ŞİİRE DAİR – II
Selim Gürselgil
Hece vezni, Türk dilinin en eski ve en köklü şiir geleneğidir. Aruz, her şeye rağmen bir “aydın şiiri” olarak kalmış, onun en parlak çağında, halk arasında hece vezniyle şiir söylenmeye devam etmiştir.
Hece vezninin ilk büyük, hatta büyükten de büyük şairi olarak Yunus Emre’yi gösterebiliriz. Ondan sonra da onun ortaya koyduğu sufî şiiri, tüm tekke ve dergâhlarda, halkın şuuraltı hücrelerine kadar sirayet edici bir gelenek hâlinde sürdürülmüştür. Rumeli gazileri, Anadolu’da Alevîler, Karacaoğlan gibi beşerî duyguları öne çıkan halk ozanları, Dadaloğlu gibi asiler bu şiirin güzel örneklerini vermişlerdir. O kadar ki, Osmanlılar döneminde âlimlerden dervişlere, asilerden haydutlara, âşıklardan maşûklara kadar herkes şiirle yatıp kalkmıştır.
Tüm topluma, toplum hayatının her köşesine sirayet eden bu hava, küfürleri bile şiirle söyleten bir mânâ atmosferi oluşturmuştur. Bu atmosferin, azala azala yakın zamana kadar devam ettiğini görüyoruz. Askere gidenler, gurbete gidenler şöyle dursun, toplumda şiir söylemeyen, kendi kendine de olsa mırıldanmayan Türk genci yoktu. Diyebiliriz ki, Türk demek, aşk ve kavga ve onların izdüşümü olarak şiirdi.
Cumhuriyet döneminde aruzu Osmanlı addedip terketmeye, onun yerine hece ile şiir söylemeye dönük bir anlayış oluştu. Aydınlar arasında hece şairleri ortaya çıktı. Ancak Yunus Emre’nin o derin şiirinden sonra Necip Fazıl’dan başka o büyük mânâyı yakalayan örnek pek olmadı. Salih Mirzabeyoğlu bu şiiri bulutlara çıkardı ve Sezai Karakoç gençliğin ciğerine kadar üflediyse de Türkler arasında şiir giderek öldü.
Artık aruz söyleyen şair kalmadığı gibi, hece ile konuşan şair de yetişmez oldu. Bu hâlin neden ileri geldiğini anlayamayan yeni nesil şairler, sürekli serbest şiir peşinde koştular. Dağ yere indi ve her yer düz oldu; ne derinlik, ne yükseklik… Türkler arasında şiiri yok eden amiller pek çok olsa da, serbest şiir de onlar arasındadır. Zira serbest şiirde mânâ değil, sadece sözleri şiirmiş gibi çatmak vardır. İnanmıyorsanız İsmet Özel’e bakın; güzel söylenmiş sözler, ama bir mânâsı, bir derinliği, bir hikâyesi yok.
Türkler aşk ve kavgayı bıraktı, bu yüzden de şiir öldü. Şu sokak kavgalarına, trafikte çıkan harala güreleye bakın; onun şiiri olur mu? Gençlerin aşk dedikleri, hatta artık demedikleri köpükten duygulara, organ titreşimlerine bakın; onun üstüne şiir mi söylenir?
Türkleri Türklükten uzaklaştırdı, onları şiirsiz bir hayvanî yola soktu diye Kemalizm’i suçlayabiliriz. İyi ama İslâmî kesim de vargücüyle onun peşinden gittiyse, tasavvufî derinliğin yerini Vehhabî kabalığı aldıysa, muhafazakârlık şiir ve davayı kaldırıp para ve kariyeri koyduysa, bütün suç Kemalizm’indir diyebilir miyiz? Gidip partiye üye olmanın, oradan torpille bir makam kovalamanın, ihale indirmenin şiiri mi olur?
Şiir İbda’dadır. Fikir İbda’dadır. Aşk ve kavga İbda’dadır. Türk, Kürt, Anadolu, insanlık İbda’dadır. Ötesi dirilişsiz bir ölümdür.
(Kapak, Sadık Bütünley’in Meydan Bu Meydan parçasının yer aldığı albümden…)










