KÖR KILAVUZLAR

Burhan Halit KOŞAN

İskeletle zina eden rejimin kültüründe “barış” kavramı yok. Kanla beslenen bir coğrafyada yaşamaya alıştık. Sömürge yöneticilerinin idaresine alıştık. Derebeylik duvarları içerisinde parya olmaya alıştık. Sahte Mesihler ve sahte peygamberlerin peşinden yürümeye alıştık.

Sahte kahramanları tabulaştırmaya ve kalpazanları korumaya alıştık. Geleneğin getirdiği hikmetlere göre değil, modern safsatalara göre karar almaya alıştık. Mukaddes ilkeler ve hükümlere göre değil, izafî teorilere göre düşünmeye alıştık. İnsan ürünü olmayan hakikate göre değil, batılın parametrelerine göre algılamaya alıştık. İmparatorluklar ve devletler inşa eden atalarımızın “adalet” zihniyetini değil, modern çağı inşa eden Yahudi canilerin “eşitlik” zihniyetine alıştık. Bu ifadelerimin, bir kulaktan girip, öbür kulaktan çıkacağını; fakat iki göze birden batan bir şeyin zor çıkacağını biliyorum. Hakikat, her şeyi yener!

Roma Şairi Horatius’un, “bu anlattığım, senin hikâyendir” kalıp ifadesini “bu anlattığım, bizim hikâyemiz” diye okuyabiliriz. Müesses nizâmın zihniyet zehirlenmesinin mağduru ve maktulü olan her bir insanımıza merhamet nazarıyla bakmak gerektiğine inanan ben, aynı zamanda zihniyet zehirlenmesinin müsebbibi olanlarla da mücadele etmeye mecbur ve mahkûm olduğumuza inanıyorum. Benim Atam Oğuz Kağan!

Cephe savaşının barutundan önce, kalemin barutu olan kelimelerimizi kuşanmamızın şart olduğuna inanıyorum. Yıkıcı düşüşümüzün parametrelerinden birinin de kelime ve kavram karmaşası içinde olmamıza rağmen, kelimelere ve kavramlara verdiğimiz yanlış ve hatalı mânâlardan kaynaklandığı kanaatindeyim. Medeniyet, modernlik değildir; kuvvetlenmek, artmak değildir; zayıflamak, eksilme değildir; farklılık, zıtlık değildir; mânâ, kelime değildir; sayı, rakam değildir; gelenek, alışkanlık ve âdet değildir; fert, birey değildir; kahramanlar, sporcu değildir; dindarlık, alışkanlık ve rutine bağlamak değildir; topluluk, yığın değildir.

Derebeyliğin yozlaştıran eğitiminden geçen (üretim hatası olmadıkça) çok genç nesillerin kelime ve mânâ bilgisi olmadığı gibi, maziden kopuk, geleceğinden umutsuz, suç işlemeye meyilli, cehalette fanatik ve maddî arzularında militarist bir tutumu benimsediği malûmdur.

Bu duruma bir günde gelinmediği gibi, bir günde düzelmesi de imkânsızdır. Suç işlemeleri için eğitilen, atalarına hakaret etmek üzerine şekillendirilen, istikbali tasavvur etmelerine ket vurulan ve süflî hayaller denizinde yüzmelerine izin verilen genç nesilleri suçlamayalım ve lütfen aşağılamayalım. Unutmayalım ki, azılı suç işleyenler, kahramanların yapabileceği feda eylemlerini yapabilir; kör nefretten, çürümeyen aşk ve solmayan sevdalar doğabilir; bataklıktan canlı çıkanlar, sevap okyanusunda hem güzel kulaç atar hem de apaydınlığın kıyısına yaklaşabilirler. Bize düşen, suçluya nefret duymak değil, suç fiiline öfke duymaktır.

Siz, Bişr-i Hafi, Ebu Zer (r.a) ve kutsal kitabımızda övülen “nasuh”u biliyor musunuz?

Derebeylik, ulvî fertler yerine, süflî bireylerin yetişmesi için “hakikat” yerine “fayda, yarar, kâr, menfaat” mikroplarını ikâme etti. Zihniyet terörüne yol açan bireycilik, kendisinden üstün bir otoriteyi tanımadığı gibi, kendi aklının ürettikleri dışında herhangi bir üstün bilginin olamayacağına göre de hareket eder. Hiyerarşik sıralamanın inkârına dayanan bireycilik, “mutlak hakikat” zihniyetine ait ilke, hüküm, doktrinleri reddettiği için, hiyerarşi silsilesinde zihniyetten sonra gelen ahlâkî eylemleri birinci sıraya yerleştirir ki, süflî cümbüşte bu ândan itibaren başlar.

Bugün, İslâm dinini referans alan İBDA fikri dışındaki tarikat, cemaat, vakıf, dernek, parti ve sivil toplum kuruluşlarının debelenmelerinin birinci sebebi, İslâmî zihniyeti değil, ahlâkî eylemleri ilk sıraya yerleştirmekten kaynaklanmaktadır. Ahlâkî yozlaşmanın olduğunu ele veren bu durum, patolojik bir vakıadır. Ahlâkî eylemlerin ilk sıraya yerleştirilmesi, Kutsal kitabımızın ayet silsilesine aykırı, Allah Resûlü’nün nübüvvet tebliğine aykırı, ehlisünnet anlayışına aykırı, saf kalbe aykırı, zekâya aykırı, selim akla ve tasavvufî mantığa aykırıdır.

İslâmî paradigmanın hiyerarşik silsilesini değiştiren bu durum, asiliği, edepsizliği, hadsizliği ve çapsızlığı ele veren bir olgudur. Allah’a ültimatom verenlerden nefret ediyorum!

Cehaletin panzehri bilgi, savaşın panzehri barış, devrimin panzehri karşı devrim, bölücü modernliğin panzehri geleneklerimizdir. Hani demem o ki, kurtuluşumuz için “mavi ihtilâl” ile imparatorluk zihniyetini kuşanmamız şart. İskeletle zina eden rejimin kültüründe “barış” ve “af” kavramları bulunmadığından dolayı savaşı kutsamaya ve kan ile beslenmeye devam ediyor. Savaş isteyenler veya ister iç, ister dış savaşın devam etmesini isteyenler, savaşın yol açtığı yıkımdan en az risk alan ve yıkımın ardından en çok kazanç elde edebileceklerin belirli bir azınlık olduğunu belirtmeye gerek yok. Barış isteyenler, savaştan en çok zarar gören ve bedel ödeyenlerdir. Her bir savaşta uzuv kaybı yaşayanlar, yaralanan ve ölenler, savaşa karar veren politikacılar veya onları komuta eden generaller değil, asker ve masum vatandaşlardır. Öz oğlunu cephede şehit veren, Emirim Timur Han’a bin selâm olsun!

Bilgiyi, barışı, geleneği, mavi ihtilâl ile imparatorluk zihniyeti için savaşmaya mecbur kalan ve mücadele etmekten başka yolu olmayanlar çoğunlukta olmasına rağmen, savaştan çok barışı istiyor. Mağduru oldukları adaletsizliği sona erdirmek için devrimden başka bir yolu olmayanlar, sömürüldükleri, ezildikleri, horlandıkları, dışlandıkları hâlde ve azınlıklara karşı savaş anlamına gelse bile savaştan çok barışı teşvik ediyorlar. Bu defa parantez içinde değil, üstüne basa basa ifade etmeliyim ki, azınlıktan kastım, ekalliyeti ve inancı farklı olan zümreler değil, sömürgecileri temsil eden yöneticileri, üniversitelere hükmeden Yahudileri, ticaret üzerinden sömüren tefecileri, hiyerarşik silsileye aykırı davranarak ahlâkî eylemleri ilk sıraya yerleştiren “kör kılavuzlar” gibi haydutların olduğunu belirtmeliyim.

Ahalimizi, mazimizden ve ananevî geleneklerimizden kopartan çürük aydınlar zümresinin, dinî, siyasî ve diplomasi alanındaki izdüşümünün “kör kılavuzlar” olduğunu söyleyebilirim.

Kör kılavuzlar, ilke, hüküm, doktrinler hakkında ağızlarını açıp iki kelâm etmeyen bu soyu kuruyasıcalar, iş itikada göre tali yol, esasa göre usül hükmündeki ahlâkî eylemlere gelince gevezelikte sınır tanımadıklarını gözlemleyebiliriz. İlke ve hükümleri hiçe indirgemek olan bu durum, batı kıyımızdaki sapkın Protestanlık anlayışının doğu versiyonudur diyebiliriz.

Her husus ve her bir alanda lehte veya aleyhte konuştukları hâlde, hiçbir ilke ve hüküm odağı belirtmeyen “kör kılavuzlar” kendileriyle birlikte, kendilerini takip eden her bir insanı da uçuruma sürüklüyor. İskeletle zina eden rejimden nemalanan “kör kılavuzlar” hakikatle olan rabıtamızı kopartıyor, ulvî çabalarımızı baltalıyor, yaşadığımız felâketlerin müsebbibi olmaktan mutluluk duyuyorlar. Bu ahmak, bu şeşbeş, bu “kör kılavuzlar” aynı zamanda medeniyet yürüyüşümüzün engeli ve “mavi ihtilâl” anlayışını bulanıklaştıranlardır.

Takdir edersiniz ki, demokratik safsataların hüküm sürdüğü, elbiselerini ve kunduralarını değiştirmiş sömürgeciliğin devam ettiği, yerel ve uluslararası hukukun bulunmadığı harabe yıkıntıları arasında yaşıyoruz. Bu gerçekliğimize rağmen, “kör kılavuzlar”, sömürgecilerin inşa ettiği müesses nizâma düşman olan vatanperverlere itibar suikastı düzenler ve aynı zamanda ahalinin kulağına ve gözlerine sömürgeciler ile temsilcilerinin çıkarlarına hizmet edecek zehirlerini zerk ederler. Manipülasyon (hileli yönlendirme) hususunda iblise bile fötr çıkartan bu rezillerin, gammazlık, yanıltma, dümen çevirme, yalan, iftira, duygusal istismar, gözyaşı teşhirciliği ve kutsalları kemirme noktasında da kimse ellerine su dökemez.

“Kör kılavuzlar”, karmakarışık mekanizmaları kullanarak sömürgecilere düşman fert ve yapıların daha fazla gözetim altında tutulmasını sağlarlar. Sahte karşıtlık üzerinden, haklı tenkitte bulunanlarının seslerinin dikkate alınmamasını sağlamaya hizmet ederlerken, siyasî istikrasızlığı kışkırtmakla yumuşak darbecilik oyunları oynarlar. Hani demem o ki, bu alçaklar, bir kısım nefret söylemleriyle halkı birbirine kışkırtırken, arka odalarda ise emperyalizmin yumuşak darbeler ve pembe devrimlerle çıkar sağlamasına sebep olurlar. Gürcistan’da “Turuncu Devrim” veya mağrip bölgesinde başladığı ile kalan “Arap Baharı” gibi sunî ve sentetik askerî müdahalelerini bu kapsamda görebiliriz. Düşmana karşı burunlarından soluyan ve gözlerinden kıvılcım saça saça saldıranlara selâm olsun!

Tarih, ölü fikirlerin kendilerine özgü bir ivmeye sahip olduğuna ve belirli bir süre hayalet olarak kalsalar da “Ashabı Kehf” gibi, Lazarus gibi, Nevfel (r.a) gibi dirilebileceğine, canlanabileceğine ve yürüyebileceğine şahittir. Günümüze geldiğimizde kutuplaşmanın arttığını, hasımlığın düşmanlaştığını, politikanın özsuyu olan nefret söyleminin etkisiyle düzen değişimi çığlıklarının arttığını işitebiliriz. Hür insanlar, rejimin genetiğinden gelen dış müdahaleleri meşrulaştıran anlayışı reddediyor. Hür insanlar, rejimin biricik gerçeğinin “yalan” olduğunun farkında. Hür insanlar, aziz Türk milletinin hürriyeti için ihtilâle girişen ve Çin sarayını basan Kürşat ile kırk çerisinin aziz ruhlarının Anadolu topraklarında dolaştığını hissedebiliyor ve sezebiliyor. Yuvarlak laflara, kaçamak sözlere, muğlak ifade kalıplarına ve laf ebeliğine kaçmadan açıkça söylemek ve kabûl etmek gerekir ki, bugün iki sistemden söz edebiliriz: Başyücelik ve Siyonizm. Birincisi “mutlak hakikat” emrindeki kurmay subay mevkiinde iken, ikincisinin de İblisin yamağı hükmünde olduğunu unutmayalım. Bunların dışında kalan “çok kutupluluk” ve benzeri görüşler, iki sistemden hangisine yakın ise ona göre değerlendirilerek yakınlaşılır veya uzaklaşılır.

Müesses nizâmın temelleri çatırdıyor, çatısı çöküyor, harabe duvarları yıkılıyor ve rutubetli odalarını yosun tutuyor. Sahte düşmanlık üzerinden İsrail ile olan bağlarını güçlendirmeye çalışan ve aynı zamanda sağ ve sol güçleriyle de sömürgeciliği meşrulaştırmaya çalışan müesses nizâmın çabalarının farkındayız. Susturma girişimlerinin akademik argümanların çok, çok ötesine geçtiğinin farkındayız. Kör kılavuzlar ve avenelerinin, tasmalarının serbest bırakıldığının farkındayız. Yaklaşan kasırgaya rağmen, insanların uyurgezer gibi yürüme alışkanlıklarını değiştirmediklerinin farkındayız. Hani demem o ki, aleyhimize olan şartlara rağmen, lütûf beklemiyor, rica etmiyor, istirham etmiyor, yalvarmıyoruz; Adalet istiyoruz. Adalet için de “Başyücelik” yolunda Mavi İhtilâl’in yollarını döşemeye mecbur ve mahkûm olduğumuza inanıyorum…

Sahi ya, Mukaddes İhtiyar, “Mavi” için ne diyordu?

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin