SES SARMAŞIĞI

Burhan Halit KOŞAN

Yazıyor muyum, yoksa dinliyor muyum? Dinlediğimi işitiyor muyum? İşittiğimde, harflere mi, kelimelere mi, cümleye mi, mânâya mı, diyalektiğe mi, yoksa sese mi odaklanıyorum?

Rütbe hiyerarşisinde yazı mı üstündür, yoksa ses mi? Ses, insanın ne olduğunu veya ne olmadığını ele verir mi? Ses, zaferin veya hezimetin müsebbibi olabilir mi? Yazı grameri olduğu gibi, sesin de grameri var mıdır?

Hür insan, emperyalizmin, Siyonizm’in, müstemlekenin, mandacılığın ve müesses nizâmın dilini konuşmaz. Hür insan, çürümeyen, solmayan, pörsümeyen, eskimeyen, paslanmayan hakikatin parametrelerine göre şekillendirir ve dillendirir. Hür insan, direnişin dilini konuşur, direnişin gramerine göre yazmaya ve çizmeye ceht eder. Hür insan, ufku ve tekâmül anlayışıyla hareket etmediği takdirde “kaba softa-ham yobaz” veya “donma” kategorisine gireceğini bildiği için, bir gününü bir gününe eş geçirmekten kaçınmaya çabalar. Hür insan, dünyevî alanlarda, yani fizik, riyaziye, kimya, biyoloji, astronomi gibi yatay alanlarda mini minnacık da olsa mesafe almaya ve aynı zamanda tasavvuf, hikmet, eskatoloji (öte âlem bilgisi), metafizik, feraset, rızık gibi dikey alanlarda ise gıdım gıdım da olsa şuurunu inşa etme güzergâhını kat eder…

Sevenlere selâm olsun!

Parya olmaktan kurtulmamızın ve kölelik prangalarını kırmamızın ilk adımının kelimelere ve kavramlara aşina olmamızdan geçtiği kanaatindeyim Kelime ve kavramların mânâsı ile etimolojik kökenini bilmemiz bile lisâna olan hâkimiyetimizin göstergesi değil, dil denizinin sahilinde yürümemizin alametifarikasıdır. Lügavî mânâ ve anlam önemli olmakla birlikte kategorilerin çitine hapsetmeden, tarihî süreçte aldıkları mânâ ve anlamlarını sorgulama perspektifinin çok çok ötesine uzanan bir bakış açısıyla değerlendirebilme, düşünebilme ve tefekkür edebilme aşamasına geçebilmeliyiz…

Sevilenlere selâm olsun!

Evet, başımızdaki aklın aciz ve çaresiz kaldığı bu üst aşama, tasavvufî hakikat anlayışıdır.

Beşer tarihi var edildiği ândan itibaren, ilahi geleneğin menşei olan Türkistan başta olmak üzere, geleneksel doğu ülkeleri ve insanlarının bu hakikat anlayışına göre veya zannıyla hareket ettiğini söyleyebilirim. Hakikate ermemizi, gerçeği kavramımızı sağlayan biricik unsur, dil, yani lisandır. Evet, turfanda gözbebeklerimizin, yepyeni kulaklarımızın olabilmesi ve sonsuz hazinelerimizi keşfedebilmemizin biricik yolu da Türkçe lisanımızı öğrenmemizden geçer. Lisanımızı öğrenme fedakârlığımız “ben”i “biz”e dönüştüren ama aynı zamanda “ben”i yok etmeyen, yani insan şahsiyetini ve karakterini inşa eden, ihya eden, irşat eden biricik unsur lisandır. Bununla birlikte insanı olgunlaştıran, agorada kendini görünür kılabilme cesaretini aşılayan olgunun da dil olduğunu da belirtmeliyim.

Kurşun kelimeler yerine şifa dağıtan kelimeleri, edepsiz ve transparan sözler yerine iffetli ifadeleri, taciz ve tecavüze yeltenen kelimeler yerine şefkatli ve hoşgörülü kelimeleri ve benzerlerini kullanmaya itina göstermeliyiz. Hakikat merdiveninin fizikî izdüşümü olan yazı, rütbe sıralamasında erat hükmündedir. Teğmeni “ses”, kurmay subayı “hâl”, zirvesinin ise “harfsiz ve kelimesiz” konuşabilen “sadık âşıklar” zümresinden müteşekkil olduğunu ifşa edebiliriz.

Dervişlere, divanelere, sohbet ehline, tövbekârlara selâm olsun!

Ses ve yazı arasında nüans farkı değil, arz ve arş kadar fark vardır. Nefes, yani kendini ifade eden ses, anlam ve mânâya en yakın olduğu gibi, aynı zamanda anlam ve mânânın sütunudur da diyebiliriz. Nereden, nasıl bakarsanız bakın, düşünce ve tefekkür alanlarında üretilen “anlam” ile yakın olan yazı değil, anlamı derleyen, toparlayan ve ifade eden nefes, yani “ses” öznesidir. Yazı, metin, “ses” öznesine göre ikinci bir olgu olduğu için nefesin transkripsiyonu, işaret zarfı ve temsilcisi hükmündedir diyebiliriz. Tasavvuf ekonomisinde yazı, bir lüzuma tekâbül etmediği takdirde “ses”e nisbetle israf, savurganlık, müsriflik ve süflî sefahatten başka bir şey değildir… “Bıçağa gelmeyen kurban değil, murdar olur”…

İşaret zarfı, yani yazı ile ses, aynı madalyonun iki yüzü gibi olsalar bile, doğası gereği her zaman gösterilen (yazı) ile gösteren (ses) arasında bir ayırımın, bir farklılığın göstergesidir.

Ses ile varlığın, ses ile anlamın, ses ile mânânın doğrudan doğruya bir rabıtası olduğu için, ses, yazılı metne göre anlam ve mânâya çok daha yakındır. Ses, görünmezlik pelerinine büründüğü takdirde vekili olan yazıyı görevlendirebilir veya onu da azledebilir.

Rütbe hiyerarşisinde “ses” üst ve “yazı” asttır. Kutsal kitabımız Kur’ân’ın kitap değil, hitap olarak indirilmesi bile “ses, İlâhî ses” öznesinin yazıya göre daha muteber olduğuna kâfi bir delil olsa gerek. Ve iz, ışıltı, kişinin kalbinde bir ânda bulduğu mânâlarına gelen “ilham” veya Kumandanımızın, “Allah’ın tatlı fısıltıları” olarak tarif ettiği “vicdan” olgusunda dikkat etmemiz gereken noktanın görüntü yazı değil, “ses” olduğu malûmunuzdur. Bütün bunlarla birlikte küresel bir kabullenme ve ittifak olmasa da genel olarak görme duyusunun yanılma tarafından beslenmesine nazaran, işitme duyusunun fizikî bedenin ötesindeki gerçeğe ve nihaî anlam ve mânâya erişebildiği görüşü ağırlıktadır. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, işitmek ilâhî mesajı almanın ayrıcalıklı yolu olduğu gibi, işitmek bir liyakat meselesidir ve görmek ise bir ödül veyahut ibret alma meselesidir.

İşitenler, yani ibret alanlar, ilham ile rabıtası olanlar, yazı duvarının çitini aşanlar, anlamın ve mânânın ötesine geçenler, Allah’ın sünnetindeki kurbanlık koçtur. Yazı, sesin diplomatı olduğu gibi, rakamlarda aslında sayıların kendileri değil, diplomatlarıdır. Numune verecek olursam, “4” sayısının kendisi bizatihi “dörtgen” iken, “4” rakamı ise diplomatı hükmündedir.

Aynı şekilde “köpek” kelimesi varlığın kendisi değil, temsilcisi olduğu için bu kelimenin bir kişiyi bile ısırdığını, havladığını, ürküttüğünü ve tedirgin ettiğini kimse söyleyemez.

Hariciyenin hainleri gibi, sesin diplomatları olan harf ve kelimeler, rakamların diplomatları olan sayılar veya elementlerin diplomatı olan kodlar da şahsiyetsiz, karaktersiz omurgasız yapıları gereğince ikircikli davranmak üzerine hareket etmeyi marifet, sânât diye pazarlar. Diplomatlar, eşya ve hadiseleri iki yönlü değerlendirmeye endeksli oldukları için doğaları gereği aynı ânda hem saf hem katışık, beyaz ve siyah, sağ ve sol, uhrevî ve beşerî görüntü verirler. Bu durum bir müddet sonra ikiliği ihlâl edici bir yönelmeye sebep olur ki, “tersine çevirme” ve “süfliyi yüceltme” batağına sürüklenir ve kendisini takip edeni de batağa çeker. Hani demem o ki, her bir alanın diplomatı, mukaddes olanı kutsallıktan çıkarma ve dünyevî olanları, süflî olanı, fanî olanı kutsallaştırma sapkınlığına duçar olur. Mânâ tezahür etmez ise maddenin tacizine ve haraç almasına maruz kalınır ve bir müddet sonra tecavüzünden eşya ve hadiseleri zıddıyla birlikte düşünme anlayışıyla, iki veya çok yönlü değerlendirme yapma arasında nüans farkı değil, buut farkı vardır. Çıkış ve varış noktaları apayrı olduğu gibi, ikametgâhları, diyalektikleri ve güzergâhlarının da birbirlerinden tamamen ayrı, apayrı olduğunu belirtmeye mecburum. Eşya ve hadiseleri zıddıyla düşünme anlayışında kendini adamak, inanmışlık, fedakârlık ve feragat vardır.

İki yönlü değerlendirme ise süflî nefsinin nereden nemalanabileceğinin hesaplaması, menfaat temini, çıkar elde etmek ve modern dünyanın murdarlığına bulaşmaktan başka bir şey değildir.

Sesin diplomatı olan harf ve kelimelerin dillendirildiği edebiyat sahasının aristokratı veya kurmay subayı şiirdir. Şiirin dekoratif sanatıyla yaptığı izdivaçtan doğan çocuğu “kaligram” tarzının ve kaligrafi alanındaki “kûfî” tekniklerinin de yazım tarzının beyzadeleri olduğunu belirtebiliriz. Özellikle ve özellikle Kumandanımızı, Kaligram tekniğiyle dillendiremediğimiz için, her birimiz başımızı eğelim ve mahcubiyet duyalım. Kendi adıma bu mahcubiyetimi şiire değineyim de Allah’tan affımı umabileyim…

Emirim Timur Han’a bin selâm olsun!

ŞİİR, BİR MEDENİYETİN ÇEKİRDEĞİDİR.

Edebiyat sahasının zirvesi olan şiir, hakiki şiir, mâneviyat yurduna girebilmenin pasaportu hükmündedir. Şiir, hakiki bir şiirde kelime uyumu, ses uyumu, inşa uyumu, görsel uyumu, okunma uyumu, tipografi, ritim, gönderme, kodlama, ses taklidi, soru duvarları inşa etmesi, sohbet iklimi, aksiyona davet eden tekrarlar, ilâhî bir ilkenin aşılanması ve batılın uzantısı olan bir şeylerin tasfiyesi gibi keyfiyetleri bünyesinde barındırır. Şiirin anatomisine ait bu ve benzeri keyfiyetler anlaşılmadığı sürece teşbih gibi, mecaz gibi, kafiye gibi kemiyete ait söz sanatları illüzyondan başka bir şey değildir.

Şiir, hakiki şiirler mâneviyat yurduna uçmanın kanatlarını bahşeder. Soru duvarından eğri taşın çıkarıldığı gibi, soru duvarı inşasıyla insanların doğru bildiği yanlışlarını muhakeme edeceklerini, vicdanları ile baş başa kalacağını ve uyanacaklarını söylemem kehanet değil doğal bir sürecin neticesidir. Hani demem o ki, soru duvarı ören hakiki şiirler, insanların zihin dünyasındaki safra taşlarını atan zerdeçal ve belleklerindeki tufeyli görüşleri kazıyan bisturi hükmündedir.

1071 yılında Kudüs’ü fetheden Atsız Ata’ya selâm olsun!

Metnin zirvesi olan şiir, hakiki şiir, tasavvufu idrak edebilmenin hece kitabı hükmündedir. Takdir edersiniz ki, tasavvuf, insanın zihniyetini, düşüncelerini, diyalektiğini, algılarını ve tenini, mâneviyatın maddî olmayan değerlerine tâbi kılan ve erdemler sistemine mutabık olmaya teşvik eden ilâhî gelenektir. Hani demem o ki, insanların geneli, “zengin” kelimesini işittiğinde akıllarına “para, emlak, şatafat, lüks yaşam, yat, deniz, tatil” gibi dünyevi objeler ve hedonist yaşama ait vakalar gelir. Tasavvuf terbiyesi alan biri ise “zengin” kelimesini işittiğinde “ahlâk, fazilet, cesaret, tevazu, ikram, kibar, nazik, naif, merhamet ve şefkat” gibi erdemlerin kendisinde bulunup bulunmadığını sorgulamaya başlar ve mahcubiyet duyar.

Hakikatin müptelası olanların benimsediği şiir, hakiki şiir, kör edici müzik belâsından korur.

Kör edici müzik derken, “Caz” müziği gibi bayağılığı yücelten, adiliğe sürükleyen süflî müzik tarzlarını kastettiğimin bilinmesini isterim. Şiir ve müzik, kuantum alanındaki fotonlar gibi hem aynı hem ayrı, hem derleyen hem dağıtan, hem vahdet hem kesret barındıran vasıf ve özellikleriyle dikkate şayan olduklarını belirtmeliyim. Evet, kelimeler arasındaki ahengin bulunması mecburiyeti gibi, müzikte de notaların ritim uyumu olması elzemdir. Bu iki sanat dalının unsurları birbirlerinin izdüşümleridir. Şiirdeki harf ve hecelerin müzikteki izdüşümü notalardır. Şiirdeki kelimeler arasındaki tipografi (tasarım) uyumunun müzikteki izdüşümü ritimdir. Şiirdeki kıtaların müzikteki izdüşümü müzikteki bölüme denk gelir. Şiir ve hakiki bir şiirin dizeleri de notalara ve sese döküldüğü ândan itibaren “ses” öznesinin gölgesinde kalır. Notaların tasfiye ettiği kelimeler, adeta notaların içinde eriyen şeker durumuna düşer.

Müzikte nasıl ki, “tiz ses” ve “pes ses” olduğu gibi, şiirde, hakiki şiirlerde de düşük sesle okunması gereken dizeler ve yüksek ses ile okunmak üzere tasarlanan dizelerin olduğunu ifşa edebilirim. Şiir, hakiki şiirin nihai noktası, sessizlik çölünü geçmek, suskunluk dağını aşmak ve bedenin sessiz diline ulaşarak, “hâl, amel, aksiyon ve şehadet” diline varmak içindir.

Hafız! Hafız! Dede Efendi, Itrî ve Yıldırım Gürses’i rahmet ile yad edelim!

Yazının grameri olduğu gibi, “ses” öznemizin de hem ulvî hem süflî gramerinin olduğunu söylemeliyim. Ve “ses” öznesinin gramerine malik olanlar muhatabının ne olduğunu veya ne olmadığını da hemencecik anlayıverirler. Şiir dizelerinde “ses taklidi” kullanılan yerlerin hepsinde “konuşma dili” kullanılırken diğer alanlarda alfabetik harfler kullanılır. Kalburüstü şairler, konuşulan dilin tecrübe dünyasında müşterek bilinen bir ses olduğunu bildikleri için, bu sesi birebir taklit ederler. Kapı çalınma taklidini: “Tak, tak, tak” yazmak gibi, haykırış, inilti, maço tavır, çaresizlik, alaycılık, istihza, had bildirme hususlarında da ya birebir “ses taklidi” veya gramerin “!”, “?”, “………” İşaretleri ile “sembol sayılar” kullanılır.

Takdir edersiniz ki, şiir, hakiki şiirler ilâhî ilkeler temelinde yükselme mecburiyetinde olduğu gibi, aynı zamanda saf kalpten sızan ve ruhun imbiğinden geçen dizelerden müteşekkildir.

Evet, hakiki şiirin medeniyetini inşan eden Selçuklular ve Osmanlı İmparatorluğuna göz kırptığımız takdirde her birinin çekirdeğinde de şiir senfonilerinin bulunduğunu görebiliriz. Bu medeniyet imparatorluklarımızın çekirdeğinde şiir, bu şiirlerinin çekirdeğinde de kutsal kitabımızın içindeki ayetler ile hadislere hizmetkârlık veya yansımaları vardı.

Şiirin medeniyetini inşa eden İmparatorluklarımız yeryüzünde “kural koyucu” özellikleriyle âleme nizâm verirken, hakiki şiirin son temsilcileri olan Üstad ile Kumandanımıza hayatı zindan eden, işkence eden ve her türlü zulmü reva gören müesses nizâmın bir medeniyet tasavvuru olmadığı gibi, müziği caz, şiiriyle de örfümüze ve mukaddesatımıza karşı savaş açtığını görebiliriz. Şiirin merkezine “ahbes”i yerleştirmesi ve ikonik boyut olarak ilân etmesi bile “ilâhî ilkeler” ile örfümüze meydan okuduğunun alâmetifarikasıdır.

Müesses nizâm, vahşetini, işkencesini, tafralı hayallerini gerçek zannetse de bir elimizde Yesevî Atamızın, Derviş Yunus’un, Üstad ile Kumandanımızın şiirleri olduğuna göre, direniş devam ediyor ve direnişin ardı yağmurdur.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin