KOSOVA TÜRKLERİ’NİN VE TÜRKÇE’NİN İSTİKBÂLİ – 4
Ulaş TUNCA
ZEHİRLİ KAN
Batılılar için Doğu’yu, Doğulular için Batı’yı kontrol etmenin kapısı olan Kosova’da 1999 sonrasında Türkler için sular tersine akmaya başlamıştı. Sırp Çarı Lazar komutasında, Türk’e karşı savaşan Arnavutlar’ın torunları, Kale Komutanını öldürerek İşkodra’yı Sırp’a teslim ederek Türk’e ihanet eden Esad Toptani Paşa’nın torunları ve bu zihniyete sahip olanlar, bugün Kosova Meclisi’nde ve Kosova halkının damarlarına, Batı emperyalizminin zehirli kanını zerk etmeye devam ediyorlar.
Katolik dünyasının desteğini arkasına alarak, yetiştiği ocağa ihanet eden, Müslüman Türk ve Müslüman Arnavut kanı döken Katolik Arnavut Gjergj Kastrioti-İskender Beg’in torunları günümüzde onu millî kahraman olarak kabul ederken onun ve Üsküp doğumlu Arnavut kökenli Katolik Rahibe Teresa “Gonca Boyacı”nın heykellerini Kosova’nın meydanlarına dikiyorlar.
Kosova’nın ilk Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova ateist olduğunu ilân ederken, Priştine’nin göbeğine devasa bir Katolik Katedrali inşâsının temellerini atıyor. Bir dönem Kosova Başbakanlığı yapan UÇK Komutanlarından Ramush Haradinaj, neden müslüman olduğunu bilmediğini ifade ederken, Kosova Meydan Muharebesinde Sırp koalisyonu saflarında Türkler’e karşı savaştıklarını ve bu savaşta ölen Arnavut savaşçıların onuruna anıt dikilmesi gerektiğini ifade ediyordu.
Kosova’nın başkenti Priştine meydanına ABD Başkanı Bill Clinton heykeli dikiliyor, sokak ve caddeler Ameriken bayraklarıyla süsleniyordu. Meydanlarda bulunan bayrak direklerine Amerikan bayrağı göndere çekiliyordu. Meydan, sokak ve caddelere 1999 savaşında görev yapan ABD’li politikacı ve askerlerin isimleri veriliyor ve büstleri dikiliyordu.
Balkanlar, Batı’lı sömürgen devletlerin insâfına terkedilirken, Türkiye’deki Müslümanlar “28 Şubat Postmodern Darbe” süreciyle etkisizleştirilmeye çalışılıyordu.
Kız öğrenciler başörtüsüyle okumaktan men ediliyor, sokaklarda sarıklı müslüman avına çıkılıyor, insanlar fişleniyor, komplolar tertip ediliyor, gözaltında işkenceli sorgulardan geçirilen Müslümanlar dönemin “DGM” Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanarak idama mahkûm ediliyordu. Her cephede, her bölgede taarruz hâlindeki düşmanla işbirliği içerisindeki hainler, Batı’lı efendilerine yaranmak için bin bir takla atıyorlardı.
Hapishanelerde tutulan Müslümanlar inançları ve fikirleri uğrunda direnmeye devam edip düşmana teslim olmayınca, üzerlerine orduyu gönderiyorlar ve cezaevlerine silahlı operasyonlar düzenleyerek Müslümanları katlediyorlardı.
Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, direnen, teslim olmayan, Müslümanlara cesareti ve ümidi aşılayan gerçek bir kahramanın sesi yükseliyordu:
“Müslümanlar dik durun! Karşınızda leşler var!”
Karşımızdakiler, arkalarını yasladıkları sömürgen güçlerden destek alarak devletimize çökmüş olan, bir avuç azgın azınlıktı. 3-5 bin aileden mürekkep leşler kadrosu!
1917 yılında İngiliz Başbakanı Lloyd George yaptığı konuşmasında:
”Sırplar, her zaman Avrupa medeniyetinin Doğu’dan gelen saldırılara karşı korumak için ellerinden geleni yapmışlardır.” derken Sırplar’ı “Kapının Bekçileri!” olarak tanımlıyordu.
Bu tanımın içerisinde olduklarını yaptığı açıklamalarla beyân eden Rambo lakaplı Ramush Haradinaj, 1389 Kosova Meydan Muharebesiyle ilgili şunları söylüyordu:
“Dönemin Arnavut orduları Kosova’nın ve Batı uygarlığının korunmasında Balkan halklarının ortak koalisyonunu teşkil etmişlerdir. Savaşçılardan çoğu Kosova Meydan Muharebesi’nde hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu muharebede Arnavutların da payı vardır ve övgüye lâyıktır… Bu savaşçılar ve bu orduların saygısı ve hatırasına, savaşın sürdürüldüğü yerde anıt merkezi inşâ edilmesi teklifinde bulunuyorum. Kosova kurumlarından bu projenin hayata geçmesini talep ediyorum.”
Kosova Dışişleri Bakan Yardımcısı Gjergj Dedaj, Türk ve İslâm düşmanlığını şu sözlerle ifade ediyordu:
“Kosova’ya 500 yıl Türkiye, 100 yıl Sırbistan hükmetti! Türkiye ve Sırbistan’ın hedefi, yeniden Kosova’daki stratejik komuna geri dönmek. Her iki ülke de bunu buradaki temsilcileriyle yapmak istiyor. Yüzyıllık işgalin köklerinde kalanlar ve bu kirli işgâlcilerin kalıntılarıyla, bunları Kosova’dan Gjergj Kastriot-İskender Beg’in topraklarından kazıyıp atmak gerek.”
“Bu ülkeler, Arnavut halkının en vahşi yöneticileri ve en barbar işgâlcileridir… Türkiye ve Sırbistan tam olarak 6 yüzyıl Arnavut halkının en vahşî işgâlcileri ve en barbar yöneticileridir. Onlar bu topraklarda suç işlemiş, soykırım yapmışlardır. Bugün Kosova’da yaşayan Türkler ve Sırplar, o zamanlarla gurur duymamalıdır. Bu duruma karşı mesafeli olmalıdırlar. 6 yüzyıl yaşananlardan dolayı suçluluk duymalıdırlar. Söylediklerim gerçektir. Türk-Sırp işgâlcileri için bunları söyledim ve söylemeye devam edeceğim.”
Bu açıklamaların ardından Dedaj’ı destekleyen milliyetçi Arnavutlar sokaklara çıkıp, Türk bayrağını yakarak, ayakları altında ezerken “nerede Türk ve Sırp varsa böyle ateşe vereceğiz! Onlar Arnavut ulusunun yüzlerce yıllık düşmanlarıdır! Türk’ü yakın! Kahrolsun Türkiye!” şeklinde sloganlar atıyorlardı.
Türk Konsolosluk binasına molotoflu saldırılar, bayrak yakma, bayrak indirme, Türkler’e ve Türkiye’ye yönelik sövgüler yapılıyordu. Kosova’da Türk bayrağı yakmak neredeyse her sene, bir gelenek hâline geliyordu.
Bütün bu hâdiseler yaşanırken Türkler’in temsilcilerinden birkaç cılız ses dışında bir tepki yükselmiyordu. Akl-ı selim açıklama UÇK Gazilerinden Mitroviça’lı Arnavut Fatmir Hoca’dan geliyordu:
“Türk’e sövenler, ona dil uzatanlar bizden değildir. Türkler bizim kardeşimizdir, ortağımızdır. Biz, Osmanlı’yla ortaktık. Belgrad’tan Niş’e, Selânik’e kadar asırlarca hükmettik. Hükmettiğimiz bu topraklarda Arnavutça konuşuldu. 17. Yüzyıl’da sadece Belgrad’ta bütün Kosova’dan daha fazla 217 cami vardı. Soruyorum! Dinimize, mâbedimize, dilimize âdetlerimize sahip çıkanlar mı, yoksa bunları yıkmaya çalışanlar mı düşmanımızdır? Hadi söyleyin! Unutmayın, biz bu toprakları Türk kardeşlerimizle vatan edindik. Ve yine unutmayın ki biz bu toprakları, tıpkı bugünkü gibi hainler yüzünden kaybettik. Kardeşimizin bayrağı yakılıyor, ayaklar altına alınıyor alkışlıyoruz! Yazıklar olsun! Hadi sıkıyorsa bize kan kusturan Arkan, Miloseviç, Şeşel… gibilerinin bayrağını yakın da görelim! Bu hainlik içinde olanları unutmayın ki bunlar bizden değildir. Bu hainler, Sırp’ın, Miloseviç’in, Arkan’ın, Şeşel’in dostudur. Onlardandır. Müslüman kardeşim! Artık uyanmak zamanıdır. Bizim aramızı açmak, kardeşlerimizle düşman etmek isteyenlere müsamaha göstermemeliyiz!”
Söz-Fjala Partisi Milletvekili Arnavut Gezim Kelmendi de şunları söylüyordu:
“Arnavutlar hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isteyerek savaşmadılar. Köle olarak, başkalarını hesabına Osmanlı’ya karşı savaşmaya mecbur edildiler. O zaman Arnavutlar esaret altında bir halktı. Osmanlı İmparatorluğu Arnavutlar’ı toprak sahibi yaptı ve mevki verdi. Arnavutlar İslâm’ı gönüllü olarak kitlesel bir şekilde kucaklayıp kabul etti.”
NETİCE
1389 Kosova Meydan Muharebesi ile İslâm rengine boyanan Balkanlar’ın kalbi Kosova’da, 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren uygulanan baskı, asimilasyon, işkence ve katliamlarla yok edilmek istenen Türkler ve Müslüman topluluklara yönelik faaliyetler, 1999 sonrası yeni bir aşamaya evrilmiştir.
1999 Savaşı, Kosova Türkleri’nin ve Müslüman toplulukların hem diline hem de dinine yönelik saldırıların aleniyet kazandığı bir dönüm noktası olmuş, âdeta 1389 hezimetinin intikamı 1999’da alınmak isteniyordu.
1999 sonrası, Batı dünyasının yüzlerce misyoner kurum ve kuruluşlarıyla taarruza geçtiği Balkan Yarımadası’nda, İslâm’ı ve onun kalesi Sünnet Ehli Müslümanlığı yok etmek için çeşitli faaliyetlerde bulunulmaktadır.
Ehl-i Sünnet inancını bozucu, yıkıcı, yokedici aktörler sahneye sürülerek, tasavvufî derinliğin yerini Vehhabî kabalığı alarak, mezhepsizlik, Bektaşîlik ve Ilımlı İslâm aparatlarıyla, bölgeyi istedikleri kıvama getirme çalışmaları hız kesmeden devam etmektedir.
1999 NATO bombardımanıyla toprak ve yeraltı suları zehirlenmiş ve Kosova’da kanser vakâları, hastalıklar ve ölümler artmıştır.
1999 sonrası, Yugoslavya döneminde faaliyette olan fabrikalar kapatılarak depoya çevrilmiş, devlet arazileri parti yandaşlarına peşkeş çekilmiş, işsizlik ve yoksulluk had safhaya ulaşmıştır.
Kosova’da yaşayan 162 zanaat yok olmanın eşiğine gelmiştir. Gençlerin büyük bir kısmı işsizlikten dolayı Kosova’yı terk etmiş, gidemeyenler de gitmenin hayallerini kurmaktadır.
1974 Anayasası ile elde edilen Türkçe’nin resmî dil statüsü, 1999 sonrası ortadan kaldırılmıştır.
1974 Anaysası ile elde edilen, Türkler’in kurucu unsur olma statüsü, 1999 sonrası ortadan kaldırılmıştır.
Türkiye’nin etki ve yönlendirmesiyle kurulan tek Türk partisi çatısı altında, Kosova’lı Türkler kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.
Ankara’dan gönderilen basiretsiz, diplomat, bürokrat ve siyasetçiler, gayrı millî politikalarla bölgede fitneye yol açıcı faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Bölgede açılan Yunus Emre Enstitüsü’nün Türkçe kurslar açması, Türkçe’nin resmiyetten kaldırılmasıyla paralellik göstermiş ve neticesinde, resmi Türkçe öğrenime olan talep azalmıştır.
Yunus Emre Enstitüsü marifetiyle, yerli Türk kültürüne darbe vurulmuş ve yerli dernekler kapatılmıştır.
Doğu ile Batı arasına sıkıştırılmış olan Balkanlar’daki Müslümanlar, Batı’lı sömürgen devletlerin, demokrasi, bağımsızlık, özgürlük söylemleriyle kandırılmıştır. Bölge insanı, bir laboratuvar gibi kullanılmaya devam etmektedir.
Toplumun ahlâkını bozucu, toplum yapısını ifsâd edici, LGBT gibi derneklerin faaliyetlerini teşvik edici politikalar devam etmektedir.
Şehit Türk Hükümdarı Murad Hüdâvendigar ve Türk askerlerinin kanlarıyla mayalanarak vatanlaşan Balkan topraklarının üzerinde, yokluğa mahkûm edilen Kosova’lı Türkler, dilinden, dininden, kültüründen uzaklaştırılarak, devletsiz bırakılarak, Anadolu ile her türlü bağları kopartılarak, asimilasyona tâbi tutularak yok edilmeye çalışılmaktadır.
1999 Savaşı öncesi, Tito Yugoslavyası dönemine göre değerlendirildiğinde, burada kaybedenin, Kosova’lı Türkler ve Müslüman topluluklar olduğu görülmektedir.
Balkanlar, romantik gözle bakılacak bir coğrafya değildir. Balkanlar, Doğu ile Batı’nın buluşup birleştiği bir bölge değil, İslâm ve İslâm düşmanlarının vuruştuğu bir sahadır.
“Yaratılış itibariyle birbirleriyle boğuşmaya meyilli bir varlık olarak yaratılan insandan, milyarlarca insandan teşekkül etmiş bir dünyadan savaşların bitmesine çareler aramak imkânsızdır, Mesele, kimin nizâmının hâkim kılınacağıdır!”
Türkiye artık Batı işbirlikçiliğinden sistem şuuruyla kurtulmalı ve tarihî misyonunu yerine getirmelidir.
YAPILMASI GEREKENLER
Kendi öz mayasından, hamurundan, milletin ruh kökünü dayadığı imân ve İslâm’dan tiksinen ve bu nefret hissini Batı’nın satıhçı ve ucuzcu kıyâsından devşiren arsız cehâlet ve mağrur hamâkat tipi siyasetçilerden, bürokrat ve diplomatlardan, dâva ve fikir nâmusunun en küçük zerresinden mahrum sahte kahramanlardan, çeyrek porsiyon aydınlardan, yarım porsiyon sahte inkılâpçılardan, deri üstü tekekkür adamlarından, kâtil idrâksizlikten, kaba softalık ve ham yobazlıklardan, Batı’yı murâkabe ve muhasebe edemeden körü körüne taklit etmekten doğan sahte inkılâplardan, cehâlet ve kör taassuptan, Batıcılık adına olduğu kadar İslamîlik adına da satıhçılıktan öteye gidemeyen istismarcılardan kurtulmadan, ne Balkanlar’da ne de Anadolu’da kurtuluş mümkün değildir. Önce kendimizi kurtaracağız… Kendimizi kurtarmadan başkasını kurtarmak ne mümkün!.. Bunun için de kendimizi kurtarmış da başkasını kurtarıyor gibi yapan sahtelikten kurtulmak başta geliyor…
Balkanlar’daki Türk varlığını bir bütün olarak ele alacak stratejik tahliller geliştirilmelidir.
Umumî bir Balkan politikası geliştirilirken, bölge halklarının hususiyetleri göz önünde bulundurularak ayrı ve hususî çalışmalar yapılmalıdır.
Balkanlar’daki Türk Aydınları başta olmak üzere, bölgede yaşayan tüm etnik unsurlara mensup aydınlarla, bölgenin meseleleriyle ilgili, mutad istişare toplantıları tertip edilmelidir.
Balkanlar’ın huzur ve refahı için gerekli olan adâlet tesis edilmelidir.
Balkanlar, Anadolu merkezli fikir coğrafyamızın en kıymetli parçası olarak, bir kuyumcu titizliğiyle, bir cerrah hassasiyetiyle safralarından, mikroplarından arındırılarak kurtarılmalı ve sıhhatli bir bünye inşâ edilmelidir.
Balkanlar’da yaşayan Türkler ve Balkan halklarının meselelerini çözücü ve menfaatine uygun kısa, orta ve uzun vâdeli projeler üretilerek geliştirilmelidir.
Balkanlar’ın kültür hayatını mayalandırmak, çeşnilendirmek ve gıdalandırmak gâyesiyle, eser, prensip ve üstün ideâl sahibi, hatır, gönül ve müdahale dinlemez birer fâzilet heykeli ilim, fen ve sanat adamları zümresinden müteşekkil “BALKAN AKADEMYASI” kurulmalıdır.
Kendilerini, faaliyetlerinin mücerret tarafına bağlamış akademisyenlerin ocağı olacak olan Akademya’nın, birinci vazifesi ve ana gâyesi şu olmalıdır: Her sahada mücerred ibdâ çilesi çeken insanları kadrolaştırmak, mensuplarının hususî çalışmalarını ve müstesna verimlerini emniyet altına almak, dünya çapında eser ve hüviyet sahibi fertlerden oluşacak akademik kadrosuyla, insanî fikir, ilim ve sanat fatihliğini geliştirmek…
Balkanlar’daki üniversitelerle Türkiye’de bulunan üniversiteler arasında koordinasyon sağlanarak, protokoller oluşturularak projeler geliştirilmeli ve buralarda karşılıklı, geçici görev yapacak akademik kadrolar oluşturulmalıdır.
Bakanlıklar arası protokollerle, Balkanlar’daki Türk öğrencilerin, Türkiye’deki üniversitelerde lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini, geri dönmeleri şartıyla, burslu olarak almaları sağlanmalıdır.
Balkan Türk’ü öğrencilere, Türkiye’deki üniversitelerde öğrenim görmenin yanında, bölgede konuşulan dillerde Arnavutça, Sırpça ve sair eğitimi verilmeli ve ülkelerindeki kurumlarda görev almaları sağlanmalıdır.
Balkanlar’da bulunan üniversitelerdeki Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin fiziki şartları ve akademik kadroları güçlendirilmelidir.
Bölgede konuşulan tüm dilleri etkilemiş olan Türkçe, hakettiği statüye kavuşturulmalıdır.
Osmanlı arşivlerinden, Kosova arşivinden, Salnamelerden, Şeriyye Sicillerinden, Evkâf kayıtlarından istifade edilerek, yeni projeler geliştirilmelidir. Dil, ağız, lehçe, kültür araştırmaları ile beraber, kuruluşundan günümüze tasavvuf kültürü, tekkeler ve medeniyet nişâneleri mesâbesindeki mezar yerleri ve mezar taşları tespit edilerek, ilim erbabı arasından oluşturulacak ekiplerce incelenmeli, yazılı, görsel ve dijital olarak kayıt altına alınarak tescillenmeli, albüm ve kitapçıklar hazırlanmalıdır.
Balkan Türkleri’nin yaşama kültürleri, yazılı eserleri, kitaplar, şiirler, romanlar, tezler, analizler, dergi yayınları, icrâ edilen ve bestelenen şarkılar, türküler, ilmi araştırma raporları ve sair çalışmalar arşivlenerek, açık erişimle hizmete sunulacağı bir “BALKAN KÜTÜPHANESİ” kurulmalıdır. Türk-İslâm eserlerinin tamamı bu kütüphanede hizmete sunulmalıdır.
Her geçen gün sahipsizlikten, bakımsızlıktan kaybolan, yıkılan, yok edilen “tapu senedimiz” olan, Türklerin zâhiri plânda medeniyet mührünü nakşettikleri mezar taşları ve ecdat yâdigârı eserler koruma altına alınarak, depolarda değil yerinde muhafaza edilmelidir.
Anadolu halkıyla Balkan halkları arasında eğitim sahalarında, ticarî, ziraî, askerî, iktisadî, sıhhî ve harsî sahalarda köprüler kurularak projeler geliştirilmeli ve ünsiyet oluşturarak kaynaşmaları sağlanmalıdır.
Balkan Türkleri, bölgesinde ve Avrupa’da, Türk diasporası olarak hizmet edecek bir donanıma ve konuma kavuşturulmalıdır.
Balkanlar’da iktisadî kalkınmaya yönelik hamleler yapılmalı, insan merkezli projelerle, başta bölgedeki soydaşlarımız olmak üzere ticarî ortaklıklar tesis edilmelidir.
Balkanlar’da kurulan Türk siyasî partileri, “Türk Partisi” çerçevesinin dışına taşarak, Balkanlar’da yaşayan Boşnak, Arnavut, Torbeş, Goralı, Sırp, Roman ve sair etnik unsurları kapsayacak şekilde siyaset üretmeli ve tüm halkların meselelerini çözücü yeni projeler üretmesi sağlanmalıdır.
Balkan Türkleri, Türkiye’den ve diğer ülkelerden bölgeye gönderilen siyasî misyonerlerin etkisinden kurtarılmalıdır.
Türk Devleti’ni temsil eden diplomatların, bürokratların, temsilcilerin, partizanlık yapmadan, en başta soydaşlarımızın siyasî ve iktisadî konumlarını güçlendirecek faaliyetlerde bulunmaları sağlanmalıdır. Soydaşlarımız bölgede bir güç merkezi olarak konumlandırılmalıdır.
Bölgede, Batı konjonktüründe ve gayrı millî politikaların uygulayıcısı konumundaki Türk yetkilileri, bölge insanını bilen, tanıyan, dilini konuşan, kültürünü bilen, tarihine vâkıf, özüne, köklerine bağlı, samimi, ihlâslı, vakarlı, şartlara cevap verici renklere bürünebilen, kendisini alacağı maaşla değil, yakalayacağı muvaffakiyetle motive eden, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet bilecek kadar gözü kara vazife ve dâva adamları görevlendirilmelidir.
Türk Ordusu bölgede muharrik güç olarak doğru noktalarda konuşlandırılmalıdır.
Bölgede faaliyet gösteren Türk kurumları arasındaki koordinasyon sağlanarak, tek gâye etrafındaki çalışmalar hızlandırılmalıdır.
Soylu bir tarihten gelen Türk Akıncısı, Allah’ın inâyetiyle beklenen topraklarda, fikir coğrafyasında rüzgâr hızıyla koşacak, aksiyon ağaçlarıyla ormanlaşacaktır.
“Gerçek kahraman ve gâye adamı, vatanı için selâmet bildiği yolda, yalnız Allah’a ve milletine dayanır, kellesini koluna alarak ortaya atılır ve kurtarmaktan bahsettiği milletinin düşmanına sokulmaz, ona kendisini sevdirmez. Onun ajanı gibi çalışmaz!”
Batı’nın “kapı bekçileri”nin rehin aldığı Balkan halkları, “Büyük Doğu” adâlet kılıcının gölgesi altında, gerçek kurtuluşa, hürriyete, huzura ve refâha kavuşturulmalıdır.
Balkanlar’da yaşanan hâdiseleri kelâm ile zarflamaktaki gâyemiz; yalnızca Allah’ın rızâsını kazanıcı bir davranış, faaliyetin içerisinde bulunmak ve O’nun bizleri yaratmış olduğu gâyeye bağlı olarak yaşamayı tercih edici bir şuur ve anlayış sahibi olma çabasının sonucudur.










