ŞERİAT VE TASAVVUF
Selim GÜRSELGİL
Bizim inancımıza göre, tasavvuf yüce bir hakikattir. Şeriat nizâmdır, hukuktur, maddî disiplindir; tasavvuf ise manevî oluş ve eriş rejimidir. Tasavvuf şeriatın yerini tutmaz ve onsuz olmaz. Bugünkü bir kısım sofilerin sandığı gibi şeriatten ayrı, İslâm inkılâbının dışında ve hattâ karşısında, küfrün derinlik boyutu ve çeşidi türünden bir tasavvuf olamaz. O daima şeriatle beraberdir ve o olmadan yola koyulamaz. Her kim onu şeriat kavgasından ayırmaya ve küfre katık etmeye çalışırsa, nasibi küfürdür.
Tasavvufun elbet sosyal ve siyasî boyutu da vardır. Sahabe döneminden sonra dünyada İslâm’ın yayılmasında Emevî kılıçlarından ve Oğuz’un oklarından daha büyük bir rol oynayan hiç şüphesiz mutasavvıflardır. Kılıç boyun eğdirirse de kalbe tesiri azdır. Kılıçla alınmış topraklarda halka İslâm’ı benimseten ve sevdirenler, mutasavvıflardır. Kaldı ki onların muhabbeti, kılıçların hiç uzanmadığı geniş topraklara uzanmış, denebilir ki, kılıçlardan daha fazla ülke fethetmiştir. Büyük Türk yığınlarını İslâm’a kazandıran mutasavvıflardır. Moğol vahşilerini dizginleyen, Altun Ordu’yu tek kılıç sallamadan fetheden, İlhanlıyı dize getiren, İslâm’ı Çin’den Malezya’ya, Sibirya’dan Afrika’nın derinliklerine dek yayan, hep mutasavvıflardır. Tasavvufun büyük İslâm medeniyetindeki sosyal ve siyasî rolünün büyüklüğü tartışılmaz.
Bunun yanında tasavvuf, İslâm’ın tefekkür boyutunu da en yüksek tabakalara kadar çıkarmıştır. İslâm tasavvufu olmadan İslâm tefekkürü de olmaz. Bunun en büyük delili de Büyük Doğu-İbda’dır. Çağdaş ilimler ve fikirlerin ta menbaına kadar o, tasavvuf marifetiyle girmiştir. Başkalarının yaptığı gibi, birtakım şerî ilimlerle, sanki bunlara yeni bir şey ekleyecekmiş gibi boğuşarak, fıkhî meselelerle cebelleşerek, şiilerin yaptığı gibi Ali-Muaviye diye birtakım lüzûmsuzluklara saplanarak, bu yüksek fikirlere ulaşılamazdı. Bunun için ancak İslâm tasavvufunun rehberliğine ihtiyaç vardı. Çağların bütün fikirlerini kalburdan geçirdikten sonra tasavvufa ulaşan İmam Gazalî’nin, gelmiş geçmiş hiçbir arifin dile getirmediği fikirleri tasavvuf deryasından çıkaran Muhiddin-i Arabî’nin, bütün mutasavvıfların en büyüğü kabul edilen ve büyük marifetle şeri disiplin arasındaki kavşak noktasında duran İmam-ı Rabbanî’nin rehberliği olmadan, Batı tefekkürünün künhüne vakıf olunamazdı. İbda bu vasfıyla sadece diğer İslâmcılardan değil, Batı’nın peşinde koşarak onlara yetişebileceğini sanan İslâm dışı çevrelerden de çok açık biçimde ayrılır.
Şu halde şeriat kavgası esastır; bu kavgayı baltalamaya çalışanlar, hangi meşrepten gelirse gelsin, haindir. Tasavvuf da lâzımdır; gerek mânâ, gerek fikir, gerekse sosyal ve siyasî kavga için ondan daha aziz bir vasıta bulunamaz. Bizim görüşümüz bu kadardır.










