PARA DÜZENİNDE MAHALLE HAYATI

Levent AKINCI 

“Bütün bir insanlık yalana teslim” adlı makalemizde de belirtmiştik; günümüzdeki ruhsuz yığınlar ile tarihimizdeki mahalle ruhu arasında dağlar kadar fark var. Eskiden sürü derdim, şimdi artık sadece yığın veya kalabalıklar diyorum. Çünkü sürülerde müşterek gâyeler vardır, bir birlik vardır. Bahsettiklerim ise sürü bile değildir, sadece rastgele kalabalıklardır. Şâirin “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” dediği bunlar olsa gerek.

“Param var; istediğim şehirde, istediğim yerde, istediğim binayı dikerim” veya “istediğim mahalleye yerleşebilirim, istediğim yerden ev alabilir veya kiralayabilirim” demenin mümkün olmadığı bir devre gidelim. Osmanlı devrinde, İstanbul’un girişlerinde taş köprülerin başında görevliler bekler ve bir tür iç vize veya pasaport gibi bir belge olan mürur tezkeresi, yani yolculuk belgesi ve çeşitli sualler sorarlardı: Neden geldin, kime geldin, kaç gün kalacaksın, kefilin var mı, hangi evde veya handa kalacaksın vs. Diyelim ki bir dava için mahkemeye geldin, veya ticaret için geldin, veya ziyaret vs. Gözler üzerinde olurdu. Mazeretin yoksa veya gerekli süren ve işin bitmişse geldiğin kasaba ve köye geri postalanırdın. Böylece hem şehrin nüfusu kontrol altında tutulurdu, hem asayişe katkı sağlanırdı, hem de şehirdeki ve taşradaki iktisadî ve sosyal-kültürel hayatın düzeni, dengesi korunurdu.

Kırsalda nebatlı çifti çubuğu veya hayvanları ile, kasabalarda da tüccar ve esnaf kendi işiyle meşgûl idi. Hem kasaba ve köylerdeki hayatın belli bir standardı kalitesi vardı, yani insanlar sömürülmüyor ve açlığa mahkûm edilmiyordu, hem de yerinden kalkan şehirlere doluşamıyordu. Şehirlere yerleşenlerin de şehir hayatına dair belli bir âdâba, talim terbiyeye sahip olması gerekiyordu. Yeterli talim terbiyeye sahip olmayanlar da hukuk ve mahalle baskısı ile bir şekilde yontuluyordu. Şehirde icra edebileceği bir vasfı olmayan taşralıların mazeretsiz olarak rastgele göçünün ve metropolleşmenin nelere sebep olduğunu, ortaya çıkan maddî ve manevî yıkımı her gün gazete ve tvlerin üçüncü sayfa haberlerinde ve sabah programlarında temâşa ediyoruz. Elbette ki bu ifsadın ana sebebi lâiklik ve onun türevleri-meyveleri olan modernizm, feminizm, hümanizm, demokrasi vs batıllardır. 

Hadislerde “Nebatlıların kibarlaşıp şehirlere dolması” ve “Baldırı çıplak çobanların yüksek bina yarıştırması” ahir zaman alâmeti olarak haber verilmiştir.

Eskiden herhangi bir mahalleye rastgele ev yapamazdın. Mahalleli de zaten kabul etmezdi her geleni. Bir şekilde şehre yerleşme ve ev yapma izni aldığında, (ki, iskân için de dükkân açabilmek için de kefil istenirdi, izin için başka da şartlar vardı, öyle kolay değildi şehre taşınmak; şehir içinde bir yerden başka bir yere taşınmak bile zordu, izne tabi idi) veya yerlisi isen eski evinin yerine yenisini yapman gerektiğinde, makarr-ı nisvân, ışık hakkı, su yolu gibi bir çok kriteri gözetmen gerekirdi.

Komşunun evindeki hanımların isterse dış kıyafetleri ile olsun, farketmez, sıkça bulundukları yerlere (hatta hanımların bulaşık çamaşır gibi işler için çokça meşgûl oldukları bahçe içi su kuyusu civarı gibi yerler de dahildir) makarr-ı nisvân denir ve yaptığın evin balkon ve pencereleri o tarafa dönük olamazdı! Evlerin inşâ, tecdîd veya tâdili sırasında veya sonrasında makarr-ı nisvân ihlâli olduğunda mağdur tarafın veya ahalinin ihbarı üzerine mahkeme tarafından nâib, mimar kalfaları, ilgili ahaliden oluşan bir heyet gönderilip keşif ve tesbit yaptırılır ve ihlâl varsa ilgili balkon veya pencereler kapattırılır, gerekirse de yıktırılırdı. Bu uygulamayla hem hanımlar rahat hareket ederdi hem karşı komşu evin erkekleri olası töhmetlerden korunmuş olurdu.

Keza ışık hakkı da aynı şekilde önemli bir kriter idi. Tek katlı bir evin hemen dibine yüksek bir evi veya duvarı dikip ışığını kesemezdin. Senin foseptiğin veya pis su giderin komşunun veya mahallenin temiz su yolunu, çeşme, kariz veya kanalını kirletemezdi. Bunların hepsinin fıkhî temelleri var.

Mahalleden ihraç diye bir mefhum var ki, tıpkı makarr-ı nisvân ve ışık hakkı gibi bu da lâik dünyanın yabancı olduğu bir şey. Eliyle yahut diliyle hatta nazarıyla bakışlarıyla bile olsa, sürekli komşuları ve ahaliyi rahatsız edip duranlar, ister bir şahıs olsun ister bir aile olsun, birkaç şikâyet ve ihtarlardan sonra hâlâ daha rezilliklerine devam ederlerse mahallelinin talebi üzerine mahalleden çıkartılabilirdi.

Şairin birkaç söz sanatını birden kullandığı “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” sözlerini ne zaman hatırlasam aklıma ilk olarak o tarihî çıkmaz sokaklar gelir. Hepsi bir aile gibi olan mahallelinin yabancı kişileri gördüğü zaman hesap sorduğu sokaklar. 

Yüksek lisans tezimizde de makalelerimizde de değinmiştik, başta mahalle imamı ve müezzini olmak üzere mahallelinin şikâyet ve şahitlikleri çoğu dâvânın seyrini ve sonucunu son derece etkiliyordu.

Mahallede sokak aralarında iş yeri olarak sadece bakkallara izin vardı ve düzgün insanlar olması şarttı. Ve o dükkân da mahallelinin talebi ile açılırdı. Diğer dükkanlar ancak kapalı veya açık çarşılar, pazar yerleri, ana caddeler vb yerlerde olabilirdi.

Şer’iyye sicillerinde makarr-ı nisvân, ışık hakkı, su yolu konuları gibi mahalleden ihraç konusunun da zaman zaman yer bulduğunu görmekteyiz. Yani “her koyun kendi bacağından asılır” veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” gibi bir felsefe yoktu. *

Gelelim günümüz dünyasındaki metropoller başta olmak üzere şehirlere.

Apartmanın normalde bakımsız, âtıl ve âdeta çöplük olan bahçesi, bir kedi oradakileri insan zannedip kapılarına sığınıp yavrulayınca ve bir iki de insan evladı çıkıp yavruların ve annenin üstüne yağmurdan kardan korunsun diye kutu, altlarına çul çaput ve annenin önüne yiyecek içecek koyunca b.klu bahçe bir anda kıymete biniyor. Kimi diyor yok efenim apartmana da girer bunlar, alıştırmayın buraya! Çöpün orada caddede olsunlar. (Yani araçların motorsikletlerin altında vıcığı çıkarak ölsünler!) Oysa eşşek gibi de bilir ki kedilerin yaşam alanı beton veya asfalt değildir. Selin, karın, yağmurun altındaki cadde değildir. En basitinden eşeleyip, işeyip, gömecekleri toprağa ihtiyaçları vardır. Yağmurda, karda, kışın soğukta veya yazın boğucu sıcakta vs üstü kapalı ve güvenli yerlerde olmaları gerekir. Yaşam alanlarını betona boğduk, bağ bahçe, boş arsa, otluk, odunluk vs hiçbir yer kalmadı artık. Biri diyor ki “bahçe ortak alan ve biz kedi istemiyoruz.” Birisi “fobim var” diyor, binaya girip çıkarken uzaktan bile görse fenalık geçiriyor. “Bu kedileri buraya alıştırmayın” diyor! Böylelerine diyorum hep; sen ben o, geldiğimiz kasabada, köyde, dağda bağda iken bu pisiler bu şehirde vardı ve merhametli şerefli atalarımız onları el üstünde tutmuş hep. Asıl sizi bu sehre sokanlar, sizi buraya alıştıranlar hata etmiş! Az yiyin de müstakil evde yaşayın ve etrafına hapishane modelli duvarlar, tel örgüler yapın! Ya da bir psikiyatre ve rukyeciye hocaya görünün! Giriş kattaki biri, evindeki süs köpeği camdan sürekli kedileri görüp havladığı için bunları burada istemiyorum diyor. Hepsi de para (!) vermişler bu evlere. Neticede kediyi ve daha gözü açılmamış yavrularını soğuk bir günde el birliği ile def ettiriyorlar! Şeytanın elleri onların ellerinin üstünde. Şeytana biat etmişler. Şeytanizm. Her şey tersine dönmüş, her şey çarpık. Evde köpek haram kedi ise helâl. Hayr olan, helâl olan her şeye düşman; şer olan, haram olan her şeye hayran bir kısım ucube toplum! Daha doğrusu kalabalık! Yığın! “Kedileri bahçeye alıştırmayın, apartmana da girerler” diyen kibirli zalimlerin kudreti ilâhî karşısındaki zilletlerini depremde gördük, en önde fırladı eve de saatler sonra en son onlar girdiler. Mülkün sahibi dilerse sen de giremezsin işte böyle! Kime kalmış dünya malı!

Ara bir sokak. Evde, balkonda veya bahçede hanımlar, karşısında bir ofis veya dükkân, adamlar atmış önüne de koltuk sandalye, akşama kadar hanımlar ile yüzyüze. Sonuçta parası var (!) kiralamış veya satın almış karşı binanın alt katını. İstediği işi yapabilir. İsterse akşama kadar dükkânının önünde ahbap veya personeli ile bağıra bağıra oturur. İster yüksek sesli müzik açar, ister sinkaflı küfür ederek tavla oynar, ister köpeğini getirir herkes akşama kadar havhavını dinlemek zorundadır. 

Hanımsın, çamaşır sermeye veya yıkamaya veya hava almaya, veya eşinle veya misafir bir hanımla bir kahve içmeye balkona çıkacaksın, karşı apartmanın balkonuna çıkmış hanzonun biri don atlet alkol veya sigara içiyor! Sonuçta parasıyla (!) almış, adamın evi. İsterse akşama kadar balkonda takılır. Yasal hakkı. Sandalyesine kurulup yönü sana dönük olarak gün boyunca öyle oturabilir, senin balkonu süzebilir. “Ölür müsün, öldürür müsün” dedirten bir durum. Çoğu yerde çok kez yaşanan bir rezalet. Tersi de var, yani don atlet gezen bir kısım teşhirci kadınlar. Ki, değil pencere balkon, sokaklar bu ucube mutantlardan, bu sonradan görme ne oldum delisi metropol köylülerinden geçilmez oldu. Nereden nereye. Ne diyordu şâir: “Utanırdı burnunu göstermekten sütninem”.

Oturduğun apartmanda adamla kadın her gün her gece uyuşturucu veya alkol, kavga, küfür; apartmanı hatta bütün bir sokağı ayağa kaldırıyor. Uyarana sövüp sayıyor ve saldırıyor. Şikâyet ediyorsun, polis geliyor gidiyor, ertesi gece yine aynı, aylarca yıllarca böylece herkes katlanmak zorunda bu rezilliğe. Çünkü parasıyla (!) almış veya kiralamışlar.

Apartmanda yaşıyorsun, çamaşır asmışsın balkona iplere, üstteki birileri alta bakmadan veya umursamadan çamaşır asmış, şıpır şıpır suları seninkilerin üstüne damlıyor. Bazen yumak yumak saç kılları topluyorsun balkonundan. Geldiği köyde en yakın ev yüz metre uzağında ve kendi bahçesinin bir yeri mezbelelik olup istediği gibi halı kilim silkeliyordu, eline geçeni atıyordu ya hani. Aynı şeyi apartmanda da yapıyor. Ee, eve yerleşirken parasını (!) veriyor sonuçta.

Örneklerin sonu gelmez… Bu noktada seküler modern dünyanın sana verebileceği sadece keleş öğüttür: Canım sen de çıkma balkona! Geçme sokaktan! Görme her şeyi, duyma her küfrü! Olmadı oradan taşın (!).

Rezillerin mahalleden ihraç edildiği bir medeniyetten, taşların bağlanıp köpeklerin salındığı ve nezihlerin hicrete mecbur edildiği, merhametsiz ve yobaz, ekini ve nesli ifsad eden, her şeyi çarpık bir tağut düzene…

Üsküdar Kadılığı 407 (1155-1156) numaralı şer’iyye sicili, 918295 nolu tez,https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin