Kiev: Rus Tankları Sınır Cephesini aştı !

Alman basınında çıkan haberlere göre, Kiew’den gelen açıklama, 30 Rus Tankının sınır cephesini geçerek Ukranya’ya giriş yaptığı yönünde. Rusya’nın, 30 Rus Tankının Ukranya sınırından giriş yaptığı yönünde ki haberleri, Kiew yönetiminin bir Provakasyonu olarak yalanladığı iddia edilsede, NATO’nun, bu harekete karşılık olarak büyük bir manevra planlandığı bildirilmesi büyük bir tedirginliğe yol açtı. Bir NATO Sözcüsü, eş zamanlı bir açıklama yaparak, Ukranya sınırında onbinlerce Askerin büyük bir manevraya hazır olduğunu söyledi. Alman NATO Generali Hans-Lothar Domröse ise “Şimdiye kadar NATO olarak 25.000 ila 40.000 Asker ile Batı Ülkelerinde büyük manevralar gerçekleştirdik. İnanıyorum ki yakın bir gelecekte böyle büyük bir manevrayı Doğu Avrupa ve Baltık Ülkelerinde de gerçekleştireceğiz” diye açıklamalarda bulunarak Ukranya’ya atıfda bulundu. Alman ve diğer Avrupalı NATO Ülkelerinin Halkları, bu taze haberle birlikte, tekrar panik ve korkuyla gelişmeleri izliyor. Hatırlanacağı üzere gectiğimiz günlerde Rus Savaş Uçaklarının, Avrupa NATO Ülkerini yoklamasıyla Avrupa’nın bazı bölgelerinde Halk panik halinde sığınaklara kaçışmıştı. Gelişmeleri yakından takip ediyoruz. ADIMLAR AVRUPA

Ortadoğu’da Gelinen Durum ve Dünyayı Bekleyenler

Esselâmü aleyküm. Nasılsınız? (Av. Güven Yılmaz, iyi olduğunu söylüyor, Carlos’a kendisinin nasıl olduğunu soruyor.) İyiyim, teşekkür ederim. Dün bir dergi geldi. Hani yeni çıkan, ilk sayısı çıkan dergi: ADIMLAR. Ortak dostumuz, sizin de meslekdaşınız Ahmed Arslan’ın Rimbaud hakkındaki bir makalesini gördüm orada. Rimbaud’u sevmesi güzel. Benim için hangi haberleriniz var? (Av. Yılmaz, yeni bir gelişme olmadığını; aynı durumların devam ettiğini söylüyor.) Peki Kumandan Mirzabeyoğlu? (Av. Yılmaz, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun çok iyi olduğunu söylüyor.) Allah yardımcısı olsun. Bana soracağınız herhangi bir soru var mı? (Av. Yılmaz, sorusu olmadığını; dilediği konu hakkında konuşabileceğini söylüyor Carlos’a.) Önce Venezüella ile başlamak üzere, birkaç mevzu hakkında konuşmak istiyorum bugün: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Venezüella’yı iki yıllığına “Güvenlik Konseyi”ne seçti. “Veto hakkı” bulunan beş daimi üyeden ayrı olarak, Venezüella’nın Güvenlik Konseyi’nde böyle bir hakkı bulunmayan “geçici üye” koltuklarından birine seçilmesi ilk defa oluyor. Üstelik bu çerçevede çok acayib bir şey oldu ve gizli oylama yapılmasına rağmen, 10 çekimser ve 1 karşı oya mukabil, kalan 181 oyun tamamını alarak seçildi Venezüella! İki anlama gelebilir bu: Ya Venezüella’nın destekçisi çok sayıda ülke vardır veya Venezüella da acaba ABD ve diğerlerinin oyununda figüran olur mu şeklinde bir yoklamadır bu yaşananlar. Ardında ne olduğunu göreceğiz. Ancak tabiî ki ümidim, bunun kötü değil, iyi bir gelişme olduğudur. Mesele çok net değil henüz. Olumsuz yaklaşmak istemiyorum; bu yüzden “iyi bir haber” olduğunu umuyorum. Ancak şu da var ki, Venezüella’ya karşı olan birçok ülkenin kalkıp Venezüella’nın seçilmesi istikametinde oy kullanması çok tuhaf. Oyların çoğunluğunun Venezüella lehine çıkması normaldir; bunu anlayabilirim. Fakat, aleyhte tek bir oya karşılık, neredeyse oyların tamamının Venezüella’nın lehine çıkması çok acayib. Neler olduğunu da çok merak ediyorum bu yüzden. Ne olursa olsun, olumlu yaklaşmak istiyorum. Herşeyin en iyisini ümid edelim, ama en kötüsü için de hazır olalım. Venezüella demişken; kendi davam çerçevesinde birşeyler olacak, bir haber gelecek diye bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum, ama hiçbir haber geldiği yok. Sizin gibi, -meselâ- Beyrut’taki avukatlarım da bir haber bekliyor ama nâfile. İşler vakit alır diyelim, neler dönüyor bilmiyorum, ancak bunlar hiç de iyiye işaret değil; çok kötüye işaret. Bu kadar küçük bir iş bile yapılamıyorsa, ülke için çok daha önemli işler nasıl yapılabilir acaba? Asıl merak ettiğim de bu. Her neyse… Biraz da Türkiye, Suriye, Irak ve Kürtlerin durumu hakkında konuşmak istiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan, [Suriye’nin kuzeyindeki Kobani şehrinde PKK yanlısı Kürtlerle “İslâm Devleti” cihadçıları arasında devam eden çatışmaya Kürtler safında iştirak etmek üzere] 200 peşmergenin Türkiye Cumhuriyeti topraklarından Kobani’ye geçmesini kabul ettiklerini açıkladı. Irak’ın kuzeyinde –resmî rakamlara göre- 100 binden fazla peşmergenin bulunduğu düşünülürse, bu sayı çok gülünç. Sadece 200’üne izin veriliyor. PKK’nın Türkiye’den önce Suriye’de kurulduğu malûm ve örgütü kuran Kürtlerin ilk günden bugüne Irak Kürdistanı’ndaki Kürtlerle bir çeşit soğuk savaş içerisinde olduğu da biliniyor. Derken, peşmergeler kendi Kürdistan sınırlarındaki DAİŞ’in [Irak ve Şam İslâm Devleti] ilerleyişini durdurmak üzere harekete geçiyor ve Kobani’de PKK yanlılarıyla cihadçılar arasında zaten süren savaşa da –PKK yanlıları kendi öz güçleriyle DAİŞ’e üstünlük sağlayamadıkları için- ayrıca dahil olarak askerî birlik gönderiyorlar. Peki kaç kişiden oluşuyor Kobani’ye gidecek bu birlik? Sadece 200! Türkiye bu kadarına izin veriyor çünkü. Kötü bir komedi diye buna denir. Şayet insanların Kobani’ye gelmesine izin verecekseniz, daha fazlasına izin verir, sayı sınırı da koymazsınız. Diğer yandan, Iraklı peşmergeler, Türkiye’deki mevcut hükümete tehlike teşkil etmiyor. Aksine, müttefiktir onlar. Demek ki korkulan veya plânlanan başka bir şey var burada. Öbür türlü, 200 peşmerge gönderme hâdisesi tam bir komedidir. Ya peşmerge Kobani’yi savunmak için aslında adam göndermek istemiyor veya hâlâ marksist-leninist Kürtlerin elinde olan o bölgeye sızıp oraları kontrol etmek üzere, NATO ülkeleri –özellikle ABD- tarafından hazırlanmış bazı adamlar gönderilecek Kobani’ye. Orada tam olarak neler oluyor bilmiyorum. Uzaktan bilmek de zor. Hattâ Türkiye’den bile bunları bilmek zor. Her ne olursa olsun, bu görünüşte absürd duruma bakarak aldanmamak gerekiyor. Ne de olsa Barzanîler gibi feodal beylerin, yüzyıllara dayanan, uzun, çok uzun bir tecrübeleri var ve bir şey yapıyorlarsa şayet, ne yaptıklarını biliyorlardır. Bu bakımdan, 200 adam göndermek gibi bir komedinin ardında ne yatıyor, gerçekten bilmek isterdim. Bu gönderilecek insanlar, gerçek Kürt milliyetçileri midir, yoksa Amerikan ajanları mı, bilemiyorum. Tuhaf şeyler… Netice olarak, tüm bu olan bitenlerin bedelini, kan, yıkım ve çile olarak; bombardıman altında artık okula gidemeyen çocuklarıyla yahut sınırın Türkiye tarafındaki mülteci kamplarındaki  insanlarıyla, bölge ülkelerinin halkları ödeyecektir. Çok üzgünüm bu yüzden. Oysa barış içinde birlikte yaşayabilirdi bu bölgenin insanları. Ne var ki, bir hiç uğruna ve binler hâlinde birbirlerini katlediyorlar şu ân. Yine, cihadçılar da kazanamayacaktır bu savaşı. Herkes –ki buradaki “herkes”ten kasdım insanlar değil; hükümetleri, devlet güçlerini kastediyorum- onlara karşı çünkü. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki tüm o yozlaşmış rejimleri yıkacaklarından korkuluyor.  Bu devrimci İslâmcı örnek, dünyadaki çok sayıda insanı korkutuyor. Bilemiyorum, ancak çok kötü bir his var içimde. Evet, sadece insanlar acı çekecek, üzerlerine giyecek birşeyleri bile olmaksızın birçoğu mülteci olacak, kalanları ise ölmeyi bekleyecek. Ölmeyi bekleyecekler, çünkü kendilerinden çok daha eğitimli, aynı şekilde, peşmergeden bile daha tecrübelidir DAİŞ savaşçıları. Denildiği gibi; en iyisini ümid edelim, ama en kötüsüne de hazır olalım. (Carlos, sözünün burasında, Fransa’daki güya “de Gaulle’cü” UNP partisine lider olmak için, eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin bir kampanya başlattığını söylüyor. Ancak bu partinin artık vatansever “de Gaulle’cü” anlayışla bir alâkalarının kalmadığını, ne içte Fransa’nın çıkarlarını herşeyin üstünde tuttuklarını ne de dışta uluslararası plânda her ülkeyle iyi diplomatik ilişkiler kurduklarını vurguluyor.) ABD, Irak’ı bombalayıp insanları öldürüyor ve bu müdahalesinin meşruiyetini mevcut Irak hükümetine dayandırıyor. Fakat böyle bir hakları yok, çünkü mevcut Irak hükümetinin halk çoğunluğu katında bir meşruiyeti yok, kendilerini bu ajan hükümet içerisinde temsil ediliyor görmüyor insanlar. Kaldı ki, Irak başbakanının değişmiş olması, bu yeni başbakanın ABD işgal güçleri tarafından oraya yerleştirilmediği anlamına da gelmiyor. Zaten Amerikan işgal güçleri, eskisi kadar olmasa bile, hâlâ Irak içindedir; Irak’ta –saldırı ve bombardımanlarını yürüttükleri- tesisleri ve özel kuvvetleri var hâlâ. Diğer tarafta, Suriye’ye de saldırıyor işgal güçleri. Suriye hükümeti ise “bırakın yapsınlar!” diyor, çünkü Şam hükümetinin en tehlikeli düşmanları öldürülüyor bu saldırılarda. Ne olursa olsun, alınmış herhangi bir uluslararası karar olmadığı için, uluslararası hukuka göre de “kanundışı”dır bu saldırılar. Buna rağmen devam ediyor. Absürdlük öbür tarafta da da devam ediyor. El-Cezire televizyonunun haberlerinde gördüm: Rakka’da [“İslâm Devleti”nin üslendiği Suriye şehri] birkaç düzine Suriye ordusu askeri –öyle general de değil, basit er!- kafaları baltayla kesilerek öldürülüyor ve caddelerde halka teşhir ediliyordu. Çok acayib, çok zalimce bir hâdise. Böyle bir aşırılık uygulayarak, -ki cihadçıların hepsinin ille de kötü olduğu anlamına gelmiyor bu; Arab milliyetçisi Baasçılar gibi, savaşanların çoğunluğu kendilerini bu cihadçı kisvesiyle perdeliyor sonuçta- ABD’nin empoze ettiği Irak hükümetine karşı direnenleri lekeliyorlar. Kafaları kesilenler, işledikleri suçların cezasını çeken hain bakanlık yetkilileri değil ki; ülkenin her yanında rastlayabileceğiniz, sokaktaki basit insanlar bunlar. Böyle olunca, mevcut Irak ve Suriye topraklarında yaşayan insanları daha fazla çile ve daha fazla yıkım bekliyor ki, acaba diyorum, Amerikalılar ve NATO bu “problem”i gerçekten bitirmek mi istiyor, yoksa mümkün olduğunca uzatarak, bunu İsrail’i dış saldırılardan korumanın bir yolu olarak mı görüyor? Neler olacağını bilmiyorum; belki hiçkimse bilmiyor. Evet, absürdlük… Bir başka absürdlük de internette ve dünya basınında cereyan ediyor. Bir yandan DAİŞ sözcülerinin aşırı açıklamaları, diğer yandan kafa kesme videoları, öbür yandan kendilerine karşı saldırıya geçen ülkelerin vatandaşlarına karşı DAİŞ’in yaptığı tüm müslümanların saldırıya geçmesi çağrıları, internette ve dünya basınında arz-ı endam ediyor. Bu demektir ki, işler iyiye değil, daha da kötüye gidecek. Bunlara karşılık ABD ise, “onu vuruyoruz, bunu vuruyoruz!” diye sadece basit propagandalardan medet umuyor. ABD’nin yaptığı da bu bakımdan saçmalıktır, absürdlüktür. Arab milliyetçileriyle birlikte savaşan cihadçı öncüler, ABD’nin sözkonusu “karşı propaganda”sından dolayı daha avantajlı duruma geçiyor çünkü. Daha önce de dediğim gibi; şundan dolayı: Dünyadaki herhangi biri, hiçbir örgütle temas bile kurmadan, DAİŞ’in yaptığı savaş çağrısına icabet edebilir ve “İslâm Devleti”ne karşı saldırıya geçen ülkeler içinde –buna Türkiye de dahil- veya bu ülke hedeflerine karşı saldırılar düzenleyebilirler. Dünyadaki yüzmilyonlarca müslüman arasından, DAİŞ’ten aldıkları ilhâmla böylesi saldırılar düzenleyebilecek, kendiliğinden silâha sarılacak insanlar mutlaka çıkacaktır. “İslâm Devleti”nin halifesinin verdiği fetvadan şahsen ilhâm alarak, şimdiden bu şekilde saldırılar yapılmaya başlandı bile. Üstelik bu daha başlangıç, muhtemelen çok uzun süre ve daha da artarak devam edecektir. Daha önce de söyledim bunları. Geleceği görebilecek sihirli bir gücüm mü var? Hayır. İnsanların belli şeylere nasıl tepki vereceklerini bilecek kadar tecrübem var yalnızca. Peki, o emperyalistler, o NATO ülkeleri, ABD ve müttefikleri, normalde bu kadar bariz hatalar yapmadıklarına göre, belki de “savaş”ın bu şekilde devam etmesini istiyorlardır. Savaşı belki de sadece nötralize etmeyi düşünüyorlardır. Belki de mevcut Arab rejimlerindeki silâhların günün birinde siyonist İsrail devletine karşı kullanılmaması için, bu silâhların Arablar arasındaki iç savaşta kullanılmasını arzuluyorlardır. Sebeb gerçekten bu mudur bilmiyorum, ama başka türlü mantıklı bir açıklama da bulamıyorum şahsen. Ayrıca; Hizbullah’ın bugün aldığı pozisyon da çok üzücüdür. Bugüne kadar yegâne haysiyetli politik liderliğe sahib yapılanma olan Hizbullah’ın lideri, o Şiî imam, Suriye’deki muhalif cihadçılara karşı savaş açıyor, tabiî bunun bedelini de ödüyor; ölüyor ve yaralanıyorlar. Suriye’ye yabancı müdahalesine karşı olduklarını söylüyorlar, fakat Amerikalıların düşman bellediği için vurduğu cihadçıları onlar da düşman belliyorlar. Tüm bu çatışmalarda da karşılıklı dinî-mezhebî zıtlaşma ve mülâhazalar belirleyici oluyor. (Carlos, insan olarak Alevileri sevdiğini ancak onların İslâm çizgisinden sapmış bir kol olduğunu ilâve etme gereği duyuyor; Aleviler hakkında daha önce BARAN için yaptığı bazı değerlendirmeleri özetliyor.) Diyeceğim o ki, Batı medyasının “propaganda” tavrı absürdtür. Bu ülkeleri yöneten insanlar aptal olmadığına göre, bunu kasden mi yapıyorlar diye düşünüyorum. Önce bir kargaşa doğurup, sonra da İslâmî inançları bakımından “politik militan” binlerce müslümanın kafasını mı kopartmayı plânlıyorlar? Dünyada her gün daha fazla insan, sadece hıristiyanlar da değil, yahudiler bile müslüman oluyor çünkü. Korktukları bu problemi toptan halletmek için, önce provokasyonlara izin verip, sonra da “gerekli baskı tedbirleri”ni almayı mı düşünüyorlar? Bilâhare uygulayacakları baskı tedbirlerine şimdiden kendi halklarını mı hazırlıyorlar? Böyle giderse, Batı toplumları bunu kabullenecektir elbette. Kuşkusuz bu benim pozisyonum, benim hissettiğim bir şey. Ancak modern tarih, yakın tarih ve yakın gelecek, benim kuşkularımın haklı olup olmadığını gösterecektir. Korkarım, bu müşâhedelerim bakımından hatalı değilim. Maalesef, çoğunluğu müslümanlar, özellikle iyi müslümanlar olmak üzere, insanlar bundan dolayı acı çekecektir. İnşallah, sömürgecilerin çizdiği sınırlar içinde de olsa, Suriye rejimi –geçiş dönemini başarıyla atlatarak- gerçek bir demokrasi tesis edip ayakta kalır ve halkın çoğunluğunun desteklediği bir hükümet kurar. Böyle bir örnek, Irak, Ürdün ve Lübnan’da da takib edilecektir. Diğer yandan, DAİŞ’e yönelik propaganda kampanyası, DAİŞ’in aleyhine değil, çıkarınadır. Bunun sonucu olarak da, daha fazla müslüman, hattâ daha yeni müslüman olmuş yahut çok da dindar olmayan insanlar, silâha sarılıp her yerde saldırılar düzenleyecektir. Bunu yaşayıp göreceğiz; hattâ Türkiye’de bile başlayacaktır. Yanılıyor olmayı umardım, ancak –korkarım- yanılmıyorum. Bu da çok üzücü. Keşke bu bölgenin insanları, azınlıklara da saygı gösterek, istedikleri rejimi kurabilseydi. İslâm’ın ve gerçek müslümanların idare ve koruması altında olmak üzere, huzur ve barış içinde yaşamamızın biricik yolu budur. Allahü Ekber. 25 Ekim 2014 İllich Ramirez Sanchez CARLOS ADIMLAR

ARTHUR RİMBAUD

Arthur Rimbaud, 1854’te Fransa’nın güneyinde Charville’de doğdu, 1891’in 10 Kasım’ında, Marsilya’da bir bacağı kesilmiş hâlde hastane odasında öldü. 1865 yılında orta öğrenime başladı, 1869’da Latince şiirler yarışmasında birincilik kazandı. 1871 yılının 15 Mayıs’ında Paul Demeny’e sanat görüşünü açıkladığı “Kâhin’in Mektubu” (Lettre du Voyant) adıyla anılan ünlü mektubunu yazdı, en ünlü şiirlerinden “Sarhoş Gemi” şiirini de bu yıl, çocuk denecek yaşta, 15 yaşında yazdı. Aynı yıl Verlaine’e yazarak Paris’e gelmek istediğini söyledi ve şu cevabı aldı: “…Siz çok iyi silahlanmışsınız. Sanat savaşını kazanacaksınız… gel büyük ruh seni bekliyorum ve çağırıyorum.” Eylül’de Verlaine ile buluştu. Paris’te Verlaine ve bazı şairlerce bir Mesih gibi karşılandı. Verlaine ile birlikte Belçika ve Londra’ya gidip bir süre orada yaşadı. 1873 ve 1874 yıllarında düzyazı şiirin zirvelerinden kabul edilen Illuminations ve Cehennemde Bir Mevsim’i (Une Saison En Enfer) yazdı. Sonrasında şiiri tamamen bıraktı. Çoğu zaman yaya ve bir başına Avrupa’yı dolaştı. Bir süre Kıbrıs’ta şantiye şefliği yaptı. Afrika’ya geçti. Hayatının son 10 yılını Afrika’da Aden Körfezi’nde bulunan Aden ve Harer’de bir tâcir ve seyyah olarak geçirdi. Üstâd Necip Fazıl’ın Batı’da en beğendiği şairin Rimbaud olduğunu biliyoruz. Üstâd kendisiyle farklı zamanlarda yapılmış röportaj ve sohbetlerde “korkunç adam” diye vasıflandırdığı Rimbaud hakkında şunları söylüyor: “Bir Paris düşünün bir Avrupa düşünün. Bir müthiş (anguas) hayatı yaşanıyor içinde farkına varılmadan… İşte onun habercilerinden biri Rembo… Beşeri inanma sefaletini derinden duymuş adam… İşte o dikkat ettiklerim sevdiklerim arasında… Çok enteresan adam… hatta onun -bir şüphe halinde bahsediyoruz ama… inşallah hakikat odur- Müslüman öldüğü ihtimali de var. Çünkü bu adam öyle bir ruhi hayat yaşadı ki, şiiri en genç çağında bıraktı, çıldıracaktı… Ve Afrika’nın coğrafya cemiyetinin bir raportörü olarak senelerce çalıştı… Yani, Arapların içinde… Kupkuru raporlar gönderiyordu “güneş doğdu, güneş battı” gibi… En son Marsilya’da ölüyor 39 yaşında… ve ölürken şu iki kelimeyi söylüyor “Allah Kerim” diyor. Onun için şüphe halinde bile desem… O korkunç adam…” (BD Yay. Konuşmalar… shf; 277) “… Metafizik sancı çeken kafa, bu hastalık yok işte. Bu ulvî hastalık bize gelmemiş ve gelmez. Geçen gün Rimbaud’yu okurken, ansiklopedi onun hakkında neler söyledi merak ettim. Şöyle kısa bir hüküm halinde… Bayıldım Avrupalı kafasına… Larus diyor ki, Rimbaud için “Bu adam, Absolüt’yü, mutlakı arayan bir kafaya malik idi, çıldırma hududuna kadar giden bir kafa. İşte Rimbaud böyle anlatılır. Şairdi mairdi diye değil, Absolüt’yü arayan kafa diye.” (Konuşmalar… shf; 106) “Mesela nakışçı kıymetleriyle tanınmış şairlerden Rimbaud, Baudelaire, Héréredia ve hatta Valéry birer büyük muhteva sahipleridir. Bunların şiiri yerlerindeki müzik ve plâstisite, kendilerinden evvel mevcut hususî bir duyuş ve düşünüş etrafındaki kılıfa benzetilebilir.” (Konuşmalar… shf; 33) “Ben bu bakımdan (kozmos) adamıyım. Şimdi, büyük şairleri ele aldığımız zaman görüyoruz ki, form, iskelet gizlidir. Büyük çehre tenasübü… Her şey odur, ortaya çıkar. Fuzulî’yi alın ele… Vezni göremez, kafiyenin nasıl olup ta oraya düştüğünü hiç anlayamazsınız. Hiçbir zorakilik yoktur. Şimdi, zorakiliklere karşı, formun insanı esir eden tarafına karşı, bir tepkidir bu Birinci Dünya Harbi… sonrası… İşte, (dada)lar, (empresyonist)ler, şunlar, bunlar… Muhtelif (ekol)ler gelip geçmiştir. Fakat bir (Rembo) bir (Arthur Rembo) – ki bugün Fransa, üzerinde ne büyük bir dahi diye eğilmiştir.- formun adamıdır. Ama aşan bir form… Kendini aşan… İskeleti giydirmeyi bilen, gizleyen, hissettirmeyen… Bu bakımdan, ben böyle, akla geldiği gibi alt alta dizilen mânasız şeylerin tamamen aleyhindeyim. Formu, formda aşmak gerektiğine kâniyim.” (Konuşmalar… shf; 180) “Şiirde (Rembo)yu severim. (Bodler); -tam severim diyemem- şâyân-ı dikkattir. (Valeri) de bunların arasına girer.” (Konuşmalar… shf; 187) Üstâd’ın, Rimbaud’ya dair bu teveccühü, Baudalaire’in şiiri dış yüzden daha görkemli görünmesine rağmen ona kıymet vermeyip onun çok üstünde bir yere oturtması, Rimbaud’un daima “mutlak olan”ı arayan kafası yanında Rimbaud’un dil içinde yeni bir dil icatçısı olmasına ve dilin köküne inme teşebbüsüne verdiği kıymeti düşündürtmektedir. Rimbaud’un yeni bir dil kurma teşebbüsü ve bu çerçevedeki hayatı da bize yeni binyılın dilini icat eden ve bunu Tilki Günlüğü ve B-7 eserlerinde gösteren Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nu tedâî ettirmekte. Şiirlerinde kelimelerin bulutlar gibi birbirine karıştığı ve dönüştüğü, çok katmanlı, sırrî, enigmatik bir dil kullanan ve filomat kişiliğiyle cebinde sürekli başka dillerden kelimeler taşıyan Rimbaud gözümüzün önünde adeta Salih Mirzabeyoğlu’nu canlandırıyor. Graham Robb tarafından yazılan ve İş Bankası tarafından yayınlanan kapsamlı Rimbaud biyografisinde şöyle diyor: “Üç farklı tanığın söylediklerine göre, omnilinguist (her dili bilen) artık Hint-Avrupa dil ağacının uzak dallarında sallanıyordu ve Afro-Asyatik dillere uzanmıştı: Arapça ve biraz da Rusça”; “Hintçe, Amharca (Etiyopya) ve özellikle Arapça”. Henri Pauffin adlı eski bir sınıf arkadaşı bir gün Rimbaud’ya Charville yakınındaki bir ormanda rastladı. Bir Yunanca-Rusça sözlükten Rusça öğreniyordu; ama kitaplar bir engel haline geldiğinden, sayfaları kesip parçalamış ve kağıt kırıntılarını ceplerine doldurmuştu.” Rimbaud bir olgu grubunu –ya da bir dili- diğerinden ayrı bir şekilde ve merkezi bir bilgi deposuna sürekli başvurmadan büküp eğirecek, birleştirici türden bir akıl kullanıyormuş gibidir sanki.” (Rimbaud, Graham Robb, İş Bankası Yay. Shf; 278) Yine aynı kitaptan: “Şair-kâhin yeni bir “evrensel dil” yaratacaktı: “Ruhtan ruha olacaktır bu dil, her şeyi, kokuları, sesleri, renkleri, düşünceyi bulup çıkaran düşünceyi özetleyen bir dil.” Gerçi bir estetik kurgu gibi geliyorsa da, Rimbaud’nun geliştirdiği kavram –yani bilinçlerin imgelerden, denetleyen bir “ben”e dönmesi yerine spiraller halinde yayılan diğer imgelerin birbiriyle kaynaşması- için gerçekten işe yarar bir tanım olarak şu söylenebilir: Kopernik devriminin şiirsel bir eşdeğeri.” (age. S. 86) “Sözel sanrı”, şeyleri görmenin dilsel eşdeğeriydi: Kulağa sanki müzik cümlesi gibi gelen sesliler ve sessiz harfler, bulutlar gibi konturlarını yitiren sözcükler ve böylece şair “boudin noir” (siyah sucuk) yemek yerine kendisini “bouts d’air noir”dan (siyah hava parçaları) beslenirken bulur. Rimbaud’nun kendini realist olarak görmesi onu, Rimbaud eleştirmenlerinin arasında küçük bir azınlığın içine sokar. Ama bunlar keyfi halusinasyonlar değildi. “Fêtes de la Patience” deki, “bektaşi üzümlerinin arasında” uçup duran “ruhsal şarkılar”, yüzergezer ifadelerin oluşturduğu bir yığından ibaret değildi. Post yapısalcı teoriye has bozgunculuk Rimbaud’ya son derece yabancı bir şeydi. Eğer dil görev için yetersizse yeniden icat edilmeliydi.” (age. S. 162) Paul Valéry Rimbaud hakkında şöyle söylüyor: “Bilinen edebiyatın tamamı ortak aklın diliyle yazılmıştır; Rimbaud’nunkiler hariç.” Stefan Zweig’in Rimbaud’nun dili hakkındaki değerlendirmesi ise şöyle: “…Rimbaud’nun sözcüklerinin gücü zamanla başlı başına bir olaya dönüşür, elinin altındaki sözcüklerin boyutları giderek genişler; kavramların o kurşuni renkli jelatini bir vampir gibi kan emerek, renklerle tıkabasa dolu, o zamana kadar görülmemiş bir ışığın yakamozlarını saçmaya başlar. En eskimiş sözcükler bile yepyeni olur, elektrik akımıyla çatırdamaya başlar ve ansızın kıvılcımlar saçar. Bunlar hiç beklenmedik bir anda şahlanırlar ve mantık düzeyinde kavranmalarına olanak tanımadan, bir şaşırtmacayla herkesi kendine boyun eğdirirler. Bunlar, hep soylu türden alınma sözcükler olmayıp kimi zaman sokağın argosundan alınma, bilimden zorla koparılma, çoğu zaman da yeni temeli atılmış sözcüklerdir. Bu bağlamda sayısız örnekler verilebilir. La reine aux fosses cascadantes. Görkemin ta kendisi! Ya da la coeur fou robinsonne –bu, akademinin sözlüğünde henüz yoktur. Les insultes ityphalliques et pioupiesques, perealiser sa peau- hemen her kıtada olmak üzere, bu türden binlerce örnek verilebilir. Böyle sözcüklerle son karanlıkların kapısı da kırılır ve Rimbaud, büyük bir gururla şöyle der: “Ben sessizlikleri, karanlıkları, sözcüklerle anlatılamayanları kaleme alıyorum.” (Yarının Tarihi, Stefan Zweig, Can Yay. S.106) Üstâd’ın Salih Mirzabeyoğlu hakkındaki takdim yazısı da bize Rimbaud’yu tedai ettiriyor. Ve sanki Üstad’ın bu çocuk dâhiye dair yaptığı iltifatların, onun şahsında binyılın dil devrimini gerçekleştiren Salih Mirzabeyoğlu’na yöneldiği hissine kapılıyoruz. Rimbaud her ne kadar şair kimliğiyle bilinse ve şiiri bıraktıktan sonraki hayatı yok sayılsa da Markopolo ve Evliya Çelebi’den aşağı kalmayan bir seyyâhtır. Verlaine ile Paris’te buluşmadan önce üç defa evden kaçmış, çoğu zaman yaya olarak şehirleri dolaşmış, “Sarhoş Gemi” gibi uzun ve tehlikeli gemi yolculuklarına katılmış, Cebelitarık’tan geçerek kıtalar dolaşmış ve nihayet son 10 yılını Aden Körfezi’nde Mendep Boğazı’nın bulunduğu bölgede geçirmiş, daha önce hiçbir beyaz adamın ayak basmadığı topraklara ulaşmış, gezdiği topraklar hakkında son derece teferruatlı ve bilimsel raporlar hazırlamıştı. Rimbaud’un yazdığı Ogaden raporunun dünyanın keşfedilmeden kalmış ilk güvenilir açıklama olduğu söyleniyor. Bir şirket raporu olarak yayınlanan bu raporu ortağı ondan habersiz Société de Géographie’ye gönderdi. Yayınlanan bu rapor üzerine Rimbaud Afrika Boynuzu’nda çok meşhur oldu ve kendisinin önceki kariyeri hakkında bir şey bilmeyen birçok kişi tarafından bir yazar-kâşif olarak hatırlandı. Rimbaud ölmeden bir gün önce bir sayıklama halinde yazdığı, kime yazıldığı belirsiz mektubunda hâlâ Aden Körfezi’ne ulaşmaya çalışıyordu. Rimbaud’un bu acıklı veda mektubu şöyle: “M. le Direkteur, Hesabınızda bir borç bırakıp bırakmadığımı sormak istiyorum. Bugün bu servisten aktarma yapmak istiyorum. Adını bile bilmiyorum. Ama her ne idiyse, Aphinar hattı olsun. Tüm o servisler her tarafta var ve ben, sakat, mutsuz, hiçbir şey bulamıyorum; sokaktaki bir köpek bile söyleyebilir bunu size. Bundan ötürü lütfen bana Apinar’dan Süveyş’e servislerin tarifesini gönderin. Ben tamamen felçliyim ve vakitlice binmek istiyorum. Gemiye ne zaman çıkarılmam gerektiğini söyleyin bana.” Anlatıcıya göre: “Aphinar” denen bir yerden -ya da bir gemiyle- yola çıkacaktı. Bu isim hayali gibi geliyor. Herhalde bir zamanlar var olan bir tekneyi hatırlıyordu yahut deniz fenerinin Arapçasını: al fanâr. Ama bu bile kesin değildi. “Aphinar” bir sözcüktü sadece.” “Sarhoş Gemi”nin macerası boyunca ima ettiği, belki de geminin kaptanı olan “çocuk” bu mektubu yazdığının ertesi günü öldü. Kızkardeşi ile konuşurken sık sık “Allah Kerim” dediği bilinen, Afrika’da bulunurken annesinden farklı çevirileri olan Kuran isteyen, çocuklara Kuran öğreten ve üzerinde ABDO RINBO (ABDULLAH RIMBAUD) sözlerinin kazılı olduğu bir mühür elde edildiği bilinen Rimbaud, umulur ki bir müslüman olarak ölmüş bulunsun. Adımlar Dergisi, Ekim 2014, 1. Sayı, Shf: 48-50

İSLÂM MİLLETİNİN YİĞİT EVLATLARI; ÇIFIT YAHUDİ SENİ ÇAĞIRIYOR!

Terör yapılanması İsrail, Filistin’in kalbi Mescid-i Aksa’ya saldırılar düzenlemeye devam ediyor. En son dün gerçekleştirilen saldırıda, 1967 yılından beri ilk kez Mescid’in içerisine giren İsrailli terörist unsurlar, Kıble Camiî içerisinde postallarıyla gezerek, çok sayıda Filistinli müslümanı gözaltına aldı. Bu saldırı esnasında cami içerisinde Kur’ân-ı Kerîmler de zarar gördü. Müslümanlara “plastik” mermi ve bombalarla saldıran Yahudi teröristler tarafından onlarca müslüman yaralandı. Yaralıların sayısının 50’yi aştığı bildirildi. ŞEHİD İBRAHİM Bu hâdiselerin yaşandığı saatlerde, evinde televizyonda hadiseleri gören İbrahim el-Akkari, evinden çıkarak ilk gördüğü Yahudi topluluğa çatarak şehid düşüyor. Kudüs’teki Şafat mülteci kampında yaşayan şehidin eşi Amira’nın anlatımıyla; “Dünkü olaydan önce eşim İbrahim evde televziyon izliyordu. TV’de Mescid-i Aksa ve çevresinde İsrail askerlerinin Filistinlilere müdahale ettiğini, akerlerin Aksa’nın içerisine girdiğini gördü. Sabah saatlerinde de eve gelebilmek için İsrail’in bir askeri kontrol noktasında bir saatten fazla bekletilmişti. Bana, ‘Beş dakika sonra geri dönerim’ dedikten sonra evden çıktı. Daha sonra olayı ve kocamın şehadet haberini duydum.” İbrahim el-Akkari, Doğu Kudüs’te aracını Yahudi yayaların üzerine sürerek, bir kişinin ölümüne ve 14 kişinin yaralanmasına neden olmuş ve İsrail’li teröristler tarafından hemen orada katledilerek şehid olmuştu. “GAZ ALMAK” ZORLAŞIYOR Bütün bu yaşananların ardından, güne “Abbas ve Meşal Erdoğan’ı aradı ve yardım istedi” haberleriyle uyandık. Abbas ve Meşal’in Erdoğan’ı arayarak -adetâ- rapor verdikleri ve Erdoğan’ın “büyük lider” olarak konuya el atmasını diledikleri şeklinde yapılan haberlerin son cümleleri ortaktı: “Cumhurbaşkanı Erdoğan da ihlallerin son bulmasının bölge barışı açısından da büyük önem taşıdığına değinerek, Türkiye olarak BM Güvenlik Konseyi üyeleri nezdinde konuyla ilgili girişimde bulunacaklarını söyledi.” Saldırı altındaki mukaddesâtımızı ve müslümanları, Yahudi-Terörist yapılanma İsrail’e kayıtsız şartsız destek veren ABD’nin kurduğu masaya havale eden Erdoğan’ın Dışişleri’nden de “Mescid-i Aksa’nın taşıdığı ruhani değerleri ve hassasiyetleri hiçe saymasını” kınayan bir açıklama geldi. Artık hiçbir gaz alma operasyonunun tutmayacağı, hiçbir tiyatronun etkisizleştiremeyeceği ve hiçbir “komplo teorisinin” kandıramayacağı bir gerçeklik hâlinde kendisini köşeye sıkışmış hisseden Hükümet, “van minüt”lerin, “özür dileyin, tazminat verin!” vaadlerinin altında eziliyor. Onyıllardır coğrafyamıza saldıran Yahudi-Haçlı İttifakına karşı, Türk Milleti olarak verilecek bir savaşın kaçınılmaz olduğunu bilen Anadolu insanı şunu soruyor: Suriye ve Esad ile olan hesabı için dünyayı ayağa kaldırıp BM’de karar ve Türkiye’de Tezkere çıkartan hükümet, Terörist Savaşçı İsrail’in Mescid-i Aksâ’ya girişini ve müslümanları katletmesini engellemek için niçin Tezkere çıkartmıyor? İslâm Milleti’nin yiğit evlâtları, Çıfıt Yahudi seni çağırıyor! MESCİD-İ AKSA İLE İLGİLİ MUTLAK ÖLÇÜLER: Herkes kendisini ve inancını aşağıdaki yazıda mevzu edilen Mutlak Ölçüler’e nisbetiyle kıyaslasın: Mescidi Aksa ve kudüs’ün üstünlük ve kudsiyeti Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de, Mescidi Aksa’dan adıyla söz etmekte, bu mescidin ve etrafının mübarek kılındığını bildirmektedir. Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında, birçok hadisi şerif de bulunmaktadır. Resulullah (sav) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime (Ravza-i Mutahhara), Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya.” Yeryüzünün en faziletli mekânları camiler, camilerin de en faziletlileri Mescidi Haram, Mescidi Nebevi ve Mescidi Aksa’dır. Mescidi Aksa, aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm’da ayrı bir öneme sahiptir. Müslümanlar, Mescidi Aksa’yı tarih boyunca itinayla korumak için büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Kudüs, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal sayılan bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabet olarak kullandıkları mekânlar da bu şehirdedir. Kudüs, İslâm’da özel bir yere ve kudsiyete sahiptir. Zaten adı da bu yerine ve kudsiyetine işaret eder. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa’yı bağrında barındırması ve Resulullah (sav)’in isrâ ve mirac mucizesine şâhit olması, bu üstünlüğünün sebeplerinin başında gelir. Yüce Allah, Kur’anı Kerim’de şöyle buyurur: “Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin şanı pek yücedir.” (İsra; 1) Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’nin Hulasatu’l Beyan tefsirinde şöyle denmektedir: “Ayette Mescidi Aksa’dan murad, Beyti Mukaddes’tir. Mekke-i Mükerreme’ye uzak olduğundan ‘aksa’ denilmiştir. Mescidi Aksa’nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nevi nimetlerle dolu olduğu cihetle, dünya nimetleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyti Mukaddes, makarrı enbiya ve mahalli, vahyi ilahi ve sulehanın (salih kimselerin) mabedidir. Ekseri enbiyanın (peygamberlerin) mucizeleri ve asarı garibe (mucizeleri) orada zuhur ettiğinden, Cenabı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binaenaleyh maddi ve manevi, mahall-i mübarek denmeye şayandır.” Sabuni’nin Safvetu’t Tefasir adlı eserinde de ilgili ibarenin tefsirinde şöyle denmektedir: “Yani Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’e götüren Allah’ın şanı pek yücedir. Mescidi Aksa ile Mescidi Haram’ın arasındaki mesafe uzak olduğu için Kudüs’teki mescide Mescidi Aksa denilmiştir.” Yine bu tefsirde de Mescidi Aksa’nın çevresinin maddi ve manevi yönden bereketli kılındığı ifade edilir. Mescidi Aksa’nın fazilet ve ehemmiyeti hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (sav) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yolculuk ancak şu üç mescitten birine olur: Benim şu mescidime, Mescidi Haram’a ve Mescidi Aksa’ya.” (Müslim, Kitâbu’l-Hacc, 15/415, 511, 512) Burada kastedilen yolculuk, ibadet kastıyla olan özel yolculuktur. Bu hadisi şerif dolayısıyla, Mescidi Aksa, harem mescitlerin üçüncüsü sayılmıştır. Ahmed İbn Hanbel, Nesâi ve Hakim’in Abdullah İbn Ömer (ra)’dan rivayet etmiş oldukları bir hadisi şerife göre de Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Süleymân (as) Mescidi Aksa’yı yaptığında, Rabbinden üç şey istedi. Rabbi ona ikisini verdi. Ben üçüncüsünü de vermiş olmasını ümit ediyorum: Kendisine, kendi hükmüne denk gelecek hüküm vermesini istedi, (Rabbi) bu istediğini verdi. Kendisinden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir saltanat vermesini istedi, bu istediğini de verdi. Bir de her kim, bu Mescit’te (yani Mescidi Aksa’da) namaz kılmak amacıyla evinden çıkarsa, anasından doğmuş gibi günahlarından sıyrılsın istedi. Biz, Allah’ın bu istediğini de ona vermiş olmasını ümit ediyoruz.” Bilindiği üzere, Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Bu özelliğinden dolayı da İslâm’da ayrı bir öneme sahiptir. Buhari ve Müslim’in rivayet ettiklerine göre Bera ibn Azib (ra) şöyle söylemiştir: “Resulullah (sav) Beyti Makdis (Mescidi Aksa) tarafına on altı ya da on yedi ay namaz kıldı. Resulullah (sav) Ka’be tarafına namaz kılmayı arzuluyordu. Yüce Allah da şu ayeti kerimeyi indirdi: ‘Yüzünü göğe doğru çevirip durmanı görüyoruz. Seni hoşnut kalacağın kıbleye doğru yönelteceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve her nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin.” (Bakara; 144) Filistin diyarının mübarek kılındığına dair de ayrıca hadisler bulunmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyurulur: “Allah, Ariş ile Fırat arasını mübarek (bereketli) kılmış ve özellikle Filistin’i mukaddes kılmıştır.” (Müslim, İman, 282; Münavi, et-Teysir, I/248) (Gülistan 98. Sayı – Şubat 2009)

Türkiye “Kürdistan Ordusu”nu Kuruyor

Türkiye’den geçirilen 150 peşmerge “Kobani”yi kurtarmayacağına göre, “Kobani” bahanesiyle gerçekte ne kotarılıyor? Meclis’ten çıkan Suriye tezkeresinde,”yabancı silahlı kuvvetler” yazıyor. Barzani peşmergeleri bu sayede Türkiye topraklarını çiğneyip, geçti. Türk Anayasasını takan yok, ama Irak Anayasası çok açık. 9’uncu maddesinde, “Irak Silahlı Kuvvetleri” ifadesi yer alıyor, “Silahlı Kuvvetler haricinde askeri milis kuvveti oluşturulamaz” deniyor. 13’üncü maddesinde, “Bu anayasa Irak’taki en üst yasa olup, Irak’ın istisnasız her bölgesinde geçerlidir. Anayasayla bağdaşmayan yasa çıkartılamaz. Bölgesel anayasalarda veya diğer hukuki belgelerde Irak anayasasıyla çelişen hükümler geçersiz sayılır” hükmü var. 110’uncu maddesinde, “Silahlı Kuvvetlerin teşkil edilmesi, Irak’ın sınır güvenliğini sağlanması ve ülkenin savunulması dahil olmak üzere milli güvenlik politikasını belirleme ve uygulamanın”merkezi yönetimin yetkisinde olduğu belirtiliyor. 121’inci maddesinde de, “Bölgesel hükümetin, başta polis, güvenlik güçleri ve bölgesel muhafızları da içeren bölgesel güvenlik birimlerinin kurulması ve örgütlenmesi ihtiyacını karşılayacağı”yazıyor. Özetle peşmerge Irak Anayasası’na göre “silahlı kuvvet” değil ve sınır ötesi yetkisi yok. Başbakan Davutoğlu Erdoğan ve Gül’ün danışmanıyken, komşularımızla ilişkiler konusunda Doğu Almanya örneğini verip, “Tankların yapmadığını Mark yaptı” benzetmesinde bulunmuştu. Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı döneminde Barzani ile ona “Kak” diyecek kadar yakın ilişki kurdu. AKP iktidarı yakın zamanda da Bağdat yönetimini karşısına alma ve Türkiye aleyhine uluslurarası dava açılması pahasına Barzani yönetimiyle petrol, doğal gaz anlaşmaları imzaladı. Yani “Mark açılımı”yapıldı, Barzanistan’ın ekonomik bağımsızlık yolu döşendi. Barzanistan’ın devletleşmesi için ne eksik; Silahlı Kuvvetleri’nin olması. Acaba ABD ve AKP’nin “ortak düşmanı” Maliki gönderilip, yerine İngiliz vatandaşı Haydar El Ebadi Irak Başbakanı yapılmasa, peşmerge Irak’tan çıkabilir ve böylesine kolaylıkla “silahlı kuvvetler” muamelesi görebilir miydi? SÜREÇ 2005’TE BAŞLADIYSA… İmralı’daki teröristbaşı, Ortadoğu’nun istikrarı için “Türk-Kürt ittifakı”ndan söz etti durdu. “Yeni Türkiye”yle birlikte bu “vizyon” AKP iktidarı ve “açılımcılar” tarafından da hararetle telaffuz edilmeye başlandı. Başbakan Davutoğlu dün partisinin Meclis grup toplantısında “çözüm sürecinin” dönemin Başbakanı Erdoğan’ın 2005 Diyarbakır konuşması ile başladığını vurguladı. Öyleyse o günlere dönelim. Erdoğan’ın, “Kürt sorunu vardır ve benim sorunumdur” deyip, devlet adına özür dilediği o konuşmanın mimarı dönemin Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan Diyarbakır açılımından hemen önce, “En doğru çözüm Türkiye-Barzani ittifakıdır. Bu soruna Sevr ve Lozan perspektifinden bakamayız” diyor, “Diyelim ki, bu iş Barzani’yle bir şekilde konuşuldu. O da ‘Biz 8 yıl sonra bağımsız bir devlet olacağız. O vakit bize sorun yaratmayın’ şartını koşarsa ne demeli?” şeklindeki bir soruyu şöyle cevaplıyordu: “Birincisi komşumuz olan her devletle dostluk ilişkisi içinde olmamız gerekiyor. Çünkü onlarla sürtüşürseniz, onlar da sizinle sürtüşür. Ayrıca 70 milyonluk bir Türkiye’nin 3 milyonluk bir oluşumdan ne gibi endişesi olabilir?” 8 değil, ama 9 yıl sonra geçenlerde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, “Irak Kürdistanı’nın bağımsız bir devlet olarak tanınmasının zamanının henüz gelmediğini” şöyle açıkladı: “Hayır, şimdi bunun zamanı değil. Pek çok açıdan zamanı kesinlikle değil. Sorunları bir bir çözmek gerek. Irak Kürdistanı lideri Mesut Barzani’nin bunu anladığını düşünüyorum. Barzani Bağdat’ta yeni hükümet kurulmasına yardımcı oldu, Kürtler bunda yer aldılar. Kürtler Irak ve Şam İslam Devleti ile mücadelede birlik ve sağlam olmanın önemini anlıyorlar.” “Barzani ve Kürt açılımının” mimarı İhsan Arslan sonraki yıllarda şunları da söyledi: “Sınır ötesi operasyon olursa Diyarbakır, İstanbul karışır… Öcalan muhatap alınmalı… Herkesin Türk olduğu, Türklüğün etnik kimlik olmadığı tezleri çürümüştür. Türkiyelilik kavramının anayasal zemine dayanması gerekiyor… Türkiyelilik kimliğinin Anayasa’da ifade edilmesi sorunun çözümü için ilk ve son adımdır… Cezayir iç savaşında 10 yılda 150 bin insan öldü. Bizde 40 bin kişinin hayatını yitirdiği söyleniyor. Cezayir Devleti, bu olaylar dolayısıyla ölen insanların yakınlarına maddi tazminat ödeyerek yanlarında olduklarını ve özür dilediklerini ifade etti. Devletin bütçesinde bu olaydan mağdur olmuş insanların yaralarını sarıcı imkânlar bulunmalıdır. Avrupa’da yaşayan, cezaevlerinde olan ve dağlarda suça bulaşmamış insanlar topluma kazandırılmalıdır… Rencide ettiği için ‘Ne mutlu Türküm diyene’yazıları silinmeli, yerleşim yerlerinin Kürtçe adları iade edilmeli, Kürdoloji bölümleri kurulmalı… Çözüm Öcalan’dan geçer… Talep edene Kürtçe eğitim versek ne olur?..” Geçen 9 yılda bunların büyük kısmı yapıldı mı, yapıldı. Sıra, “Türkiye-Barzani ittifakı” için “Kürdistan ordusunun” kurulmasına ve bunun yine Türkiye eliyle legalleştirilmesine niye gelmesin ki?!. PEŞMERGE TSK’NIN NESİ? Şimdi de şu açıklamalara alt alta koyalım: PKK’nın Kandil’deki başı Cemil Bayık : “Türkiye’nin Kobani’nin düşmesine yönelik planı başarısız olunca ve ABD ile Avrupa eliyle uluslararası baskı büyüyünce, Türkiye taktiğini değiştirdi. Bu taktiğin bir parçası da, Peşmerge ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) temsilcilerinin Kobani’ye geçmesine müsaade edilmesiydi. Erdoğan başlangıçta uluslararası koalisyonun DAİŞ’e karşı olduğu gibi YPG ve PKK’yle de mücadele edilmesini talep ediyordu. Amerikalılar bunu kabul etmedi; YPG’yi desteklediler.Türkiye’nin taktiğini değiştirmesinde ABD’nin büyük payı var. YPG’ye silah yardımı, Türkiye için çok büyük bir yenilgidir.” Başbakan Davutoğlu (AKP Afyon kampında) : “Biz burada bizi savaşa çekmek isteyenlerin oyununu bozduk. PKK ve PYD önce peşmergenin Kobani’ye geçişini istememişti. Batılılar da buna çok sıcak bakmamıştı. Bizi IŞİD’le mücadele adı altında bölgedeki savaşa sokmak istiyorlardı.Biz Peşmergenin geçişini sağlayarak ve izin vererek Mehmetçiğin savaşa girmesini engelledik. Biz kendi askerimizi savaştırmıyoruz, kullanmıyoruz, başkalarını kullanıyoruz.” Peşmerge Bakanlığı Basın Sözcüsü Osman Rişeyi : “Türkiye ile Kürdistan bölgesi arasında, Peşmergelere silah ve mühimmat ihtiyacı duyduğunda gönderilmesine ilişkin bir anlaşma yapılmıştır.” Barzanistan İstihbarat Örgütü’nün Danışmanı, Barzani’nin oğlu Mesrur Barzani: “IŞİD’le özgür dünya adına savaşıyoruz, fakat özgür dünya bize gerekli ekipmanı sağlamıyor. Bu terör tehdidinin yenilmesi ve başkentlerinizde terör saldırıları olmaması için Kürt bölgesiyle el ele çalışmalısınız… Biz PKK’yı hiçbir zaman terör örgütü olarak görmedik dolayısıyla terör listesinde kalmasını desteklemiyoruz.” Mesrur Barzani’nin “bağımsızlığa” dair bir soru üzerine verdiği şu cevabın altını da özellikle çizelim: “Sizin için iyi olan Kürtler için de iyidir!..” PEŞMERGE “KÜRT YÖNETİMİ ORDUSU” OLDU BİLE- İktidarın sesi Sabah Gazetesi bugün, “Türkiye, peşmergenin geçişine izin vermiyor” iddiasını çürütmek için ilginç bir habere imza attı. Sabah’ın iddiasına göre, Barzani yönetimi IŞİD tehdidiyle karşı karşıya kalınca Ankara şunları yapmış: “Kuzey Irak’taki Türk birliğinde bulunan ‘bordo bereliler’ olarak bilinen Özel Kuvvetler, düz alanda savaş tecrübesi olmayan Peşmerge’ye özel eğitim verdi. Ankara ilk andan itibaren Erbil ile anlık bilgi paylaşımına girerken, hem silah yardımında bulundu, hem de Kuzey Irak Kürt Yönetimi Ordusu Peşmerge’ye, IŞİD’e karşı nasıl savaşılacağı ile ilgili eğitim verdi.” Davutoğlu, “Oyunu bozduk… Kendi askerimizi kullanmıyoruz, başkalarını kullanıyoruz” derken, Sabah’ın haberi şayet doğruysa “Kobani oyununu” kimin kazandığı ve kimlerin kimi kullandığı ortada. Peşmerge Türkiye’den geçerken davul-zurna çalıp, halay çekmesin de ne yapsın?!. Mamak, Şirinyer, Eskişehir, Malatya ve Antalya’ya kucak dolusu sevgiler Müyesser Yıldız Odatv.com Bu iktibastaki fikirler yazara ait olup, Adımlar’ın ideolojik ve siyasi anlayışına zıt görüşler sitemizi bağlamaz. ADIMLAR

YENİ TÜRKİYE’DE NECİP FAZIL’IN İZLERİ

Hafta sonunu da dahil edersek beş gün kadar oldu ki, internet erişiminden mahrum olduğum gibi “dünya yıkılsa ruhum duymayacak” vaziyetinde haber takip etmeye zamanım olmuyordu. Meğer biz kendi kozamızda türlü dünya telaşıyla boğuşurken memlekette neler olmuş ve neler yaşanmış? Bu sabah internetle buluşur buluşmaz ilk işimiz sitemize girmek oldu ve son birkaç gündür yayınlanan bütün haber ve yorumları toptan okuduk. Yeniçeri elinde palasıyla sokakta bir Yahudi’yi kovalıyormuş. Yahudi bir tarafı üç buçuk atarak hem kaçıyor hem “imdat” çığlığı savuruyormuş. Nihayet kaçacak yeri kalmayıp köşeye sıkışınca gözleri korkudan kan çanağı ve çaresiz bir ses tonuyla adeta yalvararak sormuş: -Ne yaptım ben sana? Beni niçin kovalıyorsun? Yeniçeri burnundan soluyarak gürlemiş: -Siz Yahudiler Hazret-i İsa’ya ihanet etmişsiniz, bunun hesabını soracağım! Bunu duyan Yahudi’nin gözlerindeki korku bir anda yerini şaşkınlığa bırakmış ve hayret nidasıyla beraber: -Ama o BİN SENE ÖNCEYDİ! Diye bağırmış. Yeniçeri gayet rahat ve bir o kadar yaptığı işin şuurunda cevabı yapıştırmış: -Olsun. Ben daha yeni duydum. Diyeceğim o ki, Adımlar sitesinde yer alan “Kongreler Başladı! Erdoğan Haliç Kongre Merkezinde” başlıklı haberi ve dolayısıyla Erdoğan’ın konuşma metnini daha bu sabah okuyabildim ve birkaç gün gecikmeli olarak nutkum tutuldu. Erdoğan’ın söylediği rivayet edilen ifadeleri okuduktan sonra “bir yanlışlık olmasın” diye çeşitli basın organlarından ve You Tube videolarından konuşmanın tam metnine erişmeye çalıştım. Adımlar konuşmanın aslında epey az bir bölümüne yer vermiş. İyi ki öyle yapmışlar, ilk defasında tamamını görseydim şaşkınlıktan küçük bir baygınlık yaşayabilirdim. Milli Görüş gömleğini çıkarmakla övünen, etrafına Numan Kurtulmuş ve Yiğit Bulut gibi malûm rüzgâr güllerini dolduran kişinin “fikir namusundan” bahisle “şu anda esen her rüzgarın önünde eğilen, çıkarlarına göre tavır belirleyen, dün söylediğinin tam tersini bugün söylemekten kaçınmayanlardan” bahsetmesini dahi es geçiyorum. Bunun bile “aynaya bakarak konuşuyor” şeklinde bir tevili olabilir. Ama Yeni Türkiye’de Necip Fazıl’ın izlerinden bahsedilmesi cidden tahammül sınırlarını aşacak derecede bir manipülasyondur. Hani, alkışlanacak, göklere çıkarılacak, iftihar edilecek bir Yeni Türkiye var ve bu matematiksel bir realite… Bundan yana sıkıntı yok ama bu medar-ı iftiharımız olan Yeni Türkiye’de kimlerin izi var; onu tartışıyoruz. Şimdi Yeni Türkiye’nin ne menem bir şey olduğuna dair Adımlar dergimizin ilk sayısında uzun bir yazı kaleme aldık: “12 Maddeyle AKP’nin 12 Senesi.” Yeniden tekrara lüzum yok. Dileyen “Necip Fazıl’ın izleri olduğu” iddia edilen Yeni Türkiye’de neler ve neler yaşandığını bizim zaviyemizden görmek istiyorsa bahsi geçen ve sitemizde de birkaç gün önce yayınlanan yazıyı okuyabilir ve “Necip Fazıl’ın bu Türkiye’de ne gibi bir izi olabilir” sorusunu tartışabilir. Bütün bunlar bir yana, bu Yeni Türkiye denilen şey daha hala Telegram işkencesinin yaşandığı ülkeden başka bir yer mi? Necip Fazıl anlatır: “Burhan Âsaf, Yahya Kemal’i karşısına almış, alnı kırış kırış, malûm sınıflandırma, tezgâhlama ve değerlendirme tekerlemesiyle tartaklayıp duruyor. Yahya Kemal bunlardan hiç birine papuç bırakmıyor, hiç birini kabul etmediğini söylüyor. O zaman Burhan Âsaf, yüzü inkıbaz içinde diyor ki: – Peki, Kemal Bey, bunların hepsini birden silelim ve yeniden başlayalım!.. Herşeyden evvel kabul edersiniz ki, eşsiz bir Türk İnkılâbı vardır! Yahya Kemal, kâğıt hilesini yakalamış bir usta sırıtışiyle: – Ayol, diyor; ben asıl onu kabul etmiyorum. Evvelâ onu ispat et de sonra dâvana giriş!” (Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, 4. Basım, İstanbul 1990, s. 109-110) Ayol, biz Yeni Türkiye’nin kendi dünya görüşümüze nispetle eskisinden müspet bir farkını göremiyoruz. Sayın Reis-i Cumhur; önce onu ispat et, sonra Necip Fazıl’ın izlerini anlatmaya giriş. Domuz eti üretiminin yasallaşmasından, Türk aile yapısının köküne dinamit döşeyen bazı “AB uyum yasalarına” kadar bir genişlik ifade eden Yeni Türkiye’de Necip Fazıl’ın izlerinden bahsederek onu övüyor musun, sövüyor musun? Yine Necip Fazıl’ın ifadesiyle “(Şarlutenburg) sarayının bahçesinde şaşkınlıktan küçük dilini yutan Tanzimat paşalarından” miras bir özentiyle Eski Roma’nın şatafatlı sefahat âlemlerini aksettiren Ak Saray bizce Yeni Türkiye’nin remzi olmaya adaydır ve illa Necip Fazıl’dan bir iz isteniyorsa duvarlarına şu beyit kazınmalıdır: “Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama; Çatla Sodom Gomore, patla Bizans ve Roma!” Gökhan Yamangül ADIMLAR

AHLÂK FİKRİNE DÂİR VAROLUŞÇU BİR PERSPEKTİF

çözdük her müşkülü derlerse de ki sonunda varolma müşkülü kaldı Necip Fazıl Ahlâkın, insanı diğer canlılardan ayıran bir hususiyeti varsa eğer, bu vasıflar, herhalde ve öncelikle insanın tercih yapabilme gücüne sahip olmasıyla alâkalıdır. Bilimsel bir bakış açısıyla, insan aklına dâir yetkinlik sadece olguların mahiyet ve sebepleri hakkında açıklama getirme çabasından ibarettir. Oysa akıl, İbn Arabî’ye göre ruha verilen bir vezirdir ki, ancak onunla “heva”ya galip gelebilir ve varoluş ile hayatın mânâsı üzerine de yoğunlaşabilir. İnsanoğlunun bilimsel çabaları ile inşa ettiği teorik modeller, fizik âleminin yapısı ve işleyişi hakkında açıklamalar yapabilir, teknoloji vasıtasıyla fizikî âlemdeki insan varlığını yakından ilgilendiren faktörleri kontrol altına almak ve dönüştürmek sûretiyle insan hayatını kolaylaştırabilir. Hatta astro-fizikte ortaya konan yeni teoriler, yaşanılan fizikî âlem hakkında bilinen bütün resmi yeniden kurgulayabilir. Arz-merkezli kapalı evren inanışından güneş-merkezli açık evren bilgisine geçildiğinde, insanoğlunun kozmolojik anlayışında devrimci denebilecek dönüşümler meydana gelmişti. Bugün teknolojinin, insan hayatında ve insanın zaman ve mekân anlayışında yol açtığı dönüşümlerin ciddi boyutlarda olduğu ve fizik âlemi ile olan ilişkiyi neredeyse büyüleyici bir boyuta taşıdığı rahatlıkla söylenebilir. Ancak bütün bu agresif değişikliklerin, hayatın ve insan varoluşunun mânâsı hakkında ne tür inkişaflara yol açabildiğinin cevabı o kadar açık değildir. Belirtilmelidir ki, insanoğlunun renkli uğraşı bilim, insana, varoluşun mânâsı üzerine hiçbir şey öğretmemiştir. Bilimsel açıklamaların dayandığı doğruluk kuramları ile bunun insanoğlunda bulduğu karşılığın farkı en çok burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü bilimsel açıklamalar, dayandığı usûl gereği, suje/öznenin inanç ve ahlâk değerlerinden bağımsız olan veya onları bir çeşit paranteze alan bir doğruluk iddiasındadır. Bütün bu bilimsel doğrular, kâinat hakkındaki tasavvurlarda yol açtığı sert değişikliklere rağmen âlemde faal bir konumda olan insanın varoluşuna bir mânâ yüklüyor değildir. Bu durum, gâye fikrini metafizik bularak perspektifinden dışlayan yaygın bilimsel metodolojinin tabiî bir neticesidir. Varoluşun mânâsı hakkındaki bilgi “niçin var?” sorusunun cevabında gizli olduğu ve bilim, usûlü gereği böyle bir soruyla ilgilenmediği için, insanî varoluşa dâir bir yaklaşımı yoktur. Nitekim, birtakım fiziksel süreçlerin toplamına indirgenmiş biyolojik varlığıyla insanın “niçin var?” olduğu sorusuna bilimsel olarak cevap aranması pozitivistik açıdan problem dışıdır. (Bununla birlikte Freud’un haz istemi -will to pleasure- ile Adler’in güç istemi -will to power- esaslarına dayalı psikoterapilerini yetersiz bulan, insanoğlunun en güçlü dürtüsünün anlam istemi -will to meaning- olduğu fikrine dayalı “logoterapi”siyle Frankl’ı, problemi varoluşsal-[bundan sonra “kevnî”] planda teşhis eden alternatif arayışların önemli bir temsilcisi olarak burada anmak gerekir.) Buna karşılık dinî ve felsefî gelenekler, varoluşun mânâsı hakkında ferdde ve toplumda derinleşmiş temel kabulleri oluşturmada çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü din ve onunla bir şekilde ilişkili felsefe, mânâ sorunu üzerinde yoğunlaşırlar. (Normal şartlar altında, bilim gibi, tüm insanlığa yapısı itibariyle nesnel kuramları dayatan bir disiplinin, yine yapısı itibariyle gaybî olan din ve felsefe karşısında “düşünce”nin temsilcisi olabilmesi mümkün olmamalıdır.) Her bir din anlayışının ve felsefî ekolün insanın varoluşu üzerinde hakikat iddiası vardır. Özellikle semavî diye isimlendirilen dinler, bir yandan insanı âlem içinde mânâlı bir mevkie yerleştirirken, diğer yandan ona bu mânânın gerektirdiği birtakım ödevler yükler. Bu öğretilerde insan, tabiî özellikleri bakımından fizikî âlemin yine bir parçasıdır, fakat onun varoluşu sadece âlemin bir parçası olarak tabiata iştirakten fazla bir mânâ taşır. Bu mânâ insanın, yeryüzünü paylaştığı diğer türlerden farkını gösterecek şekilde, akıl ve tercih gücünde aranmalıdır. Bu iki vasıf sayesinde insanoğlu, içinde yaşadığı tabiatın yapısını kavrama, onunla başa çıkma ve özellikle çağımız açısından bakılacak olursa onu dönüştürme gücüne sahiptir. Bu bakımdan da insanoğlu, yeryüzünde bir kültür üretebilen tek canlıdır. İnsanî güçlerin tabiat ile ilişkisindeki kullanımları daha çok bilimin açıklamaları ve teknolojinin varlığıyla ilgili görünse de bunların ötesinde akıl ve tercih ile kendi varoluşunu mânâlandırma, kontrol etme ve nihayet gerçekleştirme çabasıyla ilgilidir. Neticede bilim de bu tür çabaların sonuçlarından bir tanesidir. İnsanı âlem içinde özel bir yere konumlandıran ve bu mevkiine uygun bir şekilde yükümlü kılan dinlerdeki ve insanî varoluşu belirli bir şekilde tanımlanmış bir saadet öğretisiyle mânâlı kılmaya çalışan felsefelerdeki müşterek bakış açısı, gâye fikrinin ön planda oluşudur. Din ve felsefenin kendilerine göre gâyeci bir ilkeye dayanması, mânâlı kılma çabasının gâye fikri ile göz ardı edilemez ilişkisi sebebiyledir. Batı düşüncesinde Kant’a gelinceye kadar, dinî veya felsefî olsun, ahlâk öğretilerinin bir amaçlılık üzerine bina edilmesi bir tesadüf değildir. Kant’ın ahlâkçı yaklaşımının, gâyeci bakış açısını ve onun ödev kavramını büyük bir ihtiyatla dışarıda bırakmak istemesi, insan varlığının bütünüyle bir gâyeden mahrum olduğu şeklinde okunamayacağı gibi dinî ahlâk öğretilerinin gâyeci yönüyle de tümüyle uzlaşmaz değildir. Filozofun, insanı beşer kılan varoluş şartlarına ve dolayısıyla bu şartların dayattığı taleplere, aklın ahlâkî buyrukları karşısında çok ihtiyatlı yaklaşılması gerektiğini ileri sürmesi, ahlâkî ödevle yükümlü kılınan insanın mutlak bir ahlâk varlığı olarak kavranmış olduğunu gösterir. Bu yaklaşımdan çıkan, uçsuz bucaksız kâinatta insanı bir nokta olmaktan çıkarıp varoluşunu mânâlı kılan bir hakikatin varlığı ve insanın kendisini ancak akıl ve irade sahibi bir ahlâk varlığı olarak gerçekleştirebileceğidir. Dolayısıyla saadeti, ödevin gâî/amaçsal sebebi olarak tanımlamayan fakat onu insan tabiatı için gerekli gören herhangi bir felsefî öğreti, filozofun altını çizdiği ahlâkçılıkla barışık olmak durumundadır. Ancak bütün bunlardan daha temel bir gâye vardır ki, o da, insanın “varoluşuyla ilgili güvenlik” ihtiyacının tatminidir. (Bu tabir Laing’e âittir, temel kevnî güvenlik duygusunun insanın ruh sağlığı için şart olduğunu, hemen bütün akıl hastalıklarının sebebinin, bu güvenlik duygusundan mahrum kalmanın bir neticesi olarak ortaya çıktığını ileri sürer.) İnsan, bu en temel ihtiyacına cevap vermeyen bir mânâlandırma faaliyeti karşısında pasif bir özne durumuna düşecek ve böylesi bir mânâ dünyasından kaçınacaktır. Bir manevî nizam, ona şuurlu olarak bağlanan bir insanı, sadece varoluşların “niçin”i hakkında tatmin etmekle yetinemez. Bilgeliğin bu meydanında, yeterli tatmini sağladığı hâlde varoluşu dayanılmaz bir ağırlık gibi hissettiği bir ruh durumuna düşmemesi ancak insanın her zaman müracaat edebileceği bir kevnî güvenlik alanının varlığıyla mümkündür. İnsan, niçin var olduğuna dâir sorunun tatmin edici cevabı kadar, ne olacağına ilişkin sorunun da tatmin edici cevabına ihtiyaç hisseder ve bu ihtiyacın karşılandığını düşündüğü durumda mânâ arayışı kendi dairesini tamamlamış olur. Hatta, insanın kevnî planda asıl zorlandığı soru daha çok ikincisidir. İnsan olduğunun yeterince şuurunda olan bir varlığı, varoluşunun gizemini keşfedememekten çok şuurlu bir varlık olarak bir hiç hâline gelme ihtimâli tedirgin eder. İnsanın, bahsi geçen güvenlik arayışına yönelmesinin sebebi de bu tedirginliktir. Ödev mi mutluluk mu ikilemini konuşurken, ahlâk öğretilerinde hürriyet probleminin insanî varoluşun mânâsı içinde nasıl ele alındığına da değinmek gerekir. Herhangi bir ahlâk öğretisi, mükellefiyet fikrini temellendirirken insanın tercih gücüne sahip bir varlık olduğunu ilke olarak kabul etmelidir. Buradaki hürriyet kavramı, insanı yükümlü kılacak bir başlangıç şartı olarak değil tüm ahlâkî tercihlerinin sonunda varacağı bir kendini gerçekleştirme şartı olarak vurgulanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında bir ahlâk öğretisinin, hürriyet kazandırıcı olması gerektiği belirtilmelidir. (Kierkegaard’ın kendini gerçekleştirmeyi, toplumsal olanın ötesine geçerek “fert” olmaya ve hürriyeti de Tanrı ile bağlantı içinde bulunmaya bağlayan görüşü ile Heidegger’in öteki nesneler dünyasından çıkıp kendisi olmaya, varoluşu anlamaya yönelen insanın kendisini gerçekleştirmeye yani “hür olmaya mahkûm” olduğu görüşü, farklı anlayışlardan ve fakat hep aynı ilişkiyi kurmaya yöneliktir.) Bir ahlâk öğretisi, psikolojik, sosyolojik, antropolojik ve nihayet politik kayıtlar karşısında kendini gerçekleştirmek isteyen insan için hür kılıcı bir tavır içermek durumundadır. Çünkü aklın; çağın ve kültürün şartlarından farklı bir ahlâkî tercihde bulunması gerektiğinde bunu ne kadar başarabildiği veya saadet adı altında haz ve yarar talep eden tutkulardan ne derece bağımsız karar verebildiği hususu, bahsi geçen bu hürriyet kavramıyla alâkalıdır. Kendini gerçekleştirici bir iç hürriyetin, bir ilke olarak öngörülmediği durumda, insan daima zihnen şartlanmış bir varlık olarak kalacak, insanî varoluşa yine insana âit bir mânâ yüklemek imkânsız olacaktır. Nitekim düşünen bir insanın, bir mânâ arayışına girmesini sağlayan ilk mânevî kriz, kendini gerçekleştirmesi yolunda hür olmadığını ve bu yolda birçok engelin kölesi olduğunu farketmesiyle yaşanır. Bu ilk krizi, insanın bahsedilen mânâ arayışı esnasında kendisi/vicdanı ve toplumu/kültürü ile radikal bir hesaplaşmayı gerektiren ikinci zorlu bir kriz merhalesi takip eder. Kelimenin etimolojisinin de ima ettiği gibi kriz, kritik bir durumu gösterir ve kaçınılmaz bir şekilde kritik yapmayı gerektirir. Bunları dile getirmekteki maksat, elbette bütün ahlâkî özneleri trajik birer kahraman gibi göstermek değildir. Ancak kevnî bir krizin eseri olmasa bile yeni bir ahlâkî bilgeliğe ihtiyaç duyulup duyulmadığı sorusuna yetecek kadar bir muhasebe içinde olmak, başlangıç için gereklidir. Ondan sonra gelmesi gereken ise, ferdi ve toplumu inşâ eden yaygın değerlerin kritiğidir. Bu değerlerin çağın zihniyet dünyasıyla, âlem tasavvuruyla ve insanın varoluşuyla ilişkili olacağı açıktır. Modern zihniyet dünyasının insana özgü bilmek, inanmak ve yapmak ile ilgili yönlendirici fikirlerinin değerler dünyasına nasıl yansıdığını kritik bir yaklaşımla “yeniden keşfetmek”, nasıl bir dünyada yaşandığı sorusunun cevabını verecektir. Yeniden keşif kavramı, daha önce bilindiği varsayılan bir kâinat anlayışını, insanın varoluşu ile değerler dünyası arasındaki ilişkinin içinde yaşanılan çağda nasıl kurgulandığını te’vil etmektir. Bu tür bir yorumlama etkinliğinin, içinde yaşanılan çağın etkisinden kurtularak nasıl başarılabileceği hususu da ayrı bir metodolojik tartışma konusu olmakla birlikte temel dayanak noktasının “insan tabiatı” olacağı ortadadır. Bu tabiat, hangi dinî/felsefî öğreti ışığında tanımlanıyor olursa olsun, son tahlilde insanı insan yapan bütün varlık alanları bir ortak payda kabul edilmek zorundadır. Dolayısıyla insanın yaşayan, ölen, hisseden, düşünen, tercih eden, bilen, anlayan, mânâ veren, üreten ve dönüştüren bir varlık olduğu, dinî inanç ve felsefî bakış açısı farklılıklarına rağmen veri kabul edilmelidir. İnsanın bir tabiata ve mahiyete sahip olup olmadığını felsefî bir tartışma mevzuu hâline getirmek, metafizik bakımdan mümkün görülebilirse de, mutlak bir nihilizme/hiççilik düşmemek adına insanın bir tabiata sahip olduğu fikrini hareket noktası yapmak, insan aklına saygı bakımından daha emin bir yol olarak değerlendirilebilir. Ahlâkın nazarî / teorik boyutları üzerinde yoğunlaşmak, insan tabiatına ilişkin olarak akıl ve tercih gücünün öne çıkarılmasını gerektirmektedir. Akıl, sadece bilmek ve açıklamakla değil anlamak ve değerlendirmekle, tercih ise mânâ arayışı ve kendini gerçekleştirme çabasıyla ilişkili olduğu ölçüde değer kazanır. Dolayısıyla yeni bir ahlâk anlayışına ihtiyacın güçlendiği her noktada, dünya üzerinde birçok zaman ve mekânda tecellî eden ve bu arayışa temel doğrultusunu gösteren hikmet, insanın kendini tanıması gerekliliğini vazetmiştir. (İslâm’da bütün hayattan maksadın Allah’ı tanımak/marifetullah olduğu ve bunun da ancak kendini bilmekle mümkün olabileceği hadîste bildirilmiştir. Latincede ünlü “nosce te ipsvm” aforizmasında yer bulan bu hikmet, Sokrates’in “gnôthi seauton” ifadesiyle anlatmak istediğidir.) Mânâ arayışını ciddiye almayan, onun kendini tanıma çabasına ket vuran modernite ve değerler alanını nihilizme indirgeyen postmodernizm, insanın bahsi geçen en temel akıbet tedirginliğini unutturma rolündedir. Modern uygarlık, teknolojiyle sağlanan refahın insan hayatına yeterince mânâ katacağını, çünkü teknolojik bir toplumda fertlerin ölüm kaygısını unutacaklarını ve hatta hiç ölmeyecekleri vehmiyle yaşayacaklarını öngörmüştür. Gerçekten modern teknoloji, insandaki ebedîlik tutkusunu istismar ederek, bu dünyanın hiç son bulmayacak bir varlık alanı olduğu vehmini başarıyla telkin etmektedir. Bu vehim, dinî öğretilerin cennet tasvirine karşılık gelir ve aslında cennet inancının sekülarize/dünyevî edilmiş biçiminden ibarettir. Modern teknolojiyle, eskisine nazaran olağanüstü bir şekilde zenginleştirilmiş bir yeryüzü cenneti tasarımı karşısında çağın insanı ölümü hatırlamakta zorluk çekmektedir. Hatırladığı zaman da, onu dâima başkalarının başına gelen, kendi başına ise dert edilmeyecek kadar uzun bir vâdede gelecek olan uğursuz ve mânâsız bir musibet olarak görmektedir. Ölümün mânâlı olmadığı bir dünya görüşünde hayatın mânâsı da elbette çok derinlik taşımayacak veya ömür süresinin maişet, refah, itibar ve güç taleplerinin yönlendirdiği şekilde harcanması gâyesinden daha öte bir mânâya sahip olmayacaktır. NOT: Bu makaleyi, İslâm mâneviyatının modern insana mânâ ve hürriyet arayışı için ne vadedebileceğine dâir mümkün düşünceleri içeren bir makale takip edecektir. Adımlar Dergisi, 1 . Sayı, Shf: 44

BABAANNE İRFÂNI MI DEMİŞTİNİZ?

Aşağıda 6 Eylül 2014 tarihli bir haber: “Başbakan Ahmet Davutoğlu, memleketi Konya’nın Taşkent ilçesini ziyaret etti. Kendisini karşılayanların, babaannesinin, “Oğlunla ordu, kızınla oba olasın. Koç koç oğlanların ardına düşe. Dünyalar ayaklarına gele. Herkes sana akıl danışa” şeklindeki duasının yazılı olduğu pankart açması üzerine Başbakan Davutoğlu: “O duayı hiçbir zaman unutmadım, hiçbir zaman unutmayacağım. Babaannemi hatırlayan Konyalılara, gençlere de selam olsun. Ona bir Fatiha bağışlayın ki onun irfanını her yerde egemen kılabilelim” diye konuştu. Davutoğlu: “Sabah okula giderken, babam işe giderken hepi­miz sıraya girer babaannemin elini öperdik. Bu tören babaannem 83 senesinde 95 yaşında ölene kadar hiçbir zaman aksamadı. Biz ayrılırken daha dua etmeye baş­lardı, akşam da aynı şekilde karşılardı. Akşama kadar hep hissederdik ki, onun duası yanımızda, yakınımızda.” Başbakan Davutoğlu konuşmasının devamında, “Bizler hiçbir şey yapmadık, bizlerin yaptığı sadece ve sadece dedemizden, babaannelerimizden, ninelerimizden gördüğümüz o duadır, niyazdır ve hep hayırla yola çıkmış, salih amel için yola çıkmış insanların duasıdır” dedi.” İnsan zihninde olunması gerekene dair bir imaj mevcut ise, bu imajın maddi varlık alanına yansımaları, bedeni, giysileri, konuşması, insan ilişkileri, zamanı kullanma biçimi, yiyecek ve içecek tercihleri, ev, otomobil, tatil seçimleri vb. İnsanın hayat tarzını ve hayat üslûbunu gösterir. İnsan zihninde mevcut imajın, büründüğü kalıplardan birisi de “mekân”dır. Olunması gerekene dair imaj, mekâna kendi kimlik ve üslûbunu verdiği gibi, birbiriyle etkileşim hâlinde, içinde hayat sürdüğü mekânın da insan hayatını şekillendirmesi, ona kendi şartları istikametinde bir yapı, bir hayat tarzı, giderek bir zihniyet kazandırması da söz konusudur. Bu sebeple, bir mekânda niçin yaşadığımız ve nasıl yaşadığımız sorusuna verilecek cevap, olunması gerekene dair bir imaj sahibi olunup olunmadığının da cevabıdır aynı zamanda. Unutulmamalı ki, psikolojide insan karakterini şekillendiren unsurlar arasında başköşeye oturtulan “çevre” faktörünün muhtevasında, en geniş anlamıyla “mekân” kavramı da saklıdır. Bu mekân kavramının sınırlarını derece derece genişletirseniz, evden sokağa, sokaktan şehre, şehirden ülkeye doğru bir genişleme ile karşılaşırsınız. “Vatan”da bir milletin büyüklük, hürmet ve muhabbet duygularıyla benimsediği ve şahsiyetini içerisinde bulduğu bir “mekân” değil midir? İşte belki de mekânın bu önemi ve fonksiyonu yüzündendir ki, Allah Kelâmı bize, geçmiş kavimlerin kıssalarından örnekler verirken, sık sık onların perişan yurtlarından, harap olan şehirlerinden de bahseder. İnşâ ettikleri görkemli İrem şehrinde azgınlaşan Âd kavmi, dağlarda kayalardan muhkem şehirler yontan Semûd kavmi, şehirlerinin şatafatı içerisinde Hz. Salih peygamberi yalanlayan Medyen ahalisi, bize uyarıcı örnekler olarak anlatılır. Bu geçmiş topluluklar, mekânı deforme ederek, nefislerine hoş gelecek şekilde, israf ve şatafatla yoğurmuşlar ve neticede inşâ ettikleri mekânların azameti, bu azamet ve görkemin kendilerine zerk ettiği gurur ve kibir, o toplumları harap etmiştir. Bugün Türkiye’de, büyükşehir, metropol, mega-city, adına ne dersek diyelim, bugünün modern kentleri, alışveriş merkezleri, etrafı duvarlarla çevrili yüzme havuzlu siteleri, rezidansları, 1+1 daireleri, İrem yahut Medyen şehirlerine benzer bir şekilde, içinde yaşayanları yutuyor, kuşatıyor, iyilik, güzellik ve insanilik gibi, olunması gerekene dair imajların, zihinde oluşumuna izin vermiyor, onları cılızlaştırıp boğuyor. Başbakan Davutoğlu, isterse iyi niyetle yukarıdaki cümleleri kurmuş olsun. Cumhurbaşkanı Erdoğan, istediği kadar “Biz, seher vakti alnı secdede, gözyaşları içerisinde bize duâ eden ihtiyar dedelerin, ninelerin duâlarıyla ayaktayız” desin, netice muhafazakâr bir retorikten ibarettir. Söylemde İslâmî, muhafazakâr; icraatta ise modern ve batılı. “Çılgın” projeler, İstanbul’u uluslararası finans merkezi yapma gayreti, gökdelenler, yatlar için marinalar vesaire. Bu sebepten olsa gerek, Davutoğlu’nun ve Erdoğan’ın konuşmalarında duâ eden örnekler, hep köydeki yüzü yaşmaklı teyze, secdede gözü yaşlı ihtiyar dede üzerinden. Siz hiç, Ataşehir’de, lüks bir sitenin 38’inci katında, stüdyo tipi dairesinde, gözyaşları içerisinde duâ eden bir örnek duydunuz mu Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın ağzından. Duyamazsınız!.. Zira, miras aldığı geleneğin ruhunu yansıttığı mekânda, o duâların edileceği iklim hayat bulabilirken, miras bıraktığı gelenekte, o ruh iklimine o duâya yer yok. Nasıl olsun ki?.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, o pek “veciz” ifadesiyle, “Batı’nın ahlâkını almayacağız! Modernliğini ve teknolojisini alacağız!” dediği Batının modernleşmesi, esasen Hristiyanlığı kiliseye hapseden batının, yenidünya kurgusuydu. Ve bu dünyada, ahiret üzerine yapılan hesaplara yer yoktu. Tek boyuttan ibaret bu yeni hayat, ahiretle beraber, ifâde ettiği tüm anlam dünyasını da reddediyordu. Düz bir çizgide, dünyevi bir hat üzerinde hakikati arayan insanın, kafasını kaldırıp “yukarı” bakması ne kadar mümkün? Ve böyle bir insanın, ellerini “yukarı” kaldırıp, diğergâm bir duyguyla bir başkası için duâ etmesi, ne kadar imkân dahilinde?.. Zihnindeki imajın, mekâna yansıyan şekli, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in “Şehrin Kalbi” noktalamasında: “Nur yolunu tıkıyor yüzbir katlı gökdelen/ Bir küçük iğne yok mu, şehrin kalbini delen?” diyerek vasfettiği, yüzbir katlı gökdelen olan bir anlayışın, gerçekten, “babaannesinin irfânını” her yerde hakim kılmayı, samimiyetle istediği düşünülebilir mi? “Modernliğini ve teknolojisini almak” istediği Batının, hayat tarzını da beraberinde getirdiğini anlayamayan bir “babaanne irfânı”; Ve bu hayat tarzının, eve, mekâna yansıyan karakterinin, işlevsellik yerine imaj, fazilet yerine haz, mahremiyet yerine hayatı açıkta ve görünür yaşama olduğunu sezemeyen bir “babaanne irfânı”; İnşâ ettiği rezidanslarda, 1+1 denilen ve bir ailenin mahremiyetini sağlayamayacak yapılar inşâ eden “babaanne irfânı”; Etrafı yüksek duvarlarla çevrili siteler inşa edip, bütün blokların ortasına açık yüzme havuzu konduran, balkona veya cama çıktığınızda sizi, havuzda yüzen veya güneşlenen komşunuzu, yarı çıplak izlemek “bahtiyarlığı”na eriştiren “babaanne irfânı”… Şimdi, böyle bir sitede yaşayıp büyümüş bir babaanne tahayyül edin… Sabah kalkıp sitenin parkurunda yürüyüşünü yapıyor. Öğlen mayosunu giyip sitedeki diğer erkek ve kadın komşularıyla birlikte havuzda yüzüp güneşleniyor. Daha sonra sitenin restoranında kokteylini yudumlarken havuzda yüzen diğer site sakinlerini seyre dalıyor. Arada bir sitedeki diğer komşularıyla tavla partisi yaptığı da oluyor. Hayat tarzı ve günlük yaşam rutini bu şekilde olan bir babaannenin, oğlundan, torunundan, hayır duâsını eksik etmediği bir görüntüyü zihninizde canlandırabiliyor musunuz? Zannetmiyorum… Sınava gireceği gün, annesinin sabah namazını kıldıktan sonra 313 Âyet-el Kürsî okuduğu bir bardak suyu, annesinin yönlendirmesiyle kıbleye dönüp, Besmele çekerek içen bir insan olarak, zannetmiyorum. Söylemde, “duâ eden babaanne” alegorisi üzerinden halkın müspet duygularına hitap edip, onların oylarıyla iktidar olurken, fiîlde, sitenin yüzme havuzunda mayosuyla arz-ı endâm edecek babaanne tipini; böylesi bir hayat tarzını inşa etmek! Meydanlarda, “Biz, 1400 yüzyıl önce, Mekke’nin sarp kayalıklarına inen değerlerin takipçisiyiz” derken, uyguladığı ekonomi politikaları, çıkardığı imar yönetmelikleriyle, tüketimin ve hazzın esas olduğu, Batılı modern hayat tarzına, onun mekân anlayışına ve o mekânın yoğurduğu insan tipine vücut vermek! Ne diyordu Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Sabah okula giderken, babam işe giderken hepi­miz sıraya girer babaannemin elini öperdik. Bu tören babaannem 83 senesinde 95 yaşında ölene kadar hiçbir zaman aksamadı. Biz ayrılırken daha dua etmeye baş­lardı, akşam da aynı şekilde karşılardı.Akşama kadar hep hissederdik ki, onun duası yanımızda, yakınımızda.” Ve “Babaanneme bir Fatiha bağışlayın ki, onun irfânını her yerde hâkim kılalım” Reklam ve enformasyon yoluyla, imajlar ve fragmanlar üzerinden, hayatın adetâ bir gösteriye dönüştürüldüğü… Tüketimin olabildiğince hoyratlaştığı,”değer”in yerini imajın aldığı bir dünya. Önce ihtiyacın reklam ile üretilip, sonra alıcısı hazırlanan metânın, pazara sürüldüğü bir dünya. İnsana, “standart paketler”de, yiyecek – içecek, giysi, bilgi, hayal, sevgi – nefret, insan ilişkileri, ev, otomobil, tasarım, eğlence ve “boş zaman” meşguliyetleri pazarlanan bir dünya. Böyle bir dünyada, sizden “her dâim duâsını eksik etmeyen bir babaanne ve onun her yerde hâkim kılınacak irfânı” mı demiştiniz? Adımlar Dergisi, 1. Sayı, Shf: 39