İLİM, İRFAN VE HİKMET ÖLÇÜLERİNDEN GÜNÜMÜZ İNSANININ HÂLİ

Modern çağın bilgi sarhoşluğunda, hakikati unutan insanın portresi

Adnan Demir

Giriş: Bilgi Çağında Cehaletin Yeni Şekli

Çağımız “bilgi çağı” olarak anılıyor. Bilginin saniyeler içinde üretildiği, yayıldığı, tüketildiği bir dönemdeyiz. Ancak bu bolluğun ortasında bir garip açlık hissi var: hakikat açlığı. İnsanoğlu hiç olmadığı kadar “bilgili”, ama hiç olmadığı kadar yönsüz ve yalnız.

Bu durum sadece teknolojinin veya siyasetin değil, ilim, irfan ve hikmet dengemizin bozulmasının bir sonucudur. Salih Mirzabeyoğlu’nun Marifetname’deki ifadesiyle, “Marifet ve irfanın, ‘bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemâl’ mânâsı, işin istidat ve çaba hâlinde, iç ve dış beraberliğinde zuhurudur.” Bu denge bozulunca, bolluk açlığa dönüşür.

İlim: Bilginin Hakikatten Kopuşu
Bir zamanlar “ilim”, eşyayı Allah’ın isimleriyle tanımanın yolu idi. Bugün ise bilgi, “anlam”dan kopmuş bir veri yığınına dönüştü. Modern bilim, hakikati değil, kudreti arıyor. Bilgi artık kalbi besleyen bir nur değil, sistemi besleyen bir enerji.Türk insanı açısından da ilim, giderek şeklî bir kimliğe büründü. Ünvanlar arttı ama mütefekkirler azaldı. Ezber, tefekkürün yerini aldı; diploma, idrakin önüne geçti. İlim, “niçin?” sorusunu kaybedince, insan da yönünü kaybetti. Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti’ndeki yorumuyla, “Okumaktan maksat ilim değil yalnızca; aynı zamanda irfan, aynı zamanda hikmettir. İlim, bilme; irfan, bilme ile yoğrulmuş kalp; hikmet ise ikisinin ilâhî mizanı.” Bu kopuş, tam da bu üçlüyü parçalayan bir enkazdır.

İrfan: Kalbin Bilgisinin Kayboluşu
İrfan, bilginin kalpte yoğrulmuş hâlidir. Ama kalp artık, nefsin sesleriyle dolu bir pazara dönüştü. Dijital çağ, insanın iç dünyasını sessizliğinden kopardı; her şey dışa taştı, derinlik yüzeyselliğe kurban gitti.Türk insanı bir zamanlar “irfan medeniyeti”nin temsilcisiydi. Bu medeniyet, hem aklı hem kalbi birlikte yoğurmayı bilirdi. Bugün ise irfanın yerini ritüeller, sloganlar, alışkanlıklar aldı. Din yaşanır olmaktan çıkıp, gösterilir hâle geldi. Kültür, folklorik bir süs; ahlak, sosyal bir imaj olarak kaldı. Salih Mirzabeyoğlu’nun Ölüm Odasında işaret ettiği gibi, “Aynı ebcedle, Daniş: Bilgi, ilim, biliş, irfan” – irfan, bilginin kalpteki yankısıdır, ama bugün bu yankı slogan gürültüsünde kayboluyor. Kalp pazarı, irfanı nefis cehennemine çevirdi.

Hikmet: Eşyayı Allah’ın Ölçüsüyle Görmek.
Hikmet, hem ilmin hem irfanın kemâlidir. Eşyaya, hadiselere ve insana ilâhî bir mizanla bakabilmektir. Bugünün insanı eşyayı “nasıl” bilir ama “niçin” bilmez. Oysa hikmet, “nasıl”ın değil “niçin”in cevabıdır. Türk toplumunun tarihinde hikmet, devletin ruhu, sanatın nefesi, insanın ahlâkıydı. Fakat modern zaman, hikmeti felsefeyle karıştırdı, sonra da faydacılıkla boğdu. Artık hikmet ehli kişiler “eski kafa” sayılıyor, oysa onlar geleceğin gerçek yol haritasını taşıyorlardı. Mirzabeyoğlu’nun Başyücelik Devleti’ndeki vurgusuyla, “Bedenin rızkı besinler; aklın rızkı ilim, irfan ve hikmet; kalbin rızkı sevgi, şefkat merhamet; ruhun rızkı ise iman, takva, taat ve teslimiyettir.” Hikmet, bu rızkın zirvesidir; ama faydacılıkla aç bırakıldı.

Sonuç: Bilgi Var, Fikir Yok; Kalp Var, Derinlik Yok

Günümüz insanı ve özelde Türk toplumu, bilgiyle dolu ama idrakten yoksun bir hâlde. İlimde şekil, irfanda yüzeysellik, hikmette boşluk hâkim. İnsanın kendini bilme cehdi, yerini “benlik inşası”na bıraktı. Hâlbuki yeniden diriliş, bu üç ölçünün yeniden birliğinden geçiyor: İlim, aklın nurudur; irfan, kalbin idraki; hikmet, ikisinin Allah’a yönelmiş hâlidir. Mirzabeyoğlu’nun Münşeat’teki duasıyla, “Senin bir faziletin varsa ‘değer ilim irfan meziyet kemâl imân kerem yardım marifet’.” Bu dengeyi kurabilen toplum, sadece güçlü değil; hakikatli olur. Ve belki o zaman, insanlık yeniden insan olur. Bu dirilişin en saf feryadı, Necip Fazıl’ın Çile şiirinde yankılanır: Modern enkazın ortasında, ilim-irfan-hikmet üçlüsünün susuz çilesini, ilâhî mizanın nuruyla taçlandıran o ebedî dua gibi, hakikat yolcusuna bir meşale tutar; okuyalım ki, çilemiz hikmete dönsün.

Necip Fazıl Kısakürek – Çile

Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde…

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna “yok”un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikâmet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci kat gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, kaatillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle…

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

Lûgat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mâverâ dede.
Yandı sırça saray, ilâhî yapı,
Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimarî, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni âhenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin