5 ARALIK 1999 METRİS ZAFERİ VESİLESİYLE

NAKŞÎ SIRRIDIR KAVGAM

Alâaddin Bâkî AYTEMİZ

“Metris, bir milletin beklenen bir tarih için dünya çapına gebe bir çekirdek halinde uyanışının müjdesidir.” (Salih Mirzabeyoğlu)

Bundan 26 sene önce, 5 Aralık 1999’da Metris’te ne yaşanmıştı?

Metris Cezaevi’nde küçücük odalara tıkıştırılan 67 İbdacının üzerine binlerce asker -evet, şaka değil, binlerce-, neden saldırtılmıştı?

Hadise, dış yüzden bakıldığında gayet basit ama iç yüz mânâları o kadar derin ki, anlatmakla, konuşmakla bitmez. Devamlı da konuşmak gerek zaten…

Dış yüzden hikâyesi şöyle:

Metris’te tutuklu bulunan 67 İbdacının üzerine binlerce asker sevkediliyor.

Metris Cezaevi’nde İbdacıların kaldığı bölümlerin şeması ve 5 Aralık’ta bulundukları alan.

Askerler (robocop tabir edilen jandarma timleri) B-1 ve B-2 koğuşlarına arama bahanesi ile girdikten sonra, herkesi havalandırmada topluyorlar. (O zaman sadece B-1 ve B-2 koğuşları değil, bu koğuşlara sığmayacak kadar kalabalık oluşumuzdan dolayı, bu koğuşların açıldığı ara malta ve o ara maltanın karşısındaki, zamanında cezaevinde tiyatro salonu olarak kullanılmış olan bölüm de kapılar açılarak koğuşlara dahil edilmişti. her yer iğne atsan yere düşmeyecek kadar robocoplarla dolmuştu.) Arama usûlen başlıyor. Sırayla arama yapılıyor ve ilk 3 kişinin aranarak havalandırmadan koğuşa alındığı görülüyor ama ondan sonra ne oldukları ilk ânda meçhûl… Sonradan bu kişilerin koğuşa alınmayıp idarî kısma götürüldüklerini öğreniyoruz. Robocop askerler o kadar kalabalık ki, havalandırma, koğuşların içi -ara malta ve tiyatro salonu dahil-, cezaevinin alt ve üst maltalarının dahi onlarla dolup taştığını görebiliyoruz ve bu üç kişi onların arasında kayboluyor… Peşisıra havalandırmanın malta kapısında duruma nezaret eden rütbelilerden bir yarbayın çaldığı düdük ile birlikte havalandırmada etrafımızı sarmış olan yüzlerce jandarma robocop saldırıya geçti. Biz, Kumandan’ı korumak için etrafını sarmaya çalışırken, Kumandan, yerdeki dambılı kaptığı gibi atağa geçerken, “beni bırakın, saldırın!” emrini verdi. Böylece Kumandan’ı korumak için vücutlarımızı siper ederek pasif direniş yerine, Kumandan’la beraber karşı taarruza geçerek aktif olarak inisiyatifi de ele almış olduk. Jandarmalar kalkanlarının arkasından bizi joplarken, biz de tam bir taarruzî nefsi müdafaa hamlesi içinde yumruklarımızla karşılık verdik. Böylece karşılıklı vuruşma kısa bir müddet sürdü. Yumruklarımız karşısında jandarma gerilemeye ve kaçmaya başladı. Kaçabilenler kaçtı ve kaçamayanlar da havalandırmada mahsur kaldı. Yüzlerce asker ve rütbelilerden oluşan bir kalabalık. Kaçamayıp geride kalanların tam rakamı meçhûl… Takriben 300-400 arası olması muhtemel. Zira ilk anda mahsur kalanların bir bölümü daha sonra bırakıldı vs… Kaçamayıp geride kalanların rakamları 300-400… Kaçanlar, maltada bekleyenler, koğuşları dolduranlar vs binlerce…

Hadisenin dış yüzden cereyan edişi bu kadar kısa ve basit…

NATO’cu generaller ve diğer işbirlikçi yöneticiler, Anadolu çocuklarını niçin İbdacılara saldırttı?

Hadisenin öncesi, sebebi ve sonrasında ne gibi gelişmeler yaşandı?

Bu çatışmadan sonra, Anadolu çocuklarını İbdacıların üzerine süren NATO’cu Genelkurmay’la, yani devletin bizzat en üst seviyedeki yetkilileriyle ne gibi pazarlıklar yapıldı?

Peki aslında ne oldu?

***

25 Ocak 1991 tarihinde Bayezid Meydanı’nda gerçekleştirilen Cuma gösterisinde, “Saddam Sen Oradan, Biz Buradan!” pankartı açan İbdacılar -ki başlarında bizzat Kumandan’ın görevlendirmesi ile Adımlar liderliği bulunmaktaydı-, rejimin, emperyalizmaya hizmet etmek üzere mehmetçiği Irak’a saldırtmasına karşı gelerek, rejimi korumak adına müslümanlara müdahale eden polisle kavgaya tutuşmuşlar ve havaya açılan ateşle de mesaj verilmişti: Emperyalizmanın işbirlikçilerine karşı gerekirse silâha başvururuz.

Emperyalizmanın işbirlikçisi “tonton” Özal, işbirlikçilik ihanetini, namaz kılan ilk cumhurbaşkanı, emirel müminin ve hatta mehdi vs diye perdelenmeye çalışılarak pazarlanmaktaydı. Müslümanlara verilen mesaj açıktı: Başınızda namaz kılan, dinini imânını bilen bir cumhurbaşkanı var ve ona itaat edin. Dolayısıyla emperyalizmanın menfaatlerine olan icraatlarını destekleyin. O emirel müminindir, ona isyan etmek dinden çıkmaya sebep olur.

1990’da Irak Amerika’yı dinlememiş ve Kuveyt’i işgâl etmişti. Irak’ın bu söz dinlemez tavrı karşısında Amerika ise Irak’a saldırmak, Saddam’ı ibreti âlem olsun diye cezalandırmak istiyordu. Saldırırken de Irak-Araplarla coniler değil de Türk-mehmetçik savaşsın istiyordu. Yani ABD ve diğer Haçlı canavarlar Irak’ı bombalayacak, mehmetçik de coniler ölmesin diye karadan Irak’a girerek Arap kardeşlerimizle savaşacak ve böylece Araplarla aramıza kan sokmuş olacaklar, neticede Saddam esir alınarak ABD’ye teslim edilecek ve bu hizmetleri karşılığında da “tonton” Özal Amerika’dan aferin alacak, para alacak… Koltuğunu sağlamlaştıracaktı… Kâfir, kendisi için müslümanı müslümana kırdırmak isterken, işbirlikçi Özal ve çevresi bu ihanete can atarken, İbda, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu bu ihanete kan ve can pahası karşı koyacağını 25 Ocak 1991 Bayezid’deki Cuma gösterisi ile fiilen göstermiş oldu. Zira daha öncesinden verdiği röportajlarda (Mezkûr röportaj için Kumandan’ın Adımlar kitabına bakılabilir.), rejimi uyarmış, böyle bir teşebbüste beklenmedik neticelerin doğacağı ihtarını yapmıştı ama laf dinlemeye razı olmadılar. İlle de Amerikan köpekliği yaparız, mehmetçiği de Irak’ta müslüman Araplarla savaştırırız diye ısrar ettiler. Onların bu ısrarına karşı, lâftan anlamadıkları için fiilî bir ikâz olarak 25 Ocak gösterisi tertip edildi ve Kumandan rejime mesajın net olarak verilmesi için gösteride havaya ateş edilmesi emrini, Adımlar liderliğine bizzat kendisi verdi.

Kumandandan alınan emirin 25 Ocak’taki gösteride Adımlar liderliğince gereğinin yapılmasıyla, emperyalizmanın, Haçlı ABD ve diğer tüm işbirlikçilerin hesabı bozuldu. 25 Ocak’ta verilen, “gerekirse silâh kullanırız!” mesajını alan emperyalizma, Türkiye’yi ileri süremedi. Eh, TSK’yı Irak’a sürseler, ordu Irak’ta meşgûlken ülkede yaşanacak kargaşayı bastırmak, bir İslâm ihtilâline mani olmak mümkün olmayacaktı. Plânda değişiklik yapmak zorunda kaldılar. TSK Irak’a giremeyince, karada müslümanalrla savaşmak Haçlılara kaldı. Haçlı askerleri de Saddam’ın üzerine sonuna kadar gidemedi. Havada üstünlük Haçlılardaydı ama karadan girmeyince rakip mağlup edilemiyor. Coniler çölde savaşamıyor, çok zayiat veriyorlar. Nihayetinde Saddam’ı ele geçiremediler, deviremediler. Saddam uzun yıllar daha iktidarda kalmaya ve emperyalizmaya direnmeye, savaşmaya devam etti. Bu da emperyalizmanın dünya üzerindeki itibarını sarstı. Düzenlerine çomak soktu. Sovyetlerin yıkılmasından sonra tek kutuplu hegamonyayı Irak zaferi ile perçinleme hesabı yaparlarken, daha ilk adımda büyük bir yara aldılar. Fiyakaları bozuldu. İstediklerine istedikleri gibi söz geçiremeyecekleri ortaya çıktı. Evet güçlüydüler ama mutlak değillerdi. Bir Saddam, bir İbda hareketi, anti-emperyalist hassasiyetini kaybetmemiş unsurlar Amerika’ya direnme iradesini ortaya koymuşlardı.

25 Ocak’ta İbda’nın gerçekleştirdiği aksiyonla emperyalizmanın hesapları bozuldu; hem büyük kayıp vermelerine sebep olundu hem de yıllarca sürecek bir itibarsızlaşma, güçten düşme sürecine sokulmuş oldular.

Sonraki yıllarda Türkiye’de siyasî mücadele, emperyalizm işbirlikçisi iktidarlarla anti-emperyalist güçlerin mücadelesi şeklinde geçti. Özellikle İbdacılar bunda başı çekti. Türkiye’de, işbirlikçi rejimlere karşı İslâmcı temelli tam bağımsızlıkçı bir kurtuluş savaşı tablosu oluşmaya başladı.

Sürecin böyle gitmeyeceği açıktı. Emperyalizma, Türkiye’nin tan bağımsızlıkçı güçlerin eline geçmesini seyredemezdi. Gerekli müdahaleyi iktidarda bulunan Kemalist görünümlü Batı işbirlikçisi NATO’ devşirmesi TSK mensupları kontrolünde, siyaset, medya, sanat, STK’lar vs eliyle yapmaya kalktılar. 28 Şubat süreci, Çevik Bir adlı işbirlikçi general liderliğindeki Batı Çalışma Grubu eliyle böyle başladı. (Önemli not: 28 Şubat öncesinde, Amerika adına Somali’de yapılacak saldırıyı yönetmesi için ABD’nin Türkiye’den özel olarak istediği Çevik Bir daha sonra AKP’nin kuruluşunda danışman olarak İsrail’le olan ilişkilerin geliştirilmesinde rol aldı. Metris’te 99 süreci yaşanırken ve emperyalizmanın işbirlikçilerine karşı kan-can pahası bir mücadele verilirken, emperyalizmanın Erdoğan’ı iktidara hazırladığını Abdurrahman Dilipak, Abdurrahman Karslı ve Erol Mütercimler’in şahitliği, açıklamaları ile de biliyoruz.)

28 Şubat sürecinde tüm İslâmî yapılanmalar hedef alındı. Bir çoğu uzlaşma yoluna gitti. Vakıflar, dernekler, partiler kapatıldı, soruşturmalar başlatıldı, tutuklamalar, işten atmalar furyası açıldı. Süreç içerisinde en tehlikeli unsur en sona bırakıldı. Tüm İslâmcı yapılanmalar adeta hizaya çekildikten, etkisizleştirildikten sonra Kumandan Mirzabeyoğlu 1998 senesinin son günlerinde tutuklanarak Metris Cezaevi’ne getirildi.

Kumandan cezaevine getirilir getirilmez 1999’u “Kurtuluş Yılı” ilân etti ve haykırdı:

-“Dik durun! Karşınızda leşler var!”

Şimdi normalde yakalanmış, düşmanın eline esir düşmüş bir adam, o esaret şartları altında böyle bir meydan okumayı nasıl göze alabiliyor? Ne görüyor? Olayları nasıl analiz ediyor? Neye güveniyor? Düşman seni esir almış ama sen esir alındığına bakmadan, sanki zindanda değilmişsin gibi meydan okuyorsun? Olacak iş mi?

Düşman da zaten ilk başlarda ciddiye almadı, kafa bulmaya kalktılar. Ama meydan okuyan tavırda ısrar… Sadece kuru kuruya lafla da değil, eylemli bir ısrar. Hem cezaevi dışında eylemler artıyor hem de içeride İbdacılar, Kumandan’ın emrine istinaden rejim güçleriyle gerginliği artırıyor, gerginlik çıtasını her geçen gün yükseltmeye devam ediyorlardı.

İş o noktaya gelmişti ki, bizzat kendi ağızlarından itiraf ettikleri şuydu: Devletin karşısında başka bir devlet var sanki…

Kumandan Mirzabeyoğlu bilinçli bir kışkırtma ve gerilimi tırmandırma stratejisi ile düşmanın psikolojisi ile oynayarak onları saldırmaya mecbur bıraktı. Devletin karşısında devlet görüntüsü devam edemezdi, buna bir son vermek gerekliydi kendilerine göre.

Nihayet 5 Aralık’ta saldırdılar.

Arama yapacağız diye geldiler. Cezaevinin içi, dışı her yer asker doluydu… Saldırdılar ve kalabalık olmalarına güvenmeleri onları kurtarmadı. Binlerce askerin karşısında 67 kişi ile girilen kavga neticesinde bozguna uğradılar ve yukarıda ifade edildiği üzere bu defa devletin en üst kademesiyle pazarlıklar başladı.

Bu arada NATO karargâhı da teyakkuza geçmişti. NATO üyesi Türkiye’de, NATO ordusu, NATO tarihinin en büyük esir verme vakasını yaşamaktaydı. Amerika’dan Avrupa’ya bütün NATO ülkeleri ve karargâhları, Türkiye’den gelen “yüzlerce jandarma esir düştü” haberi ile teyakkuza geçmişti. Evet, esir düşen jandarmaydı ,iç güvenlik unsuruydu ama o zaman jandarma İçişleri Bakanlığı’na değil, Genelkurmay’a bağlıydı.

NATO ve NATO’cular panikteydi.

Ankara’da karargâhta toplananlar, taleplerini Metris’teki karargâha iletiyor, onlar da aracı subaylarla bunları Kumandan Mirzabeyoğlu’na aktarıyorlardı. Taleplerin bazılarına evet diyen Kumandan, bazılarını kabûl edilemez buldu… Kumandan’ın o kabul edilemez bulduklarını daha sonra iktidara getirilen İmânsız İslâmcılık rejiminin yöneticileri dillendirirken şahit olduk.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin