2. SAYIMIZDA NELER VAR?

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu’nun hazırladığı aylık dergi ADIMLAR Dergisi’nin 2. sayısı çıktı. İlk sayısının çıkışıyla gerek Türkiye’de gerekse dünyada büyük bir yankı uyandıran Adımlar, bu ilgi altında 2. sayısıyla yayınına devam ediyor. Yeni sayısının kapağına Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri’nin kılıcını taşıyan dergimizin kapak konusu Hakan Yaman’ın kaleme aldığı “Türk Ruhu’ Dediğimiz Şey” başlıklı yazısı. İlk sayısında “IŞİD Sen Oradan, Biz Buradan” başlıklı yazısıyla bütün dünyanın dikkatini çeken Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ali Osman Zor’un bu sayımızdaki yazısının başlığı ise “Ortak-Esas Düşman Amerika ve Onun Yerli İşbirlikçileri”. Genel Yayın yönetmenimizin ilk sayımızda büyük alâka toplayan çıkışımız üzerine, Amerikan CCN televizyonu başta, yabancı medya kuruluşlarına verdiği röportajları bu sayımızda okuyabilirsiniz. Dergimizin bu sayısında yayınlanan ilk röportajı Etnik Kürtçü saldırılara hedef olan Hüda Partisi Sözcüsü Sayın Said Şahin. Ülkenin doğusundaki müslüman Kürde saldırıların başladığı ilk günlerde gerçekleştirdiğimiz bu röportajı, dergimizde okuyabilirsiniz. Dergimizde yayınlanan diğer makâle ve çalışmalar sırasıyla şöyle: – Kürt Ne İstiyor? / Şamil İğde – Zorlamayın! Ayn-el Arap (Kobani)’den yükselen ses, antiemperyalizmin sesi değil. / Salih İlmer – Modern İnsanın Arayışı ve İslâm’ın Vaadi / Cem Türkbiner – ‘Diyalektik’ Kavramı Etrafında / Tufan Ersöz – Moda: Arayış Mı, Kaybediş Mi? / Zeliha Arslan – CNN International’ın Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ali Osman ZOR Röportajı / Ivan Watson – “Bağımsız” Fransız Gazetecinin Ali Osman ZOR Röportajı / Anne Andlauer – Medine Vesikası’ndan NATO Köleliğine / Av. Güven Yılmaz – Şedit Hatırlatmalar / Yücel Atasel – Bedel / Hülya Yaman – Eylül Geldiğinde / Hakan Yaman – Arthur Rimbaud -II- / Av. Ahmet Arslan Adres: Hürriyet Mahallesi Dr. Cemil Bengü Caddesi No:48/3 Çağlayan – İSTANBUL Telefon: (0212) 234 27 10 GSM: 0538 730 73 73 – 0544 487 19 99 Mail: adimplatformu@gmail.com

ADIMLAR 2. SAYI ÖNSÖZ SELÂM SİZE!

Adımlar Dergisi’nin 2. Sayısının Önsözünü http://www.adimlardergisi.com okuyucuları için paylaşıyoruz: Selâm Size! “Ekim”den “Kasım”a Adımlarımıza devam ediyoruz… “Sürülen” ve “tohum atılarak ekim yapılan” bir aylık zaman diliminden; bütünleşmenin gereği olan “kesim” ve “taksimat”, “ezmek” ve “ufaltmak” kavramlarının eşlik ettiği “Kasım”a doğru… Adımlar, ilk sayısının ardından, tam da bu kelime tedâilerinin izinde yürüyüşünü sürdürüyor. Ekim, akılla kavranamaz bir hızla deverân eden günümüz şartlarını İBDA Dünya Görüşü’ne nisbetle hissetme, anlama ve anladığını dosta-düşmana anlatma tecrübesi oldu Adımlarımız için. Büyük Doğu-İBDA Tarih Muhasebesi’nin niçin “keramet çapında” olduğunun; “ideoloji” ile “siyaset” kavramınının hangi şartlarda aynılaştığının; samimiyetteki bereketin ve taklid edilemez oluşunun; dolayısıyla, Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun hangi ihtiyâcın karşılığı olarak beklendiğinin dünya çapında örneklerine şâhid olduğumuz bir ay oldu, Ekim… Bayram haftasına tevafuk eden ilk sayımızla tertip ettiğimiz “Bayramlaşma Toplantısı”nın Batıcıları rahatsız edişi… Bayramlaşma Toplantımız hangi parti, dernek veya cemaat altında faaliyet gösteriliyor olunursa olunsun, müslüman Anadolu insanının bir masa etrafında ortak duygu ve düşünce içerisinde tavır alabileceğini göstermesi bakımından tarihîdir… “Hiçkimsenin, gerçek niyetini gizleyemediği şartlar” içinde ilk sayısıyla çıkan Adımlar; Davasına, Sahibine ve Fikrine olan inancıyla, bütün niyetlerini açık bir şekilde ortaya koyarak dünyaya kendisini arzetmiştir… Hedefi tutturduğunu gösteren büyük ilgi ve alâkaya muhatab olan çıkışımız üzerine, Batı medyasından gelen röportaj talepleri… Başta Amerika’nın CNN International’ı olmak üzere, bir çok Avrupalı medya kuruluşu için verilen beyanatlar… Dergimizin bu sayısında büyük kısmı yayınlanacak olan röportajlar, Adımlarımızı peşi sıra attığımız Genel Yayın Yönetmenimiz Ali Osman Zor’un gündemimize dair düşüncelerinin özetidir aynı zamanda. Diğer taraftan ise, bugüne kadar İBDA adına tutmaya çalıştığımız mevziî kuvvetlendirme amacına yönelik olarak da değerlendirilebilir. Bütün kesimlerin her ân değişen tutum ve şartları etrafında, “hiç değişmeyen” bir hareketin mensupları olarak, günlük, adi politikalar içinde mücadeleyi kendi nefsimizde farzedip idare-i maslahatçılık yapmamız düşünülemezdi. Zira, tavır alınması gereken yerde tavır almamak, fikre inançsızlıktan gelir kanaatindeyiz. Coğrafyamızdaki problemleri, kendi koyduğu değer ölçüleri ve oluşturduğu imajlar etrafında konuşturmak isteyen Batı, işbirlikçi medya kuruluşları, yazar ve politikacıları yardımıyla ortaya attığı bu kördüğüm olmuş yumak etrafında insanımızı oyalamak istiyor. Haçlı-Yahudi dehâsının bu kördüğümde “çözülmez” zannıyla kullandığı canalıcı bir “düğüm” var: “Türk-Kürt kardeştir” Bu “şartsız genelleme”den aldığı şımarıklıkla Etnikçi Kürt, yıllardır coğrafyamızdaki Batı saldırganlığının bahânesi, gerekçesi oluyor… İbda Mimarı’nın koyduğu ölçüyle ifâde edecek olursak; “Bizim müslüman olarak Türk, Kürt veya Arab diye hiç kimseye sadece kavminden dolayı bir dalkavukluk tavrımız yoktur ve müslüman hangi kavimden olursa olsun, kavim üstü “ümmet” esasına nisbetle kardeşimizdir; müslüman olmayan da düşmanımız.” Bu çerçevede, “kavim üstü ‘ümmet’ esası”nı bozan, onun bütünlüğüne saldırıp parçalamaya ve ondan kendisini ayırmaya çalışan bir Kürt, kardeşimiz değildir! Gerçek Türk, hiçbir zaman İslâm’a saldıran Etnik Kürtçünün kardeşi değildir! Gerçek Türk, hiçbir şekilde, İslâm vatanının kapısını Hıristiyan-Yahudi ordularına içeriden açan Etnikçi Kürtle kardeş olamaz! Gerçek Türk, Amerikan bayrağı altında savaşan Kürtün tek kelimeyle, düşmanıdır! Böyle bilinsin bu!.. Çözümsüzlük yumağı içerisinde Doğunun ruhunu, fikrini ve enerjisini korkunç bir dolayıma sokarak zaman kazanmak isteyen Batı da, meydana getirdiği bu yumağa kendisini kaptırmış görünüyor. Günümüzde herkes tarafından ifâde edilen “bölgemizdeki kördüğüm”, “çözme”ye çalışılarak çözülemez. Çözüm, çözümsüzlüğü ortadan bütünüyle kaldırıcı tek, kesin ve kararlı bir hamle ile olur: Batı’nın ortaya attığı kördüğüm yumağını bir kılıç darbesiyle keserek, ikiye ayırmalı! Bizce çözüm, kapağımıza taşıdığımız, İttihâd-ı İslâm Dâvâsı’nın Remz Şahsiyeti Yavuz Selim Hân Hazretleri’nin kılıcındadır… Yavuz Selim Hân, İBDA’nın kılıcıdır!.. İslâm Devrimi bu kılıçtadır! Kumandan’a nisbetle bir adım, bir edâ, bir bakış, bir tutum, bir tavır, bir kalem, bir yumruk, bir kılıç olmak gayesiyle; Adımlar… * Tam da baskı aşamasındayken netleşen bir gelişme: Kumandan Sayın Salih Mirzabeyoğlu’nun İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde, 29 Kasım Cumartesi günü, Saat 17:30’da bir konferansı olacak. Programla ilgili gelişmeleri http://www.adimlardergisi.com adresimizden öğrenebilirsiniz.

NATO Panikde ! Rus Savaş Uçaklarının Gövde Gösterisi

Rus savaş uçaklarının Karadeniz ve Kuzeydenizi üzerinde gövde gösterisi Çarşamba (29.10.2014) gününden itibaren Avrupa basınında, Rus Hava Kuvvetlerinin baskın gibi Doğudeniz,  Kuzeydeniz ve Karadeniz uluslararası hava sahasında 26 Savaş uçağı ile yapmış olduğu gövde gösterisinin NATO`yu ve Avrupa ülkelerini nasıl bir panik içerisine soktuğu yazıldı. Edindiğimiz bilgilere göre Rus Hava Kuvvetlerine bağlı uzun menzilli Bombardıman uçaklarınında aralarında bulunduğu 26 uçağın, ayrıca Nükleer başlığa dönüştürülebilen TU-95 Tipi bombalarıda taşıdıklarının tespit edildiği yazılmaktadır.  Uçakların Karadeniz ve Kuzeydeniz semalarında görüldüğü tespit edilir edilmez başta NATO`ya bağlı Türk Hava Kuvvetlerinin uçakları gözlem amaçlı havalandıkları, Türk uçaklarının havalanmasının akabinde de NATO`ya bağlı başta İngiltere, Almanya, Finlandiya, Portekiz , Norveç vs. gibi Avrupa Ülkelerinin Savaş uçaklarınında bu panikle havalanıp Rus Savaş uçaklarını uzaktan takibe aldığı bildirildi. Eş zamanlı olarak, bu panikle başta Avrupa Ülkelerinin başkentleri olmak üzere birçok şehirlerinde alarm sirenleri çalmaya başladı. Neye uğradıklarını anlamaya çalışan Avrupa Halklarının panikle sığınaklara koşuşturduğu haber edildi. Avrupa basınında bu hadise, Rus Savaş uçaklarının bu manevralarının Sivil Havacılığına tehlike oluşturup oluşturmadığını kontrol amaçlı, NATO uçaklarının bölgeye sevk edildiği gibi yansıtıldı. ADIMLAR Avrupa olarak, Avrupa`nın bu panik havasının daha ne kadar devam edeceğinin takipçisi olacağız. ADIMLAR Avrupa

“SAPIK ÇAĞA YENİ AKIN!”

Bundan 39 sene önce çıkan GÖLGE dergisinin mottosu buydu: “Sapık çağa yeni akın!” 1975 senesi 1 Kasım tarihinde çıkmaya başlayan GÖLGE, Kumandan Mirzabeyoğlu’nun da meydan yerine çıkış tarihidir aynı zamanda. GÖLGE’nin mânâsını heceleyebilmek için, o günün şartlarını da bilmek, öğrenmek gerekir. Öyle bir devir ki, İslam adına ortalıkta gezinen bir sürü yarı olmuş, tam olamamışından baba horoz taklidine yeltenenine, İslâm davasını kendi şahsında harcayanına, İslâmı bir ticaret metası olarak kullananına ve daha neler ve nelerine kadar bir sürü cenini sakıt, parazit şu-bu hepsi bir arada mukaddes davayı harcamaktaki ortak karakterleriyle meydan yerinde arzı endam ediyorlar. İslâm davasının sancağını meydan yerine diken Üstad Necip Fazıl bu tabloyu hayal kırıklığı içinde seyrederken, hiç umulmadık bir şekilde ortaya çıkan GÖLGE, bütün dengeleri altüst etmeye yetiyor. Şahsiyetini, rejimin estirdiği zulüm karşısında mazlum edebiyatına sığınarak arayan şahsiyetsizliğe mukabil GÖLGE, İslâmı meydan yerinde haykıran Hazreti Ömer mizacının gür sesiyle meydan yerine dikiliveriyor. O güne kadar Müslümanlar, rejim karşısında kanunî haklarını aramaktan bile aciz ve Menemen provokasyonunun estirdiği terörün üzerinden yıllar geçmiş ve Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğularla verdiği mücadeleyle rejim artık eski gücünü çoktan yitirmiş olmasına mukabil, -bunun farkında olunmadığından- hâlâ, “Menemen gibi olursa?” korkusuyla yaşamaya çalışıyorlarken, GÖLGE’nin çıkışıyla rejimin gerçek gücü ifşa edilmiş oldu. Gölge, “Menemen korkuluğunu bir tekmede devirdi!” “Çığır açıcı” olması ve bu saikle bu gün için de tüm Müslümanlar üzerinde telif hakkı bulunması bakımından İslâmcı mücadelede ilk iki köşe taşı, Büyük Doğu ve GÖLGE diyebiliriz. GÖLGE’nin Müslümanlara kendi güçlerini göstermesi ve rejimin dünden bu güne güçten düştüğünü ispatlayarak -bir malûmu meçhulden kurtararak- mücadelede sunduğu imkânın mirası bu gün dahi yenilmekle bitmiyor. İşte, bizce GÖLGE’nin en büyük misyonu budur, yani bir malûmu meçhulden kurtarması ve böylece zihinlerdeki korkulukların yıkılarak mücadelede yeni bir safhaya geçilmiş olunması. Bu safhayı, stratejik müdafaa içerisinde taktik taarruzun başlangıcı diye ele alabiliriz. Bu çerçevede, özellikle Anadolu dışındaki İslâm dünyasındaki bağımsızlık mücadeleleri, anti-emperyalist mücadele, içerideki mücadeleye motivasyon olarak ele alınmış, Müslüman Anadolu ahalisi unuttuğu, unutturulduğu İslâm Dünyasını, GÖLGE ile yeniden keşfetmeye, hatırlamaya başlarken, aynı zamanda oralarda devam eden İstiklâl Savaşlarının asıl merkezinin yine Anadolu olup, belirleyici olacak savaşın merkezdeki olduğu da tekrar hatırlatılmıştır. Malûm, hatırlamak ruhî bir aksiyondur ve bu hatırlatışla, Müslümanlara, şehidlik şuuru ve aksiyon ruhu yeniden üflenmiştir adeta. Hazreti İsa’nın ölüleri dirilten nefesi misal, üzerlerine ölü toprağı serpilmiş müslümanlar, GÖLGE ile adeta şahlanmışlardır. GÖLGE’nin ortaya attığı bir diğer kavram da “AKINCI”dır… Tarihte, kendi düzeni için karşı düzene saldırmanın özel bir yapısını teşkil eden “AKINCI” kavramını ele alan Mirzabeyoğlu, bu defa düzeninden karşı düzene değil, kendi düzenine doğru bir rol içinde “AKINCI” kavramına yeniden hayat vermiştir. Bu kavram da ilk elde -güya dava adamı geçinenlerce- garipsenmiş ve yan bakışlara sebep olmuşsa da İslâmcı camiada tutulması üzerine onlar da bu kavramı sahiplenmeye koyuldular. Bu gün için GÖLGE’nin bize vermeye devam ettiği ders, insan gücünün farkında olmadığı zaman, o güç kendisine bir fayda vermez. Kendi gücünün farkında olmayan o gücü nasıl kullansın ki? Mirzabeyoğlu bunu 1999’dabir kere daha gösterdi ve “Dik durun karşınızda leşler var!” diyerek aslında Müslümanların ne kadar güçlendiklerini, GÖLGE’den bu yana geçen onlarca yıl içerisinde artık iktidara talip olunma noktasına gelindiğini, artık dönemin stratejik taarruz karakteri arz ettiğinin de ispatçısı oldu. Bu dönemde ve her dönemde yapılması gereken; Kumandan Mirzabeyoğlu’nun kaleminden: “Dikkat edilmesi gereken başlıca mesele, bir takım gelişmelere alkış tutma değil, İslâmı yaşamanın başlıca yönü olan, ‘Allah ve Resulü’nün hükümlerini hâkim kılma’ mecburiyetinde olduğumuzdur; yani rejim plânına geçmek, bunun için mevcudu yıkmak, Müslümanlar için bir imân zorunluluğudur!’ (Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslâmındır, İbda yay., 3. Basım, s: 102) A. Baki Aytemiz ADIMLAR

Vefatının 56. Senesinde YAHYA KEMAL

………………. Necip Fazıl’ın ifadesiyle “fikirde değil sezişte” ve “olgun bir zevk” olarak yazdığı şiirlerle Türk milletinin dinini, tarihini, musikîsini, mimarîsini nakışlandıran usta şair, takvimler 01 Kasım 1958’i gösterirken “limandan sessizce demir alan bir gemi” ahirete yürümüştür. Son sözü Bâkî’nin “Allah’adır tevekkülümüz itimadımız” mısraı olmuştur. Hatırlamaya değer! Hakan Yaman ADIMLAR Dergisi, 2. Sayı, Shf: 58-59 

10 Saat 20 Dakika Süren MGK Toplantısı

Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplandı. Toplantıya, 10 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan ilk kez başkanlık etti. Erdoğan başkanlığındaki MGK 10 saat 20 dakika sürdü. Ahmet Davutoğlu’nun ilk defa başbakan sıfatıyla katıldığı toplantı, Başbakan Yardımcıları Numan Kurtulmuş ve Yalçın Akdoğan ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da ilk MGK’sı oldu. 10 saat 20 dk süren MGK Toplantısı sonrası yapılan açıklamar aklımıza şu soruları getiriyor. Ülkemizin güvenliğini tehdit eden Parelel yapı geçtiğimiz günlerde İD’ne karşı savaşan PYD, PKK ve Peşmerge için gazetelere ilan vererek başsağlığı dilemişti. GKB mücadele ettiği ve ülkemizin güvenliğini tehdit eden bu parelel yapıyla aynı çızgide olmuş olmuyormu? GKB ülkemizden geçiş yapan Peşmergeyi “Biji Serok Obama!” “Biji Serok Amerika!” diye bağıran teröristleri artık bir tehdit unusuru olarak görmüyor mu? GKB “Biji Serok Obama!” diye bağırarak bu topraklardan geçiş yapan terörist peşmergeyi Amerikan Piyadesi olarak görmüyor mu? Çıkarılan teskere ile Amerika’nın “Oratak Düşman IŞİD” siyasetine destek veren AKP, “Parelelcilerle” nasıl düşman oluyor anlayamadık doğrusu. MGK Sonrası Yapılan O Açıklama Parelel yapılanmalar ve illegal oluşumlar vurgusu “Ülkemizin güvenliği, halkımızın huzuru ve kamu düzenini ilgilendiren hususlar ayrıntılı olarak görüşülmüştür. Bu kapsamda milli güvenliğimizi tehdit eden ve kamu düzenini bozan iç ve dış legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten paralel yapılanmalar ve illegal oluşumlarla yürütülen mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği vurgulanmıştır” ifadeleri kullanıldı. “Suriye’de dördüncü yılını tamamlamak üzere olan çatışma ortamının ülkemizin ve bölgemizin güvenlik ve istikrarına yönelik yansımaları, bu konudaki bölgesel ve uluslararası yaşanan son gelişmeleri de içerecek şekilde müzakere edilmiştir”denildi. “Irak ve Suriye’de IŞİD ve diğer terör örgütleriyle mücadele, ülkemizin bu mücadelede uluslararası koalisyon içindeki konumu, Türkiye’ye müzahir gruplar başta olmak üzere, ılımlı muhaliflerin durumu ve yerinden edilen kişilere yönelik insani yardımlarımız görüşülmüştür. Ayrıca Irak’taki siyasi süreçte son dönemde yaşanan gelişmeler gözden geçirilmiş, ikili ilişkilerin güçlendirilmesi yönündeki irade teyit edilmiştir” değerlendirmesinde bulunuldu. ADIMLAR

12 MADDEYLE AKP’NİN 12 SENESİ

Her devrin kendisini sembolize eden figürleri vardır ki, bunlar genellikle ilk ortaya çıktığı günlerde değil, tarihi akış içerisinde gelişen hadiselerle birlikte sembolik bir mana kazanır. Divane bir sipahinin”alçaklar Genç Osman’a ne yaptığınız” çığlığı ile hançerini savurarak bozguncu yeniçeri sürüsüne saldırması o gün hadiseye şahit olanlar arasında nasıl bir aksülamel uyandırdı bilemeyiz ama istikbalin fikir adamı Necip Fazıl, “bütün ıstırabını içine gömmüş bir cemiyetin ruhundan fışkıran” bu sesi “o cemiyet hesabına çok manalı ve değerli” bulmuştur. 12 Eylül öncesinde dönemin başbakanı Demirel’in “yollar yürümekle aşınmaz” sözü kadar, darbeden sonra Kenan Evren’in “asmayıp da besleyecek miyiz” yaklaşımı temsil ettikleri dönemin en canlı figürleri arasına girmiştir. Özal’ın başbakanlık yıllarında”benim memurum işini bilir” diyerek, rüşvete icranın en üst makamından yol veren cümlesiyle; Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye’yi ABD’nin ileri karakolu rolüyle Irak’a saldırtmak için söylediği “bir koyup üç alacağız” ifadesi içte ve dışta bütün bir 10 seneyi özetleyen iki mühür gibidir. Tarihi süreçleri ifadede öne çıkan unsurlar her daim illa bir söz olmak zorunda değil. Bazen bir hadise, bazen de sıradan bir kişi bile koskoca bir dönemin ilk akla gelen sembolü olabilir. 28 Şubat denildiğinde nasıl ki, Çevik Bir’in “demokrasiye balans ayarı” yapmak için Sincan sokaklarında dolaştırdığı tanklar ve Müslümanları küçük düşürmek için sergilenen Ali Kalkancı senaryoları hatırlanıyorsa, ardından gelen süreçte İBDA Mimarının 1999 duruşu da tarihin en parlak sayfalarında yerini almıştır. O yılların Ecevit hükümetini ise kendisine başbakanlık çıkışı fırlatılan yazarkasa ve elbette F Tipi Cezaevleriyle hatırlıyoruz. Tabii bu süreçte yaşanan kanlı cezaevi operasyonları, anayasa kitapçığı fırlatmalar vs unutulmayacak satır başlarıdır. Peki, Kasım 2002 tarihinden beri bu ülkeyi yöneten AKP hükümetlerinin bu 12 senelik saltanat yıllarında hafızlara kazıdığı izler nelerdir? Biz bu 12 seneyi 12 madde ile özetlemeye çalışacağız. Şüphesiz atladığımız, eksik bıraktığımız daha birçok figür kıymetine haiz söz söylenmiş ve hadise yaşanmıştır. Biz burada tamamen şahsi intibalarımıza dayanarak, 12 senelik AKP iktidarı denildiği zaman aklımıza gelen ilk 12 maddeyi listeledik. 1) BOP EŞ BAŞKANLIĞI ve 01 MART TEZKERESİ Recep Tayyip Erdoğan kimdir sorusuna bizzat onun kelimeleriyle verilecek ilk cevap şudur: “Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanıdır.” Bunu biz değil, iktidarı teslim aldığı ilk günlerde bizzat kendisi ifade etmiştir. Zaman dönecek, 50 sene, 100 sene geçecek; yaşadığımız bu günler “yakın tarih” ve belki de “uzak tarih” diye anılacak. Eğer insan soyu henüz yok olmadıysa, dünya dürülüp boşluğa savrulmadıysa ve Anadolu coğrafyasında kendisini Türk diye ifade eden bir millet halen mevcutsa, işte o gün, bu millete tarih dersi veren kalemler, söz Recep Tayyip’ten açıldığında ilk olarak onun ne TC’nin bilmem kaçıncı hükümetlerine başbakanlık yaptığını, ne de bilmem kaçıncı Reis-i Cumhur olduğunu hatırlatacak; ilk olarak BOP meselesine atıfta bulunacaktır. Nasıl ki biz, bugün Damat Ferit’in adını duyunca, hangi Padişahın kızıyla evli olduğunu, kaç defa kabine kurduğunu değil; doğrudan Sevr antlaşmasını ve İstanbul’un işgal günlerini hatırlıyorsak, geleceğin tarihçisi de Tayyip Erdoğan denilince emperyalistlerin bölgeyi yeniden dizayn etmek için sahneye sürdükleri BOP ve buna eş başkanlık yapma hevesiyle yanıp tutuşan bir muhterise vurgu yapacaktır. Dünya durdukça Tayyip Erdoğan BOP ile beraber anılacak, bu uğurda akıtılan Müslüman kanlarının vebalini taşıyacaktır. Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey, sömürgeci güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yeniden dizayn etme, haritaları yeni baştan çizme gayesinden başka bir şey değildir. Eğer bu projenin eş başkanlığına Recep bey değil de, mesela CHP yahut başka partiden birisi heveslenseydi, medyada kendisine “İslâmcı basın” etiketiyle yer bulan ve piyasasını bu imaja borçlu sözüm ona “dini bütün” yayınlar neler ve neler yazmazdı? “Amerikan uşağı, batı ajanı, Müslüman katili” vs. Çoğu söylenir, azı söylenmezdi. Ama işte bahsi geçen proje o kadar ustaca sahneye sürülmüş ki, böyle bir plana en sert tepki vermesi kaçınılmaz olan Anadolu Müslümanları, kendilerinden bildikleri bir partiye yol verildiği için susmuş, adeta bir sandıkla derdest edilmiş, zaman içinde de vicdanları kurutulmuş, algıları değiştirilmiştir. Henüz çiçeği burnunda bir BOP eş başkanı olarak, Irak’ta tarihin en büyük katliamlarından birisini yapan, on binlerce Irak’lı kadının ırzına geçip, çoluk çocuk demeden öldüren, camileri yerle bir eden Amerikan askerleri için 2003’de The Wall Street Journal’a makale yazıp, “kahraman kadın ve erkek Amerikan askerlerinin sağ salim evlerine dönmeleri için dua ediyorum” dedi. BOP eş başkanı, duayla yetinmeyip, Amerika saflarında Türkiye’yi savaşa sokmak ve Irak’ın işgaline yardımcı olmak adına 01 Mart 2003 tarihinde dış güçlere sadakatin en uç noktası olan ihanet tezkeresini Meclis’ten geçirebilmek için varını yoğunu harcadı. “Tezkereye karşı çıkmak bana karşı çıkmaktır” diyecek kadar kendisini bu misyona adamıştı. Tezkere Meclis’ten geçmediği halde, tamamen kanunları hiçe sayarak, hava sahasını açıp İncirlik üssünden kalkan ABD uçaklarının Irak’a bomba yağdırmasına izin verdi; yani kendi Meclis’inin kararını hiçe sayacak kadar Dış Güç’e saygı ve itaatte kusursuzdu. Hoş, seneler sonra bile halen aynı yerde duruyor. İktidara gelişinin 10. senesine rastlayan Kasım 2012 tarihinde yönettiği ülke coğrafyasına emperyalistler tarafından Patriot füzesi döşenmesini talep ediyor ve İslâmabad gezisinde bunun gerekçesini şu şekilde açıklıyor: “Türkiye bir NATO toprağıdır.” Anlayacağınız; BOP eş başkanlığına ara vermek yok. Saddam düşerken, Kaddafi devrilirken, Ortadoğu yangın yerine çevrilirken hep eş başkan bizdik. Durmak yok, yola devam dedik. Şimdi Cumhurbaşkanı sıfatıyla “lafa değil, icraata bakmaya” devam ediyoruz. BOP işinden sonra İslam coğrafyasında değişen haritaların, parçalanan ülkelerin ve iç karışıklığa sürüklenen yerlerin detaylı bir listesi çıkarıldığında meselenin ne kadar vahim ve ciddi olduğu görülür. Libya, Irak, Suriye gözümüzün önünde olan yerler; bir de Asya’nın diğer ucundan Afrika’nın ücra bölgelerine uzanan irili ufaklı ülkeler var ki, neredeyse sınırlarında değişiklik olmayan tek bir İslam ülkesi kalmadı. Bütün bunlar ortadayken, güya İslam gayesi kaygısıyla BOP yanında duran, eş başkana biat edenleri nasıl ifadelendirebiliriz? Söylenecek tek şey; “Haçlı saflarında Müslüman öldürmeye Müslümanlık diyen ahmaklar…” 2) 04 TEMMUZ 2003 ÇUVAL OPERASYONU BOP eş başkanı varını yoğunu ortaya koysa da, henüz partisine şimdi olduğu kadar hakim değildi. Mecliste idrakleri ve İslami hassasiyetleri körelmemiş, Milli Görüş kökenli bir çok vekil vardı. Recep beyin tehdit ve dayatmalarına rağmen 01 Mart ihanet tezkeresi Meclisten geçmedi. Ret oyu veren mebuslar bir sonraki seçimde liste dışı kaldı. Ordunun içinde de bölgede yaşananlara aktif olarak dahil olmak istemeyen ve zaten kendi sınırları içindeki çatışmalarla baş edememekten sıkıntı duyarken, bir de savaşa katılıp bataklığa iyice saplanmaktan çekinen bazı aklı başında klikler vardı. Amerika kendi bağımsızlık günü olan 04 Temmuz 2003 tarihinde, Süleymaniye’de görev yapan Türk askerlerinin başına çuval geçirerek mesajı verdi. “Başa çuval, kıça tekme, enseye şaplak” operasyonu… Doğrusu Osmanlı’nın en çaresiz olduğu işgal İstanbul’unda bile böyle bir aşağılanmanın yaşandığını sanmıyorum. Tarihe böyle bir utanç levhası kazınmıştır. Ordunun alnındaki bu lekeyi temizlemek için kimseyi dinlemeden sıcağı sıcağına ne gerekirse yapması gerektiği bir yana, BOP eş başkanı Recep beyin hadiseye yaklaşımı cidden efsanedir. Erdoğan, ABD’ye nota verilmesini isteyen muhalefete, “ne notası veriyorsun, müzik notası mı” diye cevap verdi. Yaşanan utanç tablosundan daha yüz kızartıcı bir şey varsa herhalde bu her aşağılanmayı sineye çekmeye namzet acziyet tavrıdır. O çuval Milli İradeyi temsil ettiği yalanıyla pompalanan batı kuklası bir politikacının göz yumması neticesinde aslında bu milletin başına geçirilmiş, şaplak bu milletin ensesine atılmıştır. Milli İradeyi temsil eden kişinin bu milletin tarihinde yaşanmayan böyle bir aşağılanmadan sonra “ne notası veriyorsun, müzik notası mı” diyecek kadar çaresizlik ifade etmeye hakkı yoktur. Milli duruştan vazgeçtim, politik akıl bile böyle sefil bir görüntüye izin vermez. “Ne gerekiyorsa değerlendirilip yapılacaktır” der ve zaman içinde soğutursun. Politik akıl bile bunu emreder. BOP eş başkanı ise sadece ama sadece eş başkanlık görevinin selameti derdindeydi; bu milletin hislerine tercüman olmanın değil… 3) KOPENHAG KRİTERLERİ ANKARA KRİTERİ OLACAK! Son elli senedir Türk Dış Politikası, adı bizim çocukluğumuzda AET (Avrupa Ekonomik Topluluğu) iken, sonrasında sadece iktisadi değil, siyasi birliği de hedefleyerek, tek bir devlete dönüşme idealiyle AB olan kuruluşun kapısından içeri alınmak, bunun için Milli çıkarlardan taviz üstüne taviz vermek esası üstüne kurulmuştur. AB burada bir idealin somut organizasyonu olarak dursa da, siyasi tarihimizin batıcılık macerası çok daha evvele dayanır. Mustafa Reşit Paşa ile başlayıp, 170 yıl sonra R.Tayyip ile devam eden süreç, hiç şüphesiz siyasi tarihimizin “batıcı ihanet” dönemidir. AB meselesini, değerli sosyolog merhum Prof.Dr.Erol Güngör hocanın; “Bize düşman olan ve düşman kalacak olan bir medeniyetin çöpçülük hizmetini mi, yoksa kendi medeniyetimizin öncülüğünü mü yapacağız” sorusu etrafında mütalaa etmek lazım. Böyle bir meselede Müslüman bir hükümet reisine neyin yakışacağı bellidir. Oysa kitleye böyle bir ümit vehmettirerek iktidara kurulan Recep beyin BOP eş başkanlığına paralel olarak dış politikadaki ikinci büyük incisi de, batı medeniyetinin çöpçülük vazifesine talip olmaktı: “Kopenhag kriterleri Ankara kriteri olacak!” Kıbrıs davasını bunun için yüzüstü bıraktık, domuz eti üretimi ve ticareti bu kriterler sebebiyle serbest bırakıldı, Türk aile yapısının köküne dinamit bırakan bazı kanun değişiklikleri bu gaye etrafında yapıldı. Kopenhag kriterleri Avrupa Birliğinin adeta amentüsü hükmündedir. O günleri hatırlayan bilir; Tayyip bey her konuşmasında bir şekilde kendisine has telaffuzuyla “Kopenhag kriterleri” ifadesini kullanırdı. Öyle ki, seçim zamanları pek bol savurdukları inşallah maşallahlar bile o dönemde Kopenhag kelimesiyle yarışamazdı. “Ne yapıyorsak Kopenhag kriterlerine göre yapıyoruz” diyordu. Çünkü Hristiyan AB’nin amentüsü olan Kopenhag kriterleri aynı zamanda Ankara’nın kriteri olmuştu. AKP güdücülerinin “bize düşman olan ve düşman kalacak bir medeniyetin çöpçülük hizmetine” talip olmak için nasıl zilletlere imza attığını gösterir bizce en önemli hadiselerden birisi: 2005 Eylül’ünde Danimarka’da Jyllands Posten adlı bir dergide Peygamber Efendimizle alay eden karikatürler yayınlanmış ve bunun üzerine dünyanın dört bir yanından Müslümanlar ayağa kalkmış ve çok sert tepki göstermişti. Karikatürler yayınlandığı tarihte Danimarka Başbakanı olan Rasmussen özür dilemek yerine karikatürcülere sahip çıkmıştı. Akabinde bu kuduz İslâm düşmanı Rasmussen NATO dönem başkanlığına aday oldu. Hadiselerin en sıcak zamanıydı. Türkiye’nin vetosu durumunda Başkan olamıyordu. Tayyip-Gül ortaklığı ile AKP zihniyeti, Danimarka’nın NATO dönem başkanlığını veto etmek yerine onaylamış ve karikatüristlere sahip çıkan Rasmussen’i Peygamberimize yapılan saldırı karşısında ödüllendirmişti. 4) DİNLER ARASI DİYALOG ve HAÇLI SEFERLERİNE ÖVGÜ Biz iddia ediyoruz: Recep beyin dış güç diye bir meselesi yoktur. Ne zaman ki, koltuğunun sallanmaya başladığını hisseder gibi olur; içeride ayran kabartmak ve seçmen kitlesini etrafında daha bir coşkuyla kenetlemek için dış güç jargonuna sarılır. Hem BOP eş başkanı, hem Türkiye’nin NATO toprağı olduğu iddiasında, hem Kopenhag kriterlerini Ankara kriteri yapmış; bütün bunlar yetmiyor ve 2011 senesinde Strasbourg’da yaptığı konuşmasında batılılara şirin görünmek uğruna İslam coğrafyasını talan ve işgal niyetiyle yapılan Haçlı Seferlerini aynen şu ifadelerle övüyor: “-Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur. Haçlı Seferleri tarihi, sadece savaşlar, çatışmalar tarihi değil, aynı zamanda bir kültürel etkileşim, yakınlaşma, birbirini doğrudan tanıma tarihidir.(…)Tarihi, artık savaşlar, çatışmalar, kamplaşma ve kutuplaşmalar üzerinden okuyamayız. Tarihi savaşlar üzerinden okuyanlar, geleceği barış üzerine inşa edemezler. Haçlı Seferlerini derin hafızasından silemeyenler, kendi toplumlarına da bölgelerine de dünyaya da barış ve hoşgörü vaat edemezler.” Kör, sağır, budala ve çıkar faresi değilseniz, bu adamın dış güç filan gibi bir kaygısı olmadığı apaçık… Haçlıları bile DIŞ GÜÇ jargonuyla ele almak yerine müspet bir çerçeveye oturtmaya yeltenen batıya yaranma psikolojisi… Dış Güç diye derdi olan adam Haçlı Seferlerini övmez; hele Müslüman kimliği ile siyaset sahnesine adım attıysa bunu düşünmez bile. Haçlı Seferlerine yaklaşım bu olunca Irak ve Libya işgallerine erketelik etmenin de yolu açılıyor. Ve yine Haçlı Seferlerine yaklaşım “iki dinin diyalogu” olunca, bu milletin itikadına kastedercesine akademik mahfillerde sergilenen “Dinler Arası Diyalog” ihaneti de yol buluyor, semiriyor, palazlanıyor. 28 Şubat döneminin “ilahiyatçı” diye piyasaya sürdüğü soytarılar halk nezdinde itibarı olmadığı için tabana yayılamamıştı. Bu sebeple AKP döneminde ehl-i sünnet itikadına vurulan darbeler 28 Şubat’tan daha azim bir hacim ihtiva eder. Bu misyonun başını Fethullah cemaatinin çekmesi Recep beyi kurtarmaz. Bir kere zaten o dönemde birlikte hareket ediyorlardı. İkinci ve daha mühimi, Haçlı seferlerini dahi “dinler diyalogu” etiketiyle cicileştirirsen, buna yol veren sen olmuşsun demektir. Nitekim, dinler arası diyalog döviziyle dayatılan İslam düşmanlığı bir çok AKP’li bakan ve vekilin desteği ile alıp başını yürümüştür. Bu işin akait boyutundan ayrı bir de siyasi amacı var. Biz bu Haçlı Seferleri konuşmasıyla yol verilen “dinler arası diyalog” ihanetinin ardında Irak, Libya gibi İslam ülkelerinin işgalini meşrulaştırma ve BOP’u kitlelere benimsetme gayesinin olduğu kanaatindeyiz. 13. yüzyılın Haçlı Seferlerini aklayarak 21. yüzyılın Haçlı Seferlerine yol verme cinliği… Az buz çakallık değil. Hele bir dil sürçmesi hiç değil. 5) ONE MINUTE ve MAVİ MARMARA Farklı zaman dilimlerinde seyretse de, bağlantılı oldukları için tek başlıkta topladık. One minute çıkışı eğer samimi olarak “ben lafa değil, icraata bakarım” dövizi etrafında ardına düşülen ve gereği yapılan bir tavır olsaydı, Recep beye bir aklanma kapısı açardı. Oysa daha hadisenin üstünden birkaç saat bile geçmeden bizzat kendi ağzıyla televizyonlarda defalarca tekrar etti: “Tepkim İsrail’e değil, moderatöre…” İsteyen bu video görüntülerini internetin her köşesinde bulabilir. Mavi Marmara adlı yardım gemisinde bulunan Müslümanların İsrail adlı organize terör örgütünün “asker” kılıklı cellatları tarafından katlediliş hikayesi malum… 29 Ocak 2009’da sahnelenen one minute tiyatrosundan bir buçuk sene sonra Mavi Marmara gemisinde yaşanan katliam karşısında yine “icraat değil, laf” yapan bir AKP vardı. Bu dehşet verici bir hadisedir. Uluslar arası karasularda bir Türk gemisinin yolu kesiliyor ve yardım gönüllüleri dünyanın gözü önünde otomatik silahlarla taranıyor. Peki AKP ne yaptı? Milletin gazını aldı. Bu gaz alma işi onların misyonudur. Hak diyerek Hakka ihanet ederler. Recep beyin bir defa “one minute” demesini İslam coğrafyasının beklediği kahramanlık olarak sunanlar acaba niye yüzlerce defa dile getirdiği “anti-semitizm bir insanlık suçudur” söyleminin ardında yatan sırrı kurcalamıyor. AKP’nin İsrail’le ilgili temel bir problemi yoktur. Recep Tayyip için İsrail meselesi iç politikada kuyruğu sıkıştıkça dile getirilen ve gündem değiştirmeye yarayan bitmez tükenmez bir manevra alanıdır. Esasen bölgede İsrail için tehdit oluşturan bütün lider ve ülkeler AKP’nin içinde olduğu bir projeyle derdest edilmedi mi? BOP dediğiniz şey nihayetinde Büyük İsrail’e yol verici bir harita değiştirme operasyonu değil mi? Aksi olsaydı Mavi Marmara gibi bir hadisenin üstü bu kadar kolay örtülmezdi. Yaşananlara kayıtsız kalmak ve hesap sormaktan kaçmak Çuval operasyonunu sineye çekmek derekesinde bir utançtır. “Netanyahu telefonda benden özür diledi” deyip İsrail’le ikili ilişkileri normalleştirme çabasını dillendirmek ve bütün bunların üstüne kendi seçmen kitlene İsrail’e diklenen adam diye oynamak bizce politik dolandırıcılığın en uç noktasıdır. Ölenler senin babanın oğlu mudur ki, telefonla özür dilemek yeterli olsun? Hem devletler hukukunda savaş gerektiren böyle bir skandal sonrası telefonla özür diye bir şey var mı? Saldır herhangi bir ülkenin gemisine, öldür birkaç vatandaşını ve sonra seyret olanları! O ülkeyi yönetenler “Tayyip benden telefonla özür diledi” diye meseleyi kapatacak mı, yoksa emdiğin sütü burnundan getirmek için elinden geleni yapacak mı; görelim bakalım. AKP’nin Türk insanına verdiği değer Mavi Marmara’da ortaya çıkmıştır. Ölen ölür; hesabı bir özürle kapanır. Türk insanının kanı Türk hükümetinin ardına düşmesine ve hesabını sormasına değmeyecek kadar ucuzdur. Yahya Kemal’in bir şiirinde dediği gibi: “Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık.” 6) KÜRT AÇILIMI Başın başında belirtelim: Hangi mesele olursa olsun, bizim sömürgeci batılı güçler tarafından dayatılan hiçbir planı “çözüm” olarak benimsememiz söz konusu değildir. Gelelim AKP’ye… Önce “Kürt Açılımı” diye başladı, sonra “demokratik açılım” diye kıvırdı; şartlar olgunlaştıktan sonra yeniden Kürt açılımına dönüş yaptı. Bizim bu meseleye bakışımız belli… Kumandan Mirzabeyoğlu, 1992 yılında kendisiyle yapılan “Kürt Meselesi” röportajında hem meseleye İslâmcı bir “açılım” yapmış, hem de hadisenin köklerini hiç bir acabaya yer bırakmaksızın fikirleştirmiş, ideolojik vahitler halinde meydan yerine dikmiştir. Bu çerçevenin dışlında bir şey söylememiz mümkün olamaz. “Müminler kardeştir” ölçüsü dairesinde Kürt meselesi bizim için taktisel değil, dünyadaki tüm Müslümanların meselelerinde olduğu gibi ideolojik temelleri olan bir mücadele alanıdır. Kumandanın altını çizdiği “Kürt’ün meselesi ne olmalıdır” davası da, yukarıdaki mukaddes ölçünün dayandığı kaynağa bakılarak cevap bulacaktır. Demek ki biz, Müslüman Kürt’ün meselesini sahiplenirken aslında dışımızda birileriyle ilgilenmiyor, kendi davamızın peşine düşüyoruz. Peki öyleyse AKP’nin bahsettiği Kürt açılımı bu meselenin neresindedir? Açık konuşalım: Tam karşısındadır. Kumandanın yön levhasını çizdiği açılım ile AKP’nin bu topluma dayattığı arasında başlık benzerliği dışında tek ortak yön bulamazsınız. Biz, devri zamanında Kürt meselesini Tayyip Erdoğan ve bu hususta onun akıl hocalığını yapan neo-liberal çapulcular gibi bu ülkeyi parçalamak, son kaleleri de işgalci düşmana teslim etmek için değil; bilakis “Türk” meselesiyle eş olarak Batıya karşı bir direniş alanı olarak gördüğümüzden sahiplendik. Üstad Necip Fazıl, birlik ve beraberliğin gerçek adresiyle birlikte vatanı “bölünmez” kılan aslî madenin de apaçık ifadecisidir: “İslâm’ı biz, dünyada mevcut her ırkı eriten muazzam bir hararet derecesinde bir pota kabul ediyoruz. Onun içinde hepimiz eriyoruz ve bir tek insan madeni çıkıyor: Müslüman… Irklar da Allah’ın, fertler gibi yarattığı vâkıalardan biri… İnkâr edilemez. Irkları, müslümanlığa olan alâka ve hizmetleri bakımından mümtazlaştırabiliriz. Ancak o rengi en güzel aksettiren ırktan olmanın bir iftihar payı vardır.(…) Ama, ırk meselesi şuradan doğabilir ki, arnavutu, çerkezi, KÜRDÜ, hepsi müslüman olarak nazarımızda müsaviyken, bunlar kendilerini İSLÂMÎ ÖLÇÜ DIŞI BİR NİSBETLE bizden koparıp da infirada, AYRILMAYA doğru giderlerse o zaman her birinin, arnavutluğu, çerkezliği, kürtlüğü ayrıca kabahat olur. İşte o zaman Türklük girer araya… Ve dine hizmet noktasında nefsine imtiyaz arayabilir. Biz buna kabahat demeyiz o takdirde…” (Necip Fazıl KISAKÜREK, SAHTE KAHRAMANLAR, B.D Yayınları, 7.Basım, Sayfa:80) Bizim, tarihe Kürt isyanı olarak geçen onlarca ayaklanmaya bakışımızın merkezi bu noktadır. Irk temeline dayalı bir kategorileştirmenin sahibi olmayacağımız muhakkak… Öyleyse Kürt isyanlarını değerlendirirken hepsini birden “kabul” veya “ret” tavrı içinde olamayız. Türk’ün “dine hizmet noktasında” bulunduğu yerde, “İslâmi ölçü dışı bir nisbetle” kopuşu ve bölünüşü idealize eden bütün hareketler nazarımızda mahkûmdur. Aynı şekilde, Türk’ün batıcı idareciler eliyle “din düşmanı ve İslâm karşıtı” bir noktada bulunduğu süreçte, İslâmî ve vicdanî bir kaygıyla şekillenen isyanları “haksızlık karşısında susulmadığı” için muhterem ve mübarek buluruz. Demek ki mesele, Türk’le Kürt’ün çatışması değil, kimin İslâmi ölçülere nispet kaygısı taşıdığıdır. Biz, “bağımsızlığı” değil, Osmanlıya tâbi olmayı tercih eden İdris-i Bitlisi’yi de bunun için severiz; batıcı rejimlere bağlı olmaktansa şehadeti tercih eden soylu Kürt isyancılarına da aynı gerekçeyle hürmet ederiz. Birliğin de, ayrılığın da yerini ve değerini İslâmî ölçülere nisbet kaygısı belirler. Biz, Ulu Hakan II.Abdulhamid’in yanında duran ve Hamidiye alaylarında rol alan Kürt Paşalarını bu sebepten takdir ederken; aynı gerekçeyle, batılı güçlerin ve batıcı rejimlerin tetikçiliğini yapan “korucu aşiretlerinden” nefret ederiz. Kim hangi amaçla, neye hizmet ediyor? Mesele budur. İşte AKP’nin açılımı tam bu noktada, kim, hangi amaçla, neye hizmet ediyor sorusu dairesinde bize yakınlığın değil, zıtlığın vesikasıdır. Neo-liberal, kökten batıcı açılımcıların söylemleriyle bizim dilimiz asla birbirine karıştırılmamalıdır. Onlar acı ve gözyaşı dolu tarihi BATI HESABINA neticelendirmek derdindeyken, biz Büyük Doğu-İBDA bağlıları, Kürt, Türk ve Arap olarak yeniden küllerimizden doğmanın kavgasını verdik ve veriyoruz. Bir safta Kürt, Türk ve Arap’tan yana olanlar; diğer safta Avrupa, Amerika ve İsrail’le aynı hizada buluşanlar… Kürt, Türk ve Arap kimliği taşıyıp; Avrupa, Amerika ve İsrail’in müttefiki olan herkes nazarımızda hain ve düşmandır. Dünü ne olursa olsun; bugün durduğu yere bakarız. 7) ROBOSKİ KATLİAMI Burada, bir hatırlatmada AKP’den çözüm bekleyen Kürtlere… AKP’nin 12 senesini iki kelimeyle özetleyecek olursak şudur: İSTİSMAR ve SAMİMİYETSİZLİK… Bu partinin en tepedeki güdücü kadrosu, ne Kürt, ne Türk, ne sünni, ne alevi, hatta ne de batıcılık konusunda samimidir. Türk demokrasi tarihinin gördüğü en yanar döner ve en çabuk ağız değiştiren partisidir. İstismar etmeyeceği, iki dakikada harcamayacağı tek kıymet yoktur. Dini, milli ve insani her değeri çıkara tahvil edebilir. Barış dediği yere savaş tohumları atılmış; özgürlük dediği noktaya demir parmaklıklardan bir ağ örülmüştür ve açılım kelimesiyle Türt ve Kürk arasındaki bütün kardeşlik kapılarının kapanması kaçınılmazdır. Mayası istismar ve samimiyetsizlik olanlar ne açılım yapabilir; ne de bu coğrafyaya lazım olan sahici barışı, hakiki birlik ve beraberliği tesis edebilir. Bize inanmayanlar 28 Aralık 2011 akşamında, tarihe Roboski katliamı olarak geçen hadiseyi sebep ve neticeleriyle incelesinler. Bir ayıptır, bir utançtır, bir lekedir ve AKP iktidarı kendi mesuliyetinde olan bu hadiseyi aydınlatmak yerine ört bas yolunu seçmiştir. 8) ERGENEKON DAVASININ SAVCISI! Bu ülkede yargı her daim birilerinin arka bahçesi oldu. Zamanında kameralar eşliğinde insanların evi; mahremi basıldı, günlerce “Fadime” hikayeleri dayatıldı topluma. Bir Allahın kulu çıkıp, “özgürlükçü-demokrat-çağdaş” klişeli sözde dünya görüşü adına demedi ki, “bu görüntüleri teşhir etmek özel hayata saldırıdır, anayasaya aykırıdır, sadece insanlık ayıbı değil, aynı zamanda evrensel hukuku hiçe saymaktır.” Hukukun üstünlüğü ilkesini sindirebilmiş, şahsiyetli bir ülkede kitleleri ayaklandıracak bir hadiseydi, ama “kutsal bir amaç adına” yapıldığı düşünüldüğünden kimse gıkını çıkarmadı. AKP döneminde de hukuk devleti adına pozitif bir gelişme olmadı. Onlar da kendi “kutsal amaçları uğruna” aynı rezilliklere göz yumdu, çanak tuttu, bunlardan beslendi. İş bu tür görüntülerle ana muhalefet liderini istifa ettirmeye kadar vardı. Demek ki mazlumluk-mağdurluk iktidara gelene kadar… Kimsenin yaşadıklarından ders almaya niyeti yok. Zalim bizdense sorun yok, işimiz zulümle değil, zulme maruz kalanın kimliği ile… AKP iktidarında şüphesiz tarihe geçecek birçok dava gündemin merkezine oturdu. Ama bunların en başında geleni Ergenekon olarak anılanıdır. Davanın iddianamesi henüz kabul edilmemişti ama 15 Temmuz 2008 tarihli konuşmasında Tayyip Erdoğan kendisini bu davanın savcısı ilan etti. Darbecilerle hesaplaşma sloganıyla bu dava başlamıştı. Derin devletin tasfiyesi dillendiriliyordu. Tayyip Erdoğan’ın 19 Ocak 2009 tarihli Savcı Zekeriya Öz’e destek konuşmasında söyledikleri: “Geçen akşam bir televizyon kanalında bir gazetenin bir mensubu ta İtalya’ya gitmiş. Temiz Eller operasyonunun savcısını bulmuş, onunla söyleşi yapıyor. Ne kadar güzel. Tamam da benim ülkemde bu operasyonu yapana da saygınız olsun. Niye ona durmadan vuruyorsunuz. Bırakın bakayım, nereye varacak bu işin sonu. Rahat olun. Hukuk içinde bu işler yürümelidir. Biz bugünleri değil, torunlarımızın yaşadığı Türkiye’yi düşünüyoruz. O Türkiye tertemiz olmalı, pırıl pırıl olmalı.” Ama gün geldi, devran döndü; bir zamanlar altına kendi makam arabasını tahsis ettiği aynı savcıya “bırakın bakayım, nereye varacak bu işin sonu” demedi. Çünkü işin ucu kendisine dayanmıştı. “Ben bu davanın savcısıyım” dediği süreçte işlenen hukuk ihlallerinin sadece birkaç sene sonra bizzat kendisi ve danışmanları tarafından ifade edilmesi ayrı bir safhadır. Onun danışmanlarından birisi “Milli orduya kumpas kuruldu” açıklaması yaparken, kendisi de yaşanan hukuk skandallarına dair paralel filan diyerek hiç mesuliyeti yok gibi aradan sıyrılmaya bakmıştır. Bugün gelinen noktada görünen odur ki, bir çuval açılmış ve devlet içinde miadı dolduğu düşünülen bütün unsurlar, Pensilvanya kontrolündeki “yeni derin devlete” yol verebilmek için kuru yaş demeden o çuvalın içine atılmıştır. Devletin en gizli belgelerine kadar ele geçirildiği ve kozmik oda sırlarının yabancı istihbarat örgütlerine servis edildiği 17 Aralık sonrası oluşan hükümet-cemaat ayrılığında bizzat hükümete yakın kalemler tarafından dillendirilmiştir. Peki bütün bunlar yaşanırken Recep bey ne yapıyordu? Bu işlerin savcılığını… 9) MUHSİN YAZICIOĞLU SUİKASTI Yakın tarihimizde yaşanan bu “karanlık” ölüm de AKP tarihinin en unutulmaz hadiselerindendir. Şimdilerde cemaat yazarları el altından AKP’yi itham edip, buna delil olarak Hayrettin Karaman’ın bir yazısını öne sürmektedir. AKP’nin kirli ve gizli işlerine dair fetvacısı olduğu ileri sürülen, zamanında Üstad Necip Fazıl tarafından sapkınlıkları ifşa edilmiş bu şaibeli İlahiyatçı, 19 Aralık 2013 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “Türkiye’nin Dostları ve Düşmanları” başlıklı yazısında hiç gereği yokken sözü merhum Yazıcıoğlu’na getirmiş ve kelimesi kelimesine şunları söylemiştir: “Mecellemizin 26. Maddesi şöyle der: ‘Zarar-ı âmmı def’içün zarar-ı hâss ihtiyor olunur’. Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim: Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir. Siyasette olan selim akıl ve kalb sahiplerine de bu kuralı hatırlatıyor ve örnek olarak merhum şehid Muhsin Yazıcıoğlu’nu dua ile anıyorum.” (Hayrettin Karaman- Yeni Şafak, 19.12.2013) Diğer yandan AKP’liler de merhum Muhsin başkanı cemaatin öldürttüğünü ima eder yayınlar yapmıştır. İngiliz istihbaratı, Vatikan gibi türlü yerler de işaretlenmektedir. Sonuç her ne olursa olsun, Türk topraklarında ömrünü bu millete adamış bir vatan evladı şehit edilmiştir ve bu hadise AKP döneminde yaşanmıştır. Kendileri yapmadılarsa aydınlatamadıkları için mesuldürler. Zaten arama kurtarma çalışmalarında yaşanan maskaralıkları derlesen hacimli bir kitap olur. Kaldı ki, bu işi cemaat yapmış olsa bile, hadisenin olduğu tarih AKP ile cemaatin ikiz kardeşlik dönemidir ve bizzat Tayyip Erdoğan’ın itirafıyla “ne istediler de vermedik” dediği zamanlardır. Bu durumda, suikastta cemaatin parmağı olduğunu iddia eden malûm çevreye şunu sormak en tabii hakkımız: “Yoksa sizden istediklerinden birisi de Muhsin başkanın canı mıydı?” AKP bu olayı aydınlatmadığı sürece zan altındadır. Eğer suikastı yapanlar yabancı servisler ise bu daha büyük bir vebal… Yönettiğini iddia ettiğin memleket coğrafyasında yabancı örgütler cirit atıyor, bununla da yetinmeyip, ömrünü memlekete hizmete adamış önemli bir siyasetçiyi dahi öldürebiliyorlar ve sen yüzyılın lideriyim diye hava basıyorsun öyle mi? Hangi yüzyıl liderinin yönettiği ülkede böyle ucuzluklar yaşanabilir? 10) GEZİ DİRENİŞİ Binlerce senelik Türk tarihinde böyle bir toplu kalkışma yaşanmamıştır. 01 Haziran 2013 tarihinde Taksim Gezi Parkında ağaç yıkımına tepki olarak başlayan hadiseler, baruthaneye dönmüş memlekette bir kibrit kıvılcımı tesiri yaptı. 70 milyonluk ülkede mübalağasız her iki kişiden biri, hiçbir şey yapmasa dahi çanak çömlek çalıp olaya dahil oldu. Muhtemelen her üç yetişkinden birisi en az bir defa bilfiil sokaklardaydı. Gezi olaylarının haklılığı veya haksızlığında değilim. Bu nereden baktığına göre değişir. Bu yazıyı ilgilendiren Gezi ve buna bağlı seyreden hadiseler karşısında Recep Tayyip beyin gerçekten enteresan tutumudur. Özellikle 14 yaşında polis tarafından vurulan Berkin Elvan’ın ölümüne dair bir soruya “borsa etkilenmez” cevabını vermesi tarihe geçecektir. Mantık şu: “-Ne işi var o yaşta çocuğun gösteride?” Bu sakat, bu ikiyüzlü, bu utanç verici mantığa sahip hiç kimse, yarın İsrail askerlerinin öldürdüğü çocuklar için yas tutmasın, Mısırlı Esma’yı ağzına alıp, Mavi Marmara şehidi Furkan’ın üstünden edebiyat yapmasın. Bu sadece ve sadece samimiyetsizliğinin tescili olacaktır. Bir başbakan bir çocuk ölümüne “borsa etkilenmez” diye cevap veriyorsa ve devamında ülkede sadece bir tane can kaybı yaşanıyorsa bunun tek sebebi halkımızın sağduyusudur. Sen Türkiye’nin başbakanıysan Türkiye’nin acısını paylaşırsın. Paylaşamıyorsan da siyaseten paylaşmış gibi yaparsın. Bir de “one minute” tiyatrosu var tabii. Ne diyordu: “Siz çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz.” Sende iyi biliyorsun Mösyö, sende iyi biliyorsun çocuk öldürmeyi. Bir yandan ölen çocuklar karşısında bu zerre kadar merhamet tezahürü göstermeyen eski Türk filmlerinden fırlama Erol Taş duruşu; diğer yandan, “benim başörtülü bacıma saldırdılar, camiye ayakkabıyla girdiler” diye milyonlarca göstericinin ısrarla reddettiği hadiseleri yaşanmış gibi bozuk plağa sardırarak tekrar etmesi… Demek ki, böyle bir hadise gerçekten yaşansaymış, ondan mutlusu olmayacakmış. Lamı cimi yok. 30 milyonun diğer 30 milyonu gırtlaklaması pahasına, kendi hükümetinin keyfiliklerine karşı gelişen başkaldırıyı bir iç savaşa dönüştürme gayretine girişti. Sokaktaki isyancıların şuur altına başörtülülere saldırma düşüncesini zerk etmeye çabaladı. Adeta başörtülüleri kendi koltuğunun önünde canlı kalkan yapmaya heveslendi. “Yok öyle bir şey” denildikçe “var” ısrarının başka açıklaması yok. Başörtülüler başkası tarafından değil, bizzat Başbakan eliyle hedef gösterilmiştir. Sadece insanlık sınavından sınıfta kalmadı, o günlerde politik aklını da büsbütün yitirdiğinin işaretlerini verdi. Böyle durumlarda toplumu sakinleştirmek, sükûnete davet etmek ülkeyi yöneten kişilerin görevidir. Siyaseten bile olsa bu yapılır. Gezi ve devamında akseden hadiseler boyunca Türkiye’de iktidarın yapması gerekeni muhalefet, muhalefetten beklenecek refleksleri ise sayın başbakan sergilemiştir. Başbakan göstericilere karşı halkın kendisinden olan kesimini kışkırtmakla meşgulken, istisnasız bütün muhalefet vatandaşı birbiriyle çatışmaktan alıkoymak için takdire şayan demeçler vermiş ve gayret göstermiştir. Şunun altını tekrar çizelim: Türk tarihinde sadece sivillerden oluşan bir gücün otoriteye bu çaplı bir başkaldırısı ilk defa olmuştur. 12 Eylül 80 öncesi de halk sokaklardaydı. Ancak o dönemde meydana çıkanların ana hedefi mevcut hükümetler değil, karşı tarafı imha etmek, etkisizleştirmekti. Daha ziyade üniversite ve gençlik kesiminde “kahrolsun faşistler”, “komünistler Moskova’ya” dövizleri etrafında birbirleriyle boğazlaşma… Oysa Gezi’den sonra yurt çapında gelişen hadiseler ne Alevi-Sünni kavgası, ne Türk-Kürt dalaşması, ne başka bir boğuşmaydı. Sokağa inenler iktidara oy veren halkın diğer bölümünü hedef almadı. 10 milyondan fazla insanın her gece meydanlarda olduğunu varsayarsak, büyük resimde bunu net olarak ifade edebiliriz. Bir saldırı olduysa da, Palalı misali, iktidar cephesindendir. Gezi bir iç savaş değil, hükümete karşı toplu kalkışmadır. İşin bir iç savaş boyutuna gelmesi için çabalayan da, asıl buna engel olma mevkiinde bulunan başbakandır maalesef. Bu hadiselerin bize fısıldadığı şudur: Halk isyanlarının mantığı olmaz, nerede, nasıl başlayacağını kimse bilemez. İş olaya bir tarafından müdahil olabilmek ve kitleyi yönlendirebilmekte… Ahmet Hamdi Tanpınar bir yazısında “Baudelaire’nin ‘Le Balcon’ şiirinde aşk yoktur, aşkın dekoru vardır; fakat imaj o kadar güzel tertip edilmiştir ki aşkı görebiliriz” diyordu. Bende bundan mülhem naçizane diyorum ki; Gezi Parkı’nda devrim gayesi (fikir) yoktur, devrimin dekoru vardır. Gerisini siz tamamlayın. 11) 17 ARALIK HIRSIZLIK OPERASYONU ve PARALEL DEVLET 17 Aralık 2013 tarihinde Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarından birisi ifşa oldu. Fetullah Gülen’le senelerce ayran içtikten sonra ayrı düşen Hükümet, dershaneleri kapatma hamlesine karşılık yaptığı birçok hırsızlığın ifşa edilmesiyle afalladı. Devamında “yavuz hırsız ev sahibini bastırır” diyerek karşı saldırıya geçti ve “paralel devlet” adını verdiği Fetullahçı örgütlenmeyi büsbütün tasfiyeye girişti. Onların kendi aralarındaki dalaşmaları bir yana, yaşanan dolandırıcılığın, yolsuzluk ve talanın boyutları çok büyük… Bu meseleyi daha kapsamlı olarak bir başka yazımıza saklıyoruz. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Yağmayı görmezden gelmenin üstün strateji ve hırsıza sahip çıkmanın vatan mücadelesi addedildiği korkunç günler yaşadık ve yaşıyoruz. Ortalama 1000 lira maaş alanlar, 1 milyar lira civarında soygun ve vurgun yapanları savunuyor. Bu korkunç bir akıl tutulması… Gezi olaylarında “polisimiz destan yazdı” diyen ve polise halka sıktığı mermiler, öldürdüğü insanlar, gözünü kör ettiği gençler karşılığında 24 maaş değeri ikramiye verenler, aynı paralel yapının ucu kendilerine değdiğinde, hukuki süreç filan dinlemeden, olay sabahı emniyet müdürlerini, operasyona adı karışan herkesi görevden alma ve dosyadan el çektirme yolunu seçti. İşin “paralel” yanı malum zaten ve ayrı bir tetkik konusu… Bu “karanlık” paralar Halkbank üzerinden değil de, Bank Asya üstünden geçiş yapsaydı ne bu operasyon olur, ne kardeşlik biterdi. Şimdi halen kafa kafaya vermiş ve hangi muhalifin ayağını kaydıracak operasyonlar yapalım diye nokta atışı komplolar kurgulanıyor olurdu. İşin paralel cephesi ne kadar açık bir vaka ise, hırsızlık boyutu da o kadar göz önünde ve malumdur. “Montaj” ve “dublaj” edebiyatıyla örtülmeyecek kadar apaçık realite… Hırsızlığı ve yağmayı yok sayarak, üstünü örterek yapılan bütün siyasi analizler hırsızlık ve yağmanın bir parçası olmaktır. Suç ortağı olmaktır. Hırsız olmaktır. 12) SOMA Hadiseyi ilk duyduğumda bu çapta büyük bir facia olduğunu tahayyül edemesem de, kendi kendime ilk tepkim şu olmuştu: Şimdi sorumluluk mevkiinde bir yavşak çıkıp, daha önce bir başka maden kazasında dedikleri gibi “güzel öldüler” derse hiç şaşırmam. Öyle ya; bu ülkede “güzel yaşamak” onlara, “güzel ölmek” garibana yakışıyordu. “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” demiş eskiler. Unutmak maalesef bizim en zayıf yanımız. 2010 senesiydi. Karadon Maden Ocağı’nda 17 Mayıs’ta meydana gelen grizu faciasında 30 işçi hayatını kaybetmişti. Başbakan Erdoğan ise o facianın ardından,”bu mesleğin kaderinde var” beyanında bulunmuş; asıl skandal ise dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’den gelmişti: “Güzel öldüler. O konuda ben acı çekmediklerini ve fizik olarak da güzel öldüklerini buradan rahatlıkla söyleyebilirim. (…) Bütün işçilerimizi ailelerine teslim ettik. Hepsi defnedildi, hepsi huzur içindeler.” Kafa bu olunca kimden ne beklersin? Şimdi bu tür durumlarda, serbest piyasa ekonomisine teslim olmuş ve bunun iç şartlarını oluşturmuş bir takım batı ülkelerinde dahi devlet ve hukuk denilen aygıtın büyük sermayeden yana olması ve yaşanan faciayı “doğallaştırmaya” çalışması şaşırtıcı değildir. Ancak yine bu ülkelerde aynı şey bir daha yaşanmasın diye gerekli tedbirler hemen alınır ve kamuoyunun önüne de birkaç kurban atılır. Bu da genellikle sorumlu bakan ve birkaç yetkili bürokrat olur. Olay kamu vicdanının infialine engel olacak “yumuşaklıkla” geçiştirilir ve sermayenin itibarını koruma adına iş güvenliği tedbirleri en ince noktasına kadar alınır. Yani devletin ticari ve endüstriyel işletmelere belli teşvikler sağlayıp, onların daha fazla kâr etmelerini sağlama ve buna bağlı olarak ülke içinde mevcut refahı arttırma politikası ile; yine devletin bahsi geçen ticari ve endüstriyel işletmelerde çalışan vatandaşların sağlık ve güvenliğini sağlama sorumluluğu arasında bir çatışma vardır. Bu iki politika arasındaki dengeyi sağlama görevi hükümetlerindir. Soma Holding’in Türkiye’nin en büyük ikinci gökdelenini diktiği bir yerde, ikinci politikanın ne kadar geçerli olduğunu görebilmek zor olmasa gerek. Sadece madenlerde değil, taşeronlara bağlı çalıştırılan bütün işçilerin sosyal güvenceleri ve güvenlikleriyle ilgili sıkıntılar var. Birçoğu sigortasız çalıştırılıyor. Keşke böyle bir acıdan ders çıkarıp zor şartlarda çalıştırılan işçilerin hakları verilse; iş güvenliği ile ilgili ciddi anlamda önlemler alınsa… Keşke diyorum çünkü AKP’nin bu tür hadiselerde hükümet olarak sorumluluğu ört bas edildiği müddetçe iki gün sonra kimse bunları konuşmuyor olacak ve madenci yakınları acılarıyla baş başa kalacak. Nitekim Soma sonrası olanlar aynıyla budur. “Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var. Bu mesleğe giren kardeşlerim bunu bilerek giriyorlar.” Recep bey söyledi. Bu zihniyet mi gerekli önlemleri alıp can kaybını ve kaza riskini minimuma indirecek AKP her zaman olduğu gibi “ölümler üstünden politika yapmayın” edebiyatıyla kendisini aradan sıyırmaya bakıyor. Bu acıdan rant elde etmeye bakanlar varsa yazıklar olsun. Ama bu acının sorumlularını bilerek görmezden gelmemizi de kimse beklemesin. Bu acının siyaset üstü olması sorumluluğu olan siyasilerin sorumluluk payını görmezden getiremez. Bu dünyada gücümüz yetmezse öbür tarafta iki elimiz yakalarında olacak. İngiltere’de 1862’te 204 kişi öldü diyor. Japonya’da 1914’de 600 işçi öldü diyor. Ölümler bu işin doğası diyor. Lan sene olmuş 2014. Sen ne içtin arkadaşım; bu neyin kafasıdır? İşçi bayramlarını engellemek için gösterdikleri azim ve kararlılığın, çok değil, sadece yarısını işçi ölümlerini engellemek için harcasalardı, bugün yüzlerce vatan evladını kaybetmezdik. Bir zamanlar mitinglerde, “Dicle’nin kenarında bir keçi kaybolsa o benden sorulur” diye bas bas bağırıyordu. Keçi onun olsun; ama Soma’da ölen yüzlerce madenciyi kimden soracağız? Bunun vebali kimin üstünde, kader deyip kapatalım mı bu cinayeti? Bazı akaid kitaplarında şöyle yazar: “Kader bir itikat meselesidir; amel meselesi değil.” Oysa siyaset başlı başına bir amel meseledir. Mesuliyet yeridir. Böyleyken, sorumluluk mevkisinde olanların ihmalden kaynaklı ölümleri “kader” diyerek kapatmaya çalışması cinayetlerin en büyüğü… Dini bir terminolojiyi en olmaz yerde kullanmak bizzat dine ihanet. İşçilerin ölümü kaderse” sen ” niye korumasız gezip kaderine razı olmuyorsun? Ardında, önünde, sağında ve solunda bir koruma ordusu var. Razı ol kaderine ve bırak kendini. Protestodan çekiniyorsan “bu işin doğasında var.” İcra mevkiindeysen kader deyip kapatamazsın. Normalde 130-140 dolara mâledilen kömürün seçim yatırımı olarak bedava dağıtılma amacıyla, taşeron işçi kullanarak ve o insanlar boğaz tokluğuna öldüresiye çalıştırılarak 23.80 dolara mal edilmesiyle övünülüyorsa burada her türlü halt yenmiştir. En büyük iki kömür üreticisi ülke Almanya ve Türkiye… Son 30 yılda Almanya’da iş kazası nedeniyle ölen madenci sayısı sadece 3 iken, şu son Soma faciasından önce Türkiye’de bu rakam 1300 civarındaydı. Ne yani, kalbinde Allah korkusundan eser olmayan bu aşağılık zihniyet bizden “kader”in coğrafyası olduğunu mu düşünmemizi istiyor? Öyle bir ülkeyiz ki, cenaze evinde cenaze sahipleri dövülüp tehdit ediliyor. Devletin kanalı ölen kardeşlerimiz için değil; hükümet aklamak adına “Çin’de de böyle şeyler oluyor” diye haberler yapıyor. Tek aldıkları tedbir Gezi parkını kapatmak, Taksime çıkışı engellemek… Kendi halkına ateş emri verenlerden insanlık bekleyen varsa uyansın artık. NETİCE: MÜSLÜMANLIĞIN TAYYİP’LE İMTİHANI En ağırıma giden de, bunların İslâm’ı temsil ettiği algısıyla oluşan zihniyet kayması ve buna bağlı çarpık yorumlar… Bunların dine hizmet iddiasıyla politikaya atılmalarına rağmen, İslâm’a en azılı din düşmanlarından daha fazla zarar verdiğini; mevcut politik tablo içinde İslâm ahlâkına bunlar kadar yabancı hiçbir zümre olmadığını gücün yeterse bıkmadan usanmadan yaz! Hani çeşitli platformlarda “Müslümanların modernizmle imtihanı” vs şeklinde içi boş veya dolu bir sürü tartışmaya şahit oluyoruz ya… Şu yaşadığımız kesite ileride tarihçiler “Müslümanlığın Tayyip’le İmtihanı” adını vereceklerdir. Ne yazık ki, bu imtihanda çok kişi sınıfta kaldı. Allah bir kere şaşırtmaya görsün. Zamanında bazı din büyükleri tevekkeli şu duayı etmemiş: “Allah’ım, sen bizi para ve güç ile imtihan etme!” Gökhan Yamangül Kaynak: ADIMLAR Dergisi, 1. Sayı, Shf: 28-38

GKB Her Zamanki Gibi Kınadı

Genel Kurmay Başkanlığı, Diyarbakır’da Astsubay Nejdet Aydoğdu’ya karşı girişilen saldırı için TSK’nın internet sitesinde kamu oyuna duyuru yayınladı. GKB duyurusunda, “29 Ekim 2014 günü saat 16.50 sularında, Diyarbakır Merkez Bağlar İlçesi Körhat mahallesi Çarşamba pazarında ailesi yanında olduğu halde alışveriş yapmakta olan Hv. Astsb. Üçvş. Nejdet AYDOĞDU yüzleri maskeli, kimlikleri ve eşgalleri henüz belirlenemeyen iki kişi tarafından, yakın mesafeden başına ateş edilmek suretiyleağır yaralanmış, ancak kurtarılamayarak şehit olmuştur.” “Hunharca, adice ve kalleşçe gerçekleştirilen bu saldırıyı şiddetle kınıyor, şehidimize Allah’tan rahmet, şehidimizin değerli ailesine ve Türk Silahlı Kuvvetlerimensuplarımıza başsağlığı ve sabırlar diliyoruz.” şeklinde oldu. Daha öncede Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde PKK tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucu 3 askerimiz şehit olmuş GKB ise TSK’nin internet sitesinde kamu oyuna şu duyuruyu yapmıştı, “Bölücü Terör Örgütü mensubu silahlı üç terörist tarafından; 25 Ekim 2014 günü saat 16.00’da, Hakkâri İli Yüksekova İlçe Merkezinde düzenlenen silahlı saldırısonucu, bir Uzman Jandarma Çavuş ve iki Jandarma Er şehit olmuştur. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, şehitlerimizin değerli ailelerine ve yüce milletimize başsağlığı ve sabırlar dileriz.” şeklinde oldu. Ülkede Terör örgütü karakollar basıyor GKB sadece kınıyor. Mahallelerde özerklik ilan ediliyor GKB’den ses yok PKK Adam kaçırıyor GKB ses yok. PKK Kurduğu mahkemelerde halkı yargılıyor GKB’den çıt çıkmıyor. Yollar kesiliyor, Vergi toplanıyor, 6-7 Ekim ayaklanmasıyla Yasin Börü, Turan Yavaş, Cumali Güneş, Hasan Gökgöz, Hüseyin Dakak, Riyad Güneş gibi bir çok masum vatandaşımızı katlediliyor. GKB var mı yok mu belli değil, Korucu elektrik direğine bağlanıp katlediliyor, Asker sokak ortasında sırtından kalleşçe kurşunlanıyor. Genelkurmay Başkanlığı kınama yayınlıyor. GKB’nin yaptığı kınama açıklamaları sanki bir sivil toplum kuruluşunu andırıyor. GKB’nin ortaya koyduğu bu tavır bırakın Ordunun bir subayına erine bile yakışmaz. Vatan düşman ve işbirlikçileri eliyle işgal ve saldırı altındayken Askere yakışan ve düşen görev birilerinden emir almayı beklemek değil, Vatanı işgal eden düşmanı ve düşmanın içimizdeki hain unsurlarını temizlemektir. Gerekirse bu uğurda canını vermek askerliğin şanındandır. Bunu yapamıyorsan eğer bari milletin moralini bozacak şekilde konuşma. Millet STK değil din vatan uğrunda işgalciye ve işbirlikçilerine karşı dik duran asker görmek istiyor. Cüneyd Kara ADIMLAR

SELÂM SİZE!.. SİZE SELÂM! -Selâm Bahsine Dair-

Selâm; “iki uygun ve tanıdık ruh arasında işaretleşme demektir.”1 Böyle ifâde ediyor selâmı, Büyük Doğu Mimarı, Üstad Necip Fazıl. Selâmlaşma usûlleri, kullanılan kelimeler, bağlı olunan dünya görüşüne, içinde yaşanılan kültüre, millî yapıya, inanç esaslarına göre değişiklik göstermektedir. Giyim kuşam, konuşma tarzı, hâl ve hareketler fikirlerin sirayetinde ayna hüviyetinde olmakla beraber ve bağlılarını bu anlamda mükellef kılıcıdır. Selâm ise, bu sayılanlar arasında fikrin eşya ve hadiseler üzerindeki nakşını, tezahürünü ilk plânda gerçekleştiriyor olması bakımından, canalıcı bir önceliğe ve öneme haiz… İBDA Mimarı’nın hemen bütün konferans ve sohbetlerinde selâm bahsini öne alması, arzu edilen şekliyle topluluk hakikatinin yaşanabilir kılınmasına girizgâhtır daima; topluluk hakikati – şahsiyetler topluluğu… Melûm; içtimâî hayatta tek tek fertler, ilk tanışmada selamlaşma biçimleriyle kendilerini ele verirler. Kişi hakkındaki ilk intibâyı oluşturan hususiyetler arasında selâmı başa almalı… 20 Ağustos 2014 gecesi gördüğüm bir rüyâ; Bir çok gönüldaşın dizilerek oluşturduğu girintili çıkıntılı, kavisli bir çemberin içinde Kumandan Salih Mirzabeyoğlu var. Kumandan benim önümde duruyor, baş ve işaret parmaklarıyla İbda Selamının nasıl yapılacağını tarif ederken, aynı zamanda da Esma ül Hüsnâ’dan ve Tekbir’den bahsediyor. Ardından İbda Selâmı yaptığı elini göstererek çemberin ortasına doğru yöneliyor ve çemberi oluşturan kalabalığa; “mahiyetini kavradınız mı?!” diye sert bir ses tonuyla soruyor. İBDA’dan öğrendiğimiz gibi; selâm, İslâm, teslimiyet, felâh, kurtuluş; hepsi birbiriyle iç içe olan kavramlar… Elbette ki bu kavramların temeli İslâm. İslâm; önce teslim olma, sonra kurtuluşa ermenin dini. Selâmın ruhuna nüfuz etmek gerekliliğinde, başlangıçların ve neticelerin iç içe dolanmış yumak hâlinde oluşu görünüyor. Ve “Selâm”ın “ilk” oluş, başlangıçlık hâli, destûr tavrı oluşu ile; onun ruhuna, şuuruna erildiği takdirde selâmete, kurtuluşa çıkılacağı ihtarı, baş ve son noktayı bitiştiren “daire sırrı”nı hatırlatıyor. “Allah’ın selâmı üzerinize olsun” meâli ile bir duâ, bir temennî oluşu gözden kaçırılmaması gereken selâmımız, günümüzde mahiyetinden habersiz, ezbere söylenen, ruhsuz bir kalıp içinde ifâde edilir olmuştur… Bu hâliyle selâmın mânâsına mutabık oluş, ortadan kalkmıştır. Selâmımızdaki niyeti her dillendirdiğimizde, Allah’a teslim olmaya davet ve kurtuluşa ermek için mücadele etmek gereğine vurgu yapmış oluyoruz aslında. Günümüz ılımlı, modernist, dolayısıyla Batıcı İslâmcıların telaffuz etmekten kaçındıkları, işin bu “mücadele” tarafı ve bu mücadelenin metotlarına, kavramlarına karşı takındıkları aykırı tutumlar, selâmın ağızlardaki sakız olmuş hâlini sergiliyor. Selâmın mahiyetine edilen ihanet; Büyük Doğu Mimarı’nın “içinden incisi düşmüş istiridye kabuklarından farksız.” 2 diye ifâde ettiği, klişeleşen mevhumlar arasına sokulmasıyla kendini göstermektedir. “Allah’ın selâmı üzerinize olsun” temennisi, emir telakki edilmesi gereken bir mahiyet arz ediyor bize göre: Allah’ın İslâm’ı üzerinize olsun!.. Allah’ın dini üzerinize olsun!.. Allah’ın emirleri üzerinize olsun!.. gibi. Selâmlaşan her Müslüman, gerçekleştirdikleri bu fiîl vesilesiyle birbirlerine Allah’ın emirlerini, kutsal dava ve vazifelerini hatırlatmaktadırlar. Ne büyük nimet ve ne büyük saadet. Memuriyetlerimizi ve mecburiyetlerimizi her dâim hatırlatan bu selâm adabına muhatap olabilmek; kendimizi bulmak, varoluşumuzun gayesine ermek yolunda ne büyük bir lütuf. Asıl Hayat’a sıçrama tahtası olan ve vasıta olduğu gaye için kıymetlenen bu dünya hayatında selâm, ruhuna nüfuz edilmesi gereken her mesele gibi İBDA ile yerli yerine oturtulmuştur. Selâmete ermenin, kurtuluşa çıkmanın, felâh üzere olmanın (felâh; gizliliklerin açık edilmesi), fikir plânındaki remzi İBDA’dır… İBDA’nın misyonunu kavramak ile selâmın ruhuna nüfuz etmek bir ve aynı noktayı işaret eder. Hepimizin bildiği gibi Allah’ın güzel isimlerinden biridir, Selâm. Allah’ın rahmetini isteyebileceğimiz 99 isminin arasındadır… Hatırlanacağı gibi, Kainatın Efendisi’nin kum üzerinde yanlarına çapraz hatlar çekerek çizdiği tek-bir doğru yol vardı. O yol Kurtuluş Yolu’nu gösteren tek yoldu ve bir tâneydi. Mutlak Varlık’a, Mutlak Bir’e tam sadakat, tam itaat ve tam bir iman şuuru ile bağlanmak ve bu hâl üzere icraatlarda bulunmak gerekliliği, kurtuluş yolunun aslî muhatabına layık olabilmeyi sağlayacaktır. “İBDA: Allah ve Resûlü davasında, DOĞRU YOL – KURTULUŞ YOLU’nun bir âlemi, remzi!..” 3 Selâm’ın aslî keyfiyeti İBDA Bünyesinde kendini göstermektedir. Topluluk Hakikatini de simgeleyen yönü ile selâm bir olmaya, birlik olmaya bir davettir. Selâm ile teslim olduğumuz kaynağı işaret ederken, aynı kaynağın bağlılarıyla ruh ve gönül birliğimizi de tezahür ettiriyoruz. Selâm Size! 1- (N.F.K. RAPOR 10/13) 2- (S.M. Üç Işık ) 3- (S.M. İbda Diyalektiği) Zeliha Arslan Kaynak: ADIMLAR Dergisi, 1. Sayı, Shf: 24-25

DEVRİM ORDUSU

Toplumsal değişimlerin fert iradesiyle hızlanması devrimlerin oluşmasını sağlayan unsurlardır. Fert’in bulunduğu toplumda devrim,ihtilal veya inkilabı gerçekleştirmesi için bunun şuurunda bilgiye sahip olması, gereken ilk şartlardan biridir. Teorik bilgi’ye sahip olmak neyi, nerede, nasıl, ne zaman yapacağını bilmeyi bilmektir. Bulunduğu zaman ve şartları iyi tahlil ederek stratejisini ve siyasetini hedefini alaşağı etmek üzere belirleyen yapıların oluşturduğu teşkilatlanmış bünyeler ivme kazanarak hedefine doğru yürürler. Lenin “Ne yapmalı” kitabında; “Eğer şartlar yirmi dört saat içinde değişirse, taktiğin de yirmi dört saat içinde değiştirilmesi gerekir.” İlkesini vurgularken devrimci hareketlerin bulunduğu zamana uygun şekilde nasıl davranacağının da yolunu göstermiştir.Eğer teşkilâtlı yapılar gelişen koşulların şartlarına uyum sağlayamazsa “donma-apışma-duraksama” hâli ile birlikte son merhalede örgütlü yapılarda çözülmeler başlayacaktır. Fert’in devrimci mücadelede başarıya ulaşması ancak aynı duygu ve düşünceleri sistem çapında arzulayan insanlarla birlikte çalışmasıyla mümkündür. Orduların savaş öncesi eğitimleri ile askerlerine alışkanlık kazandırması gibi, fert’in ezbere şablonculukla değil, bilgiyi özümseyerek şuurlaşması, her an gelişen, değişen hadiseleri çözecek seviyede bu şuurlaşmanın alışkanlık kazanarak iradenin güçlenmesi gerekmektedir. “Hiçbir İhtilâl, sadece ani parlayışlı bir kitle hareketi hayaline bağlanamaz. Hareketin öncesinde ve sonrasında, yönlendirici ve değerlendirici bir örgüt bulunması zaruridir.Bu husus aynı zamanda, ordu ve polis gücü karşısında aynı şartlarda bulunması gereken organize bir kuvvet şartının da gereğidir… Devrimi yapacak ve selâmet zamanına kadar koruyacak “devrim ordusu” diyelim.(1) Devrim Ordusu kitlelere fikirlerini televizyon, kitap, gazete, dergi, internet gibi araçları kullanarak yapmak zorundadır. Bunu yaparken “DEVRİM ORDUSU” olduğunu, hedefinin iktidar olduğunu, iktidara yürürken kitleleri etkilemenin nasılını geliştirmeyi unutmamalıdır. Bu unutulduğu zaman hedeften sapma, etkilenme ve dönüşme yaşanacağı muhakkaktır. Nasılını geliştirmek bir metot belirtirken, bu metodun ateşleyici gücünün de “niçin” olduğu unutulmamalı. “Dünya görüşü mücadelenin “niçin”ine cevaptır” (2) Nasıl ve niçin unutulduğunda yada biri ihmâl edildiğinde hedefden sapmalar yaşanacaktır. Bir bakmışsın Batıcı rejimin Mit’ine, polisine, askerine râm olmuş , bu silahlı güçlerin karşısında duran ve mücadele eden örgütlü kadroları kötülüyorsun. Ne adına, kimin adına ve ne için?!. Dönüştüğünün bile farkına varamamış, hedeften sapmış, tek sermayesi iktidarın iki dudağının arasından çıkacak söze kilitlenmiş, seyirci koltuğundaki yapıların tasfiyesi söz konusu olamaz. Tasfiye olabilmesi için mücadele olması gerekir. Seyirci olanların, koltuklarında iktidarın her yaptığına alkış tutarak iktidarın borazanlığını üstlenenlerin ilanı kendilerinin bir nevi tasfiye ilanıdır. “Seyirci hiçbir zaman kazanıcı olamaz. Düzen güçleriyle karşı karşıya gelmemek için kanuni haklarını bile doğru dürüst kullanmayan ve taraflar arasındaki-silahlı mücadele dahil- ilişkilerde, kendisi taraf olma şartlarını yerine getirmeksizin düzen güçlerine “yağ çekmek”le vakit geçirenler ve böylece sempati topladığını sananlar, sahadaki takım oyuncularının sadece diğerine transfer olduğunu, seyircinin de değerlendirilen unsur olarak olduğu yerde kaldığını anlamalıdır. (3) Seyirci mi olacağız, Devrimci mi..Bizden istenen nedir. Bizden istenenin şuuruna vakıf olarak kadrolarımızı DEVRİM ORDUSU”na nisbetle oluşturarak hedefe doğru yürüyüşümüzü arttıracağız.Fikrin istediği seviyede meseleleri ele alırken, ne toptan red ne de toptan kabul anlayışı ile değil; şuur süzgecinden geçirdiğimiz meselelerin can damarını yakalayarak onu kendi bünyemizde faydaya devşirmeyi öğrenmiş olarak. Çekim merkezi olmanın şartlarını oluşturmak ancak fikri özümseyerek kitlelere sunmakla mümkündür.Cek, cak eklerinden ziyâde fikrin istediği aksiyoncu tavrı meydan yerinde göstermek ve bunun alt yapısını oluşturmak devrimci görevlerimizin başında gelmektedir. “Aman iktidar zorda kalmasın, iktidarı eleştirmeyelim, iktidara elleşmeyelim” mantığı devrimci bir anlayışın tezahürü değildir. “Çözüm süreci” altında Etnik Kürtçülük hükümetle siyasi görüşmeleri yürütürken, militan kadroların gerektiğinde nasıl hareket ettiği meydanda. Siyasi kadronun “susun, eylem yapmayın” dediğini duydunuz mu hiç?!. Tam tersine siyasî kadroların çözüm sürecinde yanlış gördüğü birçok konuda halka önderlik yaparak, polis ve askerle gerektiğinde nasıl çatıştıklarını bütün halk medyadan seyrediyor. İşin özünde şu var; “ne istiyoruz?” “İsteğimizde ne kadar samimiyiz?!” “Bunun ne kadar şuurundayız?!” Fikir ve siyasette çapımız nedir?.. Fikri, aksiyon planında temsil liyakatini gösterebiliyor muyuz? Bu soruları fert fert kendimize sorup eksik kalan taraflarımızı tespit edebiliyor muyuz ? Eksik taraflarımızı tespit ederek onu tamamlamaya çalışmak, ideolojik faaliyetin bir gereğidir. Bunu “iş içinde eğitim” prensibi ile birlikte düşünmek ve yapmak zorundayız. Hiçbir mazeret Devrim Ordusu’nun kadrosundan uzak kalmaya bahane olamaz. Doğan “Yeni Dünya”da yeni nizâmlar kurulurken, insanoğlunun “iyi”yi, “doğru”yu ve “güzel”i araması kesiksiz bir süreç olarak devam etmektedir. Mükellefiyetin; anladığını, hissettiğini sirâyet ettirmek. Öyle ya, devirmekten kasıt nedir? Kuru gürültü, laf kalabalığı, yobazlık mı? Sadece “devirmek için devirmek” mi? Kötü, yanlış ve çirkin olanın yerine “iyi”yi, “doğru”yu, “güzel”i tesis etme fikrin yoksa, neyi, nasıl yaşatacaksın?!. Yaşamadığını nasıl tesis edeceksin?!. “İki günü birbirine eş olan ziyandadır” buyuran peygamberimizin emri, oluş yolunun nasıl olması gerektiğini bize göstermektedir. Oluş yolunda eğer dünden bugüne müsbet mânâda bir farkımız yoksa “iyi”, “doğru”, “güzel” adına bir şeyler ortaya koyamamışsak, zamanın ruhunun gerisinde kalmışız demektir. Şimdi yeniden, yeni bir heyecanla, yeni bir sabahın şafağına uyanırken, birikim ve tecrübelerimizle İslâm’ı hâkim kılmaya memur olarak ; Geliyoruz. Geliyorlar. “Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalbleri ceylân, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edâları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar!..” (4) 1- Damlaya Damlaya… Salih Mirzabeyoğlu… İBDA Yayınları… Shf; 92 2- İdeolocya ve İhtilâl -Kavganın İçinden-… Salih Mirzabeyoğlu… İBDA Yayınları… Shf; 173 3- Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-… Salih Mirzabeyoğlu… İBDA Yayınları… Shf; 92 4- Rapor 7-9… Necib Fazıl Kısakürek… Büyük Doğu Yayınları… Rapor 107-108 Tufan Ersöz Adımlar Dergisi, 1. Sayı, Shf: 22-23