SELÇUKLU SURLARI

Burhan Halit KOŞAN

Mektubuma canım ile başlamak istesem de kendimi çaresiz hissettiğim için değil, çaresiz olduğum için, garip olduğum için, esir düştüğüm için, parya olduğum için söyleyebilecek bir ifademin de kalmadığını anladım. Müesses nizâmın amaçlarından biri de kesinlikle buydu: Bizi dilsiz bırakmak. Dilsiz bırakılan bir insan travma geçirmez mi? Kesinlikle ve kesinlikle bu da plânlanmıştı. Dilsiz bırakılan bir millet felç geçirmez mi? Amaçları buydu başardılar. Dilsiz, lisansız bırakılan bir millet, düşüncenin hammaddesi olan kelimelerden kopartılan bir millet mazisini bilebilir mi, istikbalini inşa edebilir mi?

Dilsiz olmamız, hafızamızın silinmesine, birliğimizin bozulmasına, dirliğimizin dağılmasına, vatanperverliğimizin imhasına sebep olmaz mı? Mefluç bırakılmamız yetmezmiş gibi, her biri bir köşe taşı olma hüviyetleriyle ne olduğumuzu hatırlatan tarihî obje ve eserlerimiz de Cumhuriyetin saldırılarıyla ya yakıldı ya yıkıldı ya harap edildi. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle görüntü verelim. Erzurum gibi, Bitlis gibi, Hakkâri gibi bir Selçuklu şehri olan Antalya’daki Selçuklu surlarını Cumhuriyet yıkmadı mı? Selçuklu sultanımız Birinci Kılıç Arslan’ın Birinci Haçlı Seferi komutanını yakalayıp, Antalya’da darağacına çektiği çınar ağacını, aziz Türk milletini aşağılamak ve korkutmak için kesen ve yakan cumhuriyet değil mi?

Evet, Cumhuriyet döneminde soykırım gösterileriyle korkutulan, aşağılanan, tehdit edilen ve şantaja uğrayan Selçuklu şehirlerinin yaşadığı bu talihsizliği, bugün de bir Selçuklu şehri olan Gazze’ye uygulandığının sessiz şahitleri, suskun tanıkları değil miyiz?

Atalarımız olan Selçukluya düşmanlıkta müşterek olan Cumhuriyet ile İsrail’in yönetim ve uygulamalarının da birebir müşterek olduğunu söyleyebilirim. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle İsrail’in Gazze’de yaptıklarından da görüntü verelim. 13. Yüzyıl’da Memlük sultanı, Kıpçak Türklerinin medarı iftiharı Sultan Baybars tarafından inşa edilen, birbirine bakan iki aslan kabartmasıyla meşhur olan görkemli Kasr el Başa kalesi İsrail tarafından bombalandı ve tamamen yok artık. Dünyanın gürültüsünden, tozundan, dumanından ve telaşesinden kaçınanların şifa bulduğu Ömer camîi de yok artık, mavi halıları da yok…

Antalya’daki Selçuklu surlarının yıkan, çınar ağacını kesen ve akabinde yakan Cumhuriyet ile İsrail’in Gazze’nin tamamını yok etmesi sıradan bir suç değil, tarihî eserler üzerinden hafızamıza yönelik organize saldırılardır. Geçmişi anlamadan bugünü anlayamaz ve yarını göremeyiz. İster Antalya ister Gazze’de işlenen canice cürümleri işlemekteki amaçlarının aynı olduğunu söyleyebilirim: Türk tarihinin izlerini silmek ve suçlarını örtbas etmek.

Türk tarihinin izlerinin silinmesi, yani hafızamızın silinmesi, entelektüel sorgulamaya engel olacağı gibi, tarihimizle bağımızın kopmasına ve kendimizin kendimize yabancılaşmasına sebep olur. Selçuklu surlarını yıkarak, çınar ağacını yakarak hafızamızı silen Cumhuriyet, ahalimizin katılaşmasını sağladı. Katılaşma, hakikatte, gerçekler ve güzel olanlarda değil, yalan, palavra, uydurma ve ikiyüzlülükte gerçekleşti. Hani demem o ki, katılaşan fertler ve toplumlarda hakikatler ile gerçeklere karşı sürekli bir savaş yürütülürken, yalan, palavra ve uydurmalarda da sürekli yenilenmeye gidilir.

Uydurulan, masa başında yazılan tarih, ahlâkî açıdan kör bir nostaljiyi sürdürür. Bu durum bir hastalıktır. Hakikatin üstü örtüldüğü ve gerçekler gizlendiği sürece, hakikati ve gerçeği anlatanların infaz edildiği, arayanların susturulduğu sürece, bir ferdin, bir topluluğun veya bir milletin kendini ve anlayışını yenilemesi ve reform yapması imkânsızdır. Bu da geçmişin ve bugünün yalanlarına meydan okuyanları susturmayı gerektirir. Yerel müesses nizâm, kesinlikle ve kesinlikle yalanları, palavraları, uydurmaları, martavallarıyla yüzleşmeyi göze alamaz. Yüzleştiği ânda varoluşunun kriziyle karşı karşıya kalacağını çok çok iyi biliyor.

Hakikat ve gerçek çok fazla tehlikelidir. Ölümcül tehlikesine rağmen, insan kalbine bir kez yerleştiğinde yok edilemez. Fertlerde ve devletlerdeki inanma arzusu, görme arzusundan daha güçlü olduğu için, insanların çoğu ve Türkiye gibi üçüncü dünya ülkeleri gerçeklerden kopuk paradigmaları ile yanılsamalarının konforunu tercih ederler.

Hakikate uzak, gerçeklerden kopuk olmanın konforunu yaşayan cumhuriyet ile İsrail aynı rahimden doğan yumurta ikizleridir. Cumhuriyetin, Selçuklu surlarını imha etmenin hazzını ve çınar ağacını yakmanın sadistliğiyle mutlu olması, İsrail’in de Kasr el Başa kalesini imha etmenin, bombalamanın, yok etmenin şehvetiyle kudurması müştereklik değilse ne?

Soruları cevaplamak için düşünmek gerek. Bugün düşünmeye zaman yok, gerek olsa bile ya metodolojik düşünme yok ya gerçeklerle yüzleşmekten korkuluyor veya çok tehlikeli görülüyor. Bu kirli çağ, düşünmenin değil, tedirginliğin, endişenin ve çekingenliklerin bin bir girdabıyla dolu. Bu kirli çağ, düşünmenin, tefekkürün ve murakabe etmenin değil, intihalin, replikanın, çalmanın, uyarlamanın çağıdır. Bugün, sabah dualarının yerini, güne ahbap ve arkadaşların ne düşündüğünü öğrenerek başlamak almadı mı? Dostluk, ahbaplık, yarenlik, arkadaşlık, sırdaşlık, badi olmak çok kıymetli olsa da herkes dost canlısı değildir.

Takdir edersiniz ki, dostlar, düşmanlar, saldırganlar, rakipler, kıskançlar, entrikacılar, haset ile gözetleyenler, dalkavuklar, cariyeler, beşinci kol faaliyeti yapanlar, korunanlar, iltimas geçilenler, hayırseverler, fahişeler, kayırılanlar, tercih edilenler, sürtükler, utanmazlar gibi sıfatlarıyla tanımladığımız yetmiş iki buçuk türden insanın olduğu bir dünyada yaşadığımız malûmunuzdur.

Muhatabımızın insan, hazreti insan olmadığı takdirde varlığında bin bir sıfatı, bin bir rengi, bin bir sesi barındırabilen insanların bin bir tehlikesinin mağduru olma ihtimalimiz var. Sıfatlarına göre bu insanlar tehlikeli olsa da müesses nizâmın hem kendisi hem paradigma parametreleri, düşünenleri, düşünebilenleri, tefekkür eden ve sorgulayabilenleri çok daha tehlikeli gördüğünün canlı şahitleriyiz. Adalet nedir?

Müesses nizâm ile İsrail’in soykırımları karşısında ağlamak, ağıtlar yakmak, yas tutmak, kendimizi paralamak, karalar bağlamak bize yakışmaz. Her bir insanın yaptıkları veya yapmadıklarını vakanüvisler kaydedemese de kiramen kâtibin melekleri, her bir insanın Gazze soykırımına karşı çıktığını veya çıkmadığını, sorumluluğunu yerine getirdiğini veya getirmediğini, hüzünlendiğini veya hiç umursamadığını yazdığı gibi, kişisel tarihine ait olan her bir işlemini de kayıt altına aldıklarını hatırlatmak isterim. Ağıt yakmak, matem tutmak bizi kurtarmaz. Mukaddesatımıza, örfümüze, kültürümüze karşı gerçekleştirilen soykırıma karşı çıkmakla kurtulabiliriz. Selçuklu İmparatorluğu ile Sultan Baybars’ın telif haklarının varisi “Mavi Bayrak” olduğuna göre, bayrağımızı göndere çekmekle kurtulabiliriz.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin