak kıratta hekimdi. Onlar “bâtın âlimleri” değil, “zâhir hissesiyle bâtında olan âlimler”di.
Bir de bugüne bakın. Toplumun en cahil, en döküntü tipleri mutasavvıf. Elifi görse mertek sanır, ama lafa geldi mi kendini “bâtın kahramanı, seçilmiş ve gönderilmiş” vehmettirmenin ustası.
Hepsini bırakın: Şiir okuyun. Divan Edebiyatındaki mânâlara nüfuz etmeye çalışın. Günümüzdeki müçtehid ve mutasavvıf taslaklarından daha fazla âlim olursunuz.











BEN DİYEN SA’Y ETSE…
Âgâh ol ey ruh, ilm-u hikmet ile
Felâh um Rahman’dan bir rahmet ile
Ben diyen sa’y etse bin zahmet ile
Sultân’ın ikramı fakire düşer.
Kendini sanırsa mezrâ vilâyet
Îman bile yoktur söyler velâyet
Kör körün rehberi olursa şâyet
İkisi beraber çukura düşer
Tohum mu saçılır çöle ekincim
Sarraf bekler derin suda ak incim
Bir yere sık gider isen Akıncı’m
Altun iken kadrin bakıra düşer