CANLAR GÖÇÜK ALTINDA

Karaman’ın Ermenek ilçesindeki özel bir şirkete ait kömür ocağında yaşanan göçüğün ardından tonlarca suyun bastığı madende mahsur kalan 18 işçiyi kurtarma çalışmalar sürerken Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, “Her geçen dakika umutlarımız azalıyor” dedi. Yıldız Şunları Söyledi: “Şu anda su seviyesi işçilerin bulunduğıu seviyenin üzerinde. Birçok ekip kurtarma çalışmalarına katılıyor. Aşağı kadar indik, bakan ve mühendis arkadaşlarımızla birlikte bir tespit yaptık, bir yol haritası belirledik… 11-12 bin ton kadar sudan bahsediyoruz. Elimizdeki pompaların tamamı çalışsa bile önümüzde zor bir süreç var. İstanbul’dan gelen pompanın 3 bin ton günlük tahliye kapasitesi var. Ancak suyun ne kadar beslendiğini bilemiyoruz, biz tahliye yapıyoruz ama içeriye aynı anda ne kadar su girdiğini bilemiyoruz. Bu nedenle tahliyeyle ilgili zaman vermek çok doğru olmaz.” Dedi. İşçi Yakınlarının Acılı Bekleyişi Sürüyor Maden ocağında yaşanan kaza sonrası mahsur kalan işçilerin aileleri dışarda acı ve umutla içerden gelecek güzel bir haberi bekliyorlar. Kiminin eşi kiminin oğlu içerde olan bazı kadınların arama kurtarma çalışmalarına katılmak için çaba sarfettiği ise objektiflere yansıdı. Görevlilerin elinden kurtulan bir kadın maden ocağının girişine gitmek istedi. Görevliler acılı kadını durdurmakta güçlük çekti. Bir diğer kadın ise içerdeki suyun daha çabuk tahliye edilmesi için, tahliye borularının altındaki toprağı elleriyle kazarken objektiflere takıldı. Objektiflere takılan bu hadise ise su baskınıyla ilgili maden ocağı yetkilisi Şahin Uyar’ın “KAÇANIN ANASI AĞLAMAZ” sözlerini tekrar hatırlattı. Kaza ile ilgili hiçbir ihmallerinin olmadığını söyleyen Uyar suçluyu da bulmuştu. Suçlu kaçmayan işçilerdi. Bir taraftan devasal “Aksaray” inşa edilirken diğer taraftanda madencilerin göçük altında can vermeleri çöküş devirlerini hatırlatıyor ADIMLAR

DEVRİM ORDUSU

Toplumsal değişimlerin fert iradesiyle hızlanması devrimlerin oluşmasını sağlayan unsurlardır. Fert’in bulunduğu toplumda devrim,ihtilal veya inkilabı gerçekleştirmesi için bunun şuurunda bilgiye sahip olması, gereken ilk şartlardan biridir. Teorik bilgi’ye sahip olmak neyi, nerede, nasıl, ne zaman yapacağını bilmeyi bilmektir. Bulunduğu zaman ve şartları iyi tahlil ederek stratejisini ve siyasetini hedefini alaşağı etmek üzere belirleyen yapıların oluşturduğu teşkilatlanmış bünyeler ivme kazanarak hedefine doğru yürürler. Lenin “Ne yapmalı” kitabında; “Eğer şartlar yirmi dört saat içinde değişirse, taktiğin de yirmi dört saat içinde değiştirilmesi gerekir.” İlkesini vurgularken devrimci hareketlerin bulunduğu zamana uygun şekilde nasıl davranacağının da yolunu göstermiştir.Eğer teşkilâtlı yapılar gelişen koşulların şartlarına uyum sağlayamazsa “donma-apışma-duraksama” hâli ile birlikte son merhalede örgütlü yapılarda çözülmeler başlayacaktır. Fert’in devrimci mücadelede başarıya ulaşması ancak aynı duygu ve düşünceleri sistem çapında arzulayan insanlarla birlikte çalışmasıyla mümkündür. Orduların savaş öncesi eğitimleri ile askerlerine alışkanlık kazandırması gibi, fert’in ezbere şablonculukla değil, bilgiyi özümseyerek şuurlaşması, her an gelişen, değişen hadiseleri çözecek seviyede bu şuurlaşmanın alışkanlık kazanarak iradenin güçlenmesi gerekmektedir. “Hiçbir İhtilâl, sadece ani parlayışlı bir kitle hareketi hayaline bağlanamaz. Hareketin öncesinde ve sonrasında, yönlendirici ve değerlendirici bir örgüt bulunması zaruridir.Bu husus aynı zamanda, ordu ve polis gücü karşısında aynı şartlarda bulunması gereken organize bir kuvvet şartının da gereğidir… Devrimi yapacak ve selâmet zamanına kadar koruyacak “devrim ordusu” diyelim.(1) Devrim Ordusu kitlelere fikirlerini televizyon, kitap, gazete, dergi, internet gibi araçları kullanarak yapmak zorundadır. Bunu yaparken “DEVRİM ORDUSU” olduğunu, hedefinin iktidar olduğunu, iktidara yürürken kitleleri etkilemenin nasılını geliştirmeyi unutmamalıdır. Bu unutulduğu zaman hedeften sapma, etkilenme ve dönüşme yaşanacağı muhakkaktır. Nasılını geliştirmek bir metot belirtirken, bu metodun ateşleyici gücünün de “niçin” olduğu unutulmamalı. “Dünya görüşü mücadelenin “niçin”ine cevaptır” (2) Nasıl ve niçin unutulduğunda yada biri ihmâl edildiğinde hedefden sapmalar yaşanacaktır. Bir bakmışsın Batıcı rejimin Mit’ine, polisine, askerine râm olmuş , bu silahlı güçlerin karşısında duran ve mücadele eden örgütlü kadroları kötülüyorsun. Ne adına, kimin adına ve ne için?!. Dönüştüğünün bile farkına varamamış, hedeften sapmış, tek sermayesi iktidarın iki dudağının arasından çıkacak söze kilitlenmiş, seyirci koltuğundaki yapıların tasfiyesi söz konusu olamaz. Tasfiye olabilmesi için mücadele olması gerekir. Seyirci olanların, koltuklarında iktidarın her yaptığına alkış tutarak iktidarın borazanlığını üstlenenlerin ilanı kendilerinin bir nevi tasfiye ilanıdır. “Seyirci hiçbir zaman kazanıcı olamaz. Düzen güçleriyle karşı karşıya gelmemek için kanuni haklarını bile doğru dürüst kullanmayan ve taraflar arasındaki-silahlı mücadele dahil- ilişkilerde, kendisi taraf olma şartlarını yerine getirmeksizin düzen güçlerine “yağ çekmek”le vakit geçirenler ve böylece sempati topladığını sananlar, sahadaki takım oyuncularının sadece diğerine transfer olduğunu, seyircinin de değerlendirilen unsur olarak olduğu yerde kaldığını anlamalıdır. (3) Seyirci mi olacağız, Devrimci mi..Bizden istenen nedir. Bizden istenenin şuuruna vakıf olarak kadrolarımızı DEVRİM ORDUSU”na nisbetle oluşturarak hedefe doğru yürüyüşümüzü arttıracağız.Fikrin istediği seviyede meseleleri ele alırken, ne toptan red ne de toptan kabul anlayışı ile değil; şuur süzgecinden geçirdiğimiz meselelerin can damarını yakalayarak onu kendi bünyemizde faydaya devşirmeyi öğrenmiş olarak. Çekim merkezi olmanın şartlarını oluşturmak ancak fikri özümseyerek kitlelere sunmakla mümkündür.Cek, cak eklerinden ziyâde fikrin istediği aksiyoncu tavrı meydan yerinde göstermek ve bunun alt yapısını oluşturmak devrimci görevlerimizin başında gelmektedir. “Aman iktidar zorda kalmasın, iktidarı eleştirmeyelim, iktidara elleşmeyelim” mantığı devrimci bir anlayışın tezahürü değildir. “Çözüm süreci” altında Etnik Kürtçülük hükümetle siyasi görüşmeleri yürütürken, militan kadroların gerektiğinde nasıl hareket ettiği meydanda. Siyasi kadronun “susun, eylem yapmayın” dediğini duydunuz mu hiç?!. Tam tersine siyasî kadroların çözüm sürecinde yanlış gördüğü birçok konuda halka önderlik yaparak, polis ve askerle gerektiğinde nasıl çatıştıklarını bütün halk medyadan seyrediyor. İşin özünde şu var; “ne istiyoruz?” “İsteğimizde ne kadar samimiyiz?!” “Bunun ne kadar şuurundayız?!” Fikir ve siyasette çapımız nedir?.. Fikri, aksiyon planında temsil liyakatini gösterebiliyor muyuz? Bu soruları fert fert kendimize sorup eksik kalan taraflarımızı tespit edebiliyor muyuz ? Eksik taraflarımızı tespit ederek onu tamamlamaya çalışmak, ideolojik faaliyetin bir gereğidir. Bunu “iş içinde eğitim” prensibi ile birlikte düşünmek ve yapmak zorundayız. Hiçbir mazeret Devrim Ordusu’nun kadrosundan uzak kalmaya bahane olamaz. Doğan “Yeni Dünya”da yeni nizâmlar kurulurken, insanoğlunun “iyi”yi, “doğru”yu ve “güzel”i araması kesiksiz bir süreç olarak devam etmektedir. Mükellefiyetin; anladığını, hissettiğini sirâyet ettirmek. Öyle ya, devirmekten kasıt nedir? Kuru gürültü, laf kalabalığı, yobazlık mı? Sadece “devirmek için devirmek” mi? Kötü, yanlış ve çirkin olanın yerine “iyi”yi, “doğru”yu, “güzel”i tesis etme fikrin yoksa, neyi, nasıl yaşatacaksın?!. Yaşamadığını nasıl tesis edeceksin?!. “İki günü birbirine eş olan ziyandadır” buyuran peygamberimizin emri, oluş yolunun nasıl olması gerektiğini bize göstermektedir. Oluş yolunda eğer dünden bugüne müsbet mânâda bir farkımız yoksa “iyi”, “doğru”, “güzel” adına bir şeyler ortaya koyamamışsak, zamanın ruhunun gerisinde kalmışız demektir. Şimdi yeniden, yeni bir heyecanla, yeni bir sabahın şafağına uyanırken, birikim ve tecrübelerimizle İslâm’ı hâkim kılmaya memur olarak ; Geliyoruz. Geliyorlar. “Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalbleri ceylân, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edâları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar!..” (4) 1- Damlaya Damlaya… Salih Mirzabeyoğlu… İBDA Yayınları… Shf; 92 2- İdeolocya ve İhtilâl -Kavganın İçinden-… Salih Mirzabeyoğlu… İBDA Yayınları… Shf; 173 3- Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-… Salih Mirzabeyoğlu… İBDA Yayınları… Shf; 92 4- Rapor 7-9… Necib Fazıl Kısakürek… Büyük Doğu Yayınları… Rapor 107-108 Tufan Ersöz Adımlar Dergisi, 1. Sayı, Shf: 22-23

“İBRAHİM AĞABEY, BANA BİR SİLÂH VER!”

Taze Başbakan Maraş’a geldi ve millete nutuk çekti. Çeker çeker, kim karışır. Nutuk çekmesine kimse karışmaz da ne söylediği gayet önemli ve herkesin karışması gerekir. Başbakan’ın söylediklerine karışmayacak olursak, ülke öyle bir karışacak ki, alimallah çok fena olur. Davutoğlu, Maraş’ta yine Suriyeli sığınmacılardan bahsederken, o artık klasik, “ensar-muhacir” edebiyatı ile milleti motive etmeye çalıştı ama malûm, nutuk ne karın doyuruyor, ne de başka bir halta yaradığı var. Varsa yoksa, “git git dinle”… İşte bu “ensar-muhacir” edebiyatı da aynen öyle. Millet bunların nutuklarını dinlemeye dinliyor ama işte neresiyle orası meçhul. Çünkü sahada yaşananlar hiç de “ensar-muhacir” tablosuna uyan şeyler değil. İnsanların bu konudaki dertlerine sıkıntılarına daha önceki yazılarımızda değinmiştik, uzatmayacağız. Sadece şu, Başbakan -gerçekten-, Suriyelilerle Türkler arasında yeniden bir kıvılcımlanma yaşanmasını istemiyorsa, buna dair tedbir almalı, insanların arasındaki problemlerin hallini sistem içinde halletmeli, Suriyelilerle Türkleri karşı karşıya getirecek hadiseleri doğmadan önlemeyi bilmelidir. Yani görüldüğü gibi derdimiz üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil. Şayet bu tedbirler alınmaz ve gerekenler zamanında yapılmazsa, yeni kıvılcımları ensar-muhacir edebiyatı engelleyemez. İşte, Maraş’ta yaşanan hadiselerde bizim sokaktaki Suriyeliler günlerce evlerinde mahsur kaldı, o çocukcağızlar korkudan evden dışarı adımlarını atamadı. Adeta o evlerde yaşamıyor görüntüsü vermeye çalıştılar. Bizim hanım, o yaz gününün kavurucu sıcağında çocukların evde kapalı kalmasının ne büyük bir işkence olduğunu düşünmüş, çocuklar dışarı çıkıp oynasın diye Suriyeli komşularımıza az dil dökmemiş. Ama nafile, korku her yanı sarmış bir kere. Maraş halkı misafirlerine hep yardım ediyor. Mesele bu değil zaten, mesele yukarıda da ifade ettiğim gibi iktidarın tedbirsizliğinden dolayı halk karşı karşıya geliyor. Ondan sonra da siyasetçiler, sanki mesul kendileri değilmiş gibi, “ensar-muhacir” nutukları atıp, milleti azarlayarak problemi çözdüklerini zannediyorlar. Hadiseler şimdilik yatışmış gibi gözükse de durum aslında çok vahim ve böyle giderse, yaşananlar, asıl depremin öncüsü gibi kalır. Komşumuz Leyla, Maraş’ta geçimini simit satarak sağlamaya çalışan bir hanım. Geçenlerde pazarda babama rastlamış ve pazarın ortasında yüksek sesle Suriyelilerden dert yanıyormuş. Suriyelilerden dolayı artan boşanmalar, erkeklerin Suriyeli eş getirmeleri… Leyla babama: “İbrahim ağabey, bana bir silâh ver de şu Suriyelileri vurayım!” demekteymiş. Leyla, sadece sıradan bir örnek… İktidarın beceriksizliği, basiretsizliği yüzünden iki halk birbirine düşman olacak noktaya gelmişse, bundaki mesuliyet halkın değil, elbette ki iktidarındır ve “ensar-muhacir” edebiyatı ile iktidar kendi beceriksizliğini belki bir müddet daha örtebilir veya gelen fırtınayı bir müddet daha geciktirebilir ama engelleyemez. Akıllar başlara alınmalı ve Suriyelilerle Türkleri karşı karşıya getiren ne kadar saha varsa, işsizlik, asayiş, ailevî vaziyetler vs. hepsinde gerçek ve derinlemesine tedbirler alınmalı. Şu artık bir gerçek, bu Suriyelilerin çoğu, ülkelerinde bir düzen otursa dahi kendi ülkelerine dönmeyecekler. Bunu istemeyecekler. Yıllar geçti ve zaten burada bir düzen kurdular. Onlar açısından ülkelerine geri dönmek, kurulu bir düzeni terk edip, yeniden meçhullere atılmak olacağından, ülkelerine dönmeyi tercih etmeyecekler. Değişen demografik yapı ile birlikte ortaya çıkan, çıkacak olan içtimaî problemler de beraberinde taşınmaya devam edilecek. İşin gerçeği şu ki, AKP iktidarı bu millete verebileceği bir ruh ve anlayıştan en başta kendisi mahrum olarak, hadiseleri el yordamıyla idare etmeye çalışıyor. Fakat bunun artık devam ettirilemez bir noktaya geldiği apaçık gözükmekte. Bu güne kadar tek derdi çocuklarının karnını doyurmak için sokaklarda simit satmak olan bir kadıncağız, şayet içtimai bir meseleden dolayı silahlanmayı ve problemin kaynağı gördüğü kişileri ortadan kaldırmayı çözüm olarak düşünmeye başlamışsa, AKP iktidarı da şapkasını önüne koyup, bu milleti bu hâle nasıl getirdiklerini ve bu meseleleri nasıl çözeceklerini ciddi ciddi düşünmelidir. Baki Aytemiz ADIMLAR

PKK DİYARBAKIR’DA EŞİYLE ALIŞVERİŞ YAPAN BİR ASTSUBAYI KATLETTİ

Diyarbakır’da eşi ile birlikte semt pazarında alış veriş yapan bir astsubay, maskeli 2 kişinin silahlı saldırısı sonucu öldü. Saldırganların arkadan yaklaşıp başına ateş ettiği astsubay ağır yaralı olarak hastanaye kaldırıldı. Olay, Diyarbakır’ın merkez Bağlar İlçesi Körhat Caddesi üzerinde Çarşamba günleri kurulan semt pazarında bugün saat 16.30 sıralarında meydana geldi. Diyarbakır 8′inci Ana Jet Üssü Komutanlığı’nda görevli olduğu belirtilen ve adı henüz açıklanmayan astsubay beraberinde eşi ile birlikte pazarda alış veriş yaparken, arkadan yaklaşan ve yüzleri maske ile kapalı 2 kişinin silahlı saldırısına uğradı. Saldırganların başına silahla ateş açtığı astsubay ağır yaralandı. Saldırganlar olay yerinden kaçarken, Astsubay’a ilk müdahale olay yerine gelen 112 Acil Servis ekipleri tarafından yapıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan astsubay, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. TSK’DAN AÇIKLAMA PKK, Yüksekova’da katledilen 3 askeri kendilerinin öldürmediğini açıklamıştı. Bununla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, askerleri PKK’nın katlettiği belirtiliyor. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklaması şöyle: “28 Ekim 2014 tarihinde 10.30 – 10.35 saatleri arasında sözde Medya Savunma Alanları sorumlusu Amed Malazgirt kod adlı Fehmi Atalay ile sözde Cilo Eyaleti sorumlusu Kendal Glort kod adlı Sadettin Dede ve sözde Yüksekova Öz Savunma Birimi sorumlusu Fazıl telsiz çağrı adlı teröristler arasında gerçekleşen telsiz muhaberesinde; 25 Ekim 2014 günü Hakkâri / Yüksekoava’da şehit edilen üç mensubumuzun sözde Yüksekova Öz Savunma Birimi sorumlusu Fazıl Çağrı adlı teröriste bağlı teröristler tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmiştir.”

“Bağımsız” Fransız Gazeteciyle Ropörtaj Tam Metin

ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman ZOR’un, 19 Ekim 2014 Pazar günü, “bağımsız” bir Fransız gazeteci olan Anne ANDLAUER’e Belçika ve İsviçre Medyası için verdiği röportajın tam metni: Anne ANDLAUER: Bayram vesilesiyle bir toplantınız olmuştu. Bu toplantı internette yayılandı. Çeşitli yayınlar oldu. Siz de bir açıklama yayınladınız internet sitenizde bununla ilgili… Tam olarak IŞİD’in oluşu, bundan başlayalım. Ve bölgedeki -Suriye’de, Irak’da- elde ettiği kazançları siz nasıl okuyorsunuz? İlk önce bunu merak ediyorum; nasıl oluştu? Yani ortaya “pat diye” çıkmadı. Siz bunu nasıl okuyorsunuz? Ali Osman ZOR: Son cümle olarak “pat diye çıkmadı” tabiri, cümlesi olayı aslında ifâde ediyor. Evet, IŞİD pat diye çıkmadı. Aslında IŞİD hep vardı, oradan hiç ayrılmadı da. IŞİD’in gerçekten ne olduğunu veya şu ân yaptıklarının ne anlama geldiğini samimi olarak, dürüst bir şekilde anlamak istiyorsak eğer; bunu 2003 saldırısını, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, onlarla işbirliği yapan güçler tarafından işgâl edilmesini gözönüne almadan cevap veremeyiz. Hattâ bunun 91 Saldırısı’na da götürmek lazım. Hattâ bence İran-Irak Savaşı’na kadar götürmek lazım bu mevzuyu. Hâliyle “IŞİD nasıl çıktı?” diye sorulunca, IŞİD 2003 Saldırısı’nın neticesi olarak çıktı. Ve o günden beri, aslına bakılırsa 2003 Saldırısı’na direnen insanlar bunlar. Bugün IŞİD deyince, ki, onların kendi tabirleriyle, İslâm Devleti. Ki, niye IŞİD deniyor hâlâ onu da anlamıyorum ben. Ağız alışkanlığı olarak biz de kullanıyoruz ama, onlar kendi isimlerini koydular; İslâm Devleti. 2003 Saldırısı’nı hesab etmeden, onu düşünmeden, bugün İslâm Devleti hakkında veya Irak’ta veya Suriye’de olan hadiseler hakkında sağlıklı birşey söylemek mümkün değil. 2003’ten beri direnen insanlar, bugün, özellikle Batı kamuoyuna -Çünkü bu IŞİD mevzuu bölge ülkelerinin sorunu olmaktan ziyâde, aslında Batı dünyasının sorunu bu- sanki bugün çıkmış gibi, yeni çıkmış gibi algılatılmaya çalışılıyor insanlara. Hâlbu ki, bu insanlar 2003 Irak İşgâli’ne direnen insanlar veya direnen insanların çocukları. Veya bu işgâlde ölen insanların çocukları. Veya tecavüze uğramış annelerin çocukları. Bu çizgi üzerinde görürsek hâdiseyi, bence IŞİD hakkında veya İslâm Devleti hakkında daha sağlıklı konuşabiliriz. Anne ANDLAUER: Peki siz, İslâm Devleti’ne karşı -kendilerini böyle ifâde ettikleri için- ilişkiniz nedir, şahsî görüşünüz nedir? Ali Osman ZOR: Tabiî bu “ilişkiniz nedir?” derken bu istihbari bir soru aslında… Bizim, doğrudan bir ilişkimiz filân yok. Ama, dünyadaki 1.5, 2 milyara yaklaşan bütün müslümanlar kardeştir. Bu mânâda da müslümanların hepsinin birbiriyle kalbî ilişkisi vardır zaten bu kardeşlik hukuku içerisinde. Dolayısıyla da IŞİD’la bir ilişki söz konusu olduğunda, bizim söyleyebileceğimiz “müminler, müslümanlar kardeştir” ölçüsü; Allah’ın bildirdiği, bu ölçü çerçevesinde kalbî ilişkimiz vardır tabiî. Bu mânâda Taliban’la da vardır. Bu mânâda Filistinli müslümanlarla da vardır. Arakanlı müslümanlarla da vardır ve saire ve saire… Ama, bildik mânâda bir organik ilişkiden bahsetmek, zaten mümkün değil. Yani, olsa da zaten, kimse “böyle bir ilişkim var” demez. Anne ANDLAUER: Biliyorsunuz ki, az önce söyledikleriniz, İslâm Dünyası’nda bazı kişilerde kabul görmüyor. Meselâ kampanyalar yapılıyor IŞİD’e karşı; “bu benim adıma yapılmıyor” diye. Siz, “benim adıma yapılıyor” mu diyorsunuz müslümanlar olarak? Sizin adınıza mı yapılıyor. Ali Osman ZOR: Şimdi mesele İslâm filân değil. Bir kere Batı Propaganda Makinesi, meseleyi oraya getirerek; sanki bir adım daha ileri gidip İslâm’ı bize karşı savunacak(!) pozisyona geçecekler. Hattâ Amerikan Başkanı Obama’nın “İslâm bu değil” şeklinde bir açıklaması vardı; İslâm’ı herhâlde kendisi daha iyi biliyor. Yani şöyle düşünün; benim “Hıristiyanlık bu değil” diye size anlatmaya çalışmamı düşünün meselâ. Çok absürd bir durum bu. Burada söz konusu olan, Batı Güçleri tarafından bir ülkenin işgâli. Bu gerçek atlanarak, bu gerçek yok sayılarak, müslümanları, müslümanların argümanlarıyla vurma hinliğini, kendi adıma ve bağlı olduğum hareket adına söylüyorum; biz kabul etmeyiz bunu. Bir kere soru şu: Siz, Batı gücü olarak Irak’ta işiniz ne?!. Ne işiniz var sizin burada?!. Irak’ta, Suriye’de ne işiniz var sizin?!. Libya’da ne işiniz var?!. İsrail’de ne işiniz var?!. Yani, benim evimde sizin ne işiniz var?!. Ben sizi evimde istemiyorum!.. Şimdi siz benim evimde istediğinizi yapıp, evimi darmadağın ettikten sonra dönüyorsunuz bana, “siz benim evimi tehdit ediyorsunuz!” diyorsunuz. Benim sizin evinizi tehdid etmemin sebebi, sizin benim evimden çıkmamanız. Yani, temel sorun bu! Meselâ ben bir Türk olarak, bir müslüman olarak soruyorum bunu, meselâ: Amerikan Hava Kuvvetleri 91 yılından beri Irak’ı niye bombalıyor?!. Ne işi var Irak’ta?!. “Irak’ta Zalim Saddam var!”mış… Sana ne!.. O zaman biz de Zalim Obama var diye Amerika’yı bombalayabilir miyiz meselâ?.. “Zencilere zulmediyor”, “İspanyollara şöyle yapıyor”, “İtalyanlara böyle yapıyor” filân diye. Veya “Zencileri özgürleştirmek için” Washington’u bombalama hakkımız var mı bizim meselâ?!. Anne ANDLAUER: Şimdi siz bunu ilk önce tepkisel bir direniş olarak görüyorsunuz. Fakat, IŞİD’in de bir Siyasî Proje’si var. Ali Osman ZOR: Var! Tabiî ki var! Anne ANDLAUER: İslâm Devleti kurmak. Ali Osman ZOR: E, bunun ne mahzuru olabilir? Anne ANDLAUER: Sadece Irak’ta değil yada Suriye’de değil. “Ülkemden çıkın” anlamında değil. “Benim o ülkeler hakkında projem var”. Üst bir özelliği var IŞİD’in. Buna da katılıyor musunuz? Ali Osman ZOR: Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi oluyor da ve Büyük Ortadoğu Projesi için 2003’ten beri, Irak başta olmak, üzere bütün İslâm Coğrafyasına saldırırıyor da, müslüman birinin buna karşı bir projesi olması ayıp mı oluyor?!. Yine aynı soruyu soracağım ben. Bizim kendi yaşadığımız bölgemizde, yaşadığımız coğrafyada, Vatanımızda, Evimizde bizim bir proje yapmamızın, bir projeye, mimariye göre Evimizi dizayn etmemiz kimi ne ilgilendiriyor?!. Yani şuraya mı geleceğiz; “IŞİD Irak’ta direniyordu ama şimdi Suriye’ye geçti, Suriye’de yayılıyor.” Peki, Esad’ı kim düşürmek istedi? Peki, kim açtı o koridoru; o alanı kim açtı? Üstelik şunu hiç saymıyorum ben: Hem 91’de hem 2003’te oradaki, bugün IŞİD adı altında direnen insanlar Irak’ın Güneyi’ndeki Şiî Arablardan ihanet görmüşler, Irak’ın Kuzeyi’ndeki Peşmerge Hareketi’nden de ihanet görmüşler. Şu ân bu direniş içerisinde, o tecrübelerle -anlıyorsunuz değil mi ne dediğimi?- hareket ettiklerinden, bir daha arkadan vurulmak istemiyorlar. Arkadan vurulmak istemedikleri için de kendilerini sağlama almak istiyorlar. Siz de bunu “yayılma” olarak görüyorsunuz. Hâlbuki bu yayılmaya sebebiyet veren bizzat Esad’ı, Suriye Rejimini yasadışı bir şekilde, Birleşmiş Milletler Hukuku’na aykırı olarak; Birleşmiş milletler ilgili maddesinde “hiçbir rejim dışarıdan müdahale ile değiştirilemez!” dendiği hâlde, yasadışı bir şekilde Esad Rejimi’ni ortadan kaldırmak istediniz. Özgür Suriye Ordusu denilen, oradaki Liberal-Çapulcu-Yağmacı yapılanma gayet “güzel”, “hoş”. Batılı güçlerin işine gelen bir yapılanma. Kimse meselâ onun hakkında konuşmuyor. Aynı işlevi IŞİD’da görürken, niye IŞİD “suçlu” oldu? Esad inmeyecek miydi aşağıya? Ama, IŞİD şimdi Esad’dan daha tehlikeli göründü, öyle değil mi? Batı açısından. Daha tehlikeli olunca da Esad, ehve-i şer oldu. “Ehven-i Şer” ne demek, biliyor musunuz? Yani, “daha kabul edilebilir”. Anne ANDLAUER: Ama böyle bir proje geliştirdiğiniz zaman, orada yaşayan tüm halkların… Ali Osman ZOR: Hangi “halklar”? Kürtleri mi kastediyorsunuz? Anne ANDLAUER: Kürtler var, Ezidiler var… Ali Osman ZOR: Hâ Kürtler ve Ezidiler. Başka halk yok değil mi orada? Anne ANDLAUER: Hıristiyanlar, Türkmenler. Ali Osman ZOR: Peki 2003 ve daha önceki 91 dönemlerinde niçin bu halklar kimsenin aklına gelmiyordu? Meselâ 3 milyon tâne Sünnî Arab öldürüldü orada, katledildi! Bir Arab Soykırımı yapıldı. Ebu Gureyb Cezaevleri’ni biliyorsunuz. Niye Batılılar “hümanizm” adına, “insanlık” adına harekete geçmediler? Anne ANDLAUER: Ben savunmuyorum burada. Ali Osman ZOR: Yok, ben de sizi suçlamıyorum. Anne ANDLAUER: “Yanlış yapıldı” diye, “bir kez daha yanlış yapılabilir” gibi oldu. Ali Osman ZOR: O “yanlış” sizin söylediğiniz birşey. Bu noktada biz Batı propagandasına veyahut Amerikan propagandasına teslim olmak zorunda değiliz. Aynı şey Musul’da da söylendi. Ne var Musul’da? Hiçbirşey yok. IŞİD dediğiniz yapı 12 milyon insanın yaşadığı yere hükmediyor. Neden Etnik Kürtçülükten; çünkü IŞİD içerisinde bir sürü Kürt var. Ve şu ân Ayn-el Arab’ın içine giren komutan Kürt zaten. Erbil’e saldırı düzenleyen komutan Kürt. Ama neden böyle Batı yanlısı Kürtçü hareketler söz konusu olduğunda Batı harekete geçiyor. Ve “insan hakları” dediğimiz olgu, neden orada harekete geçiyor? Fransız uçakları, İngiliz uçakları, Amerikan uçakları Bağdat’ta Sünnîleri bombalarken, Ebu Gureyb Cezaevleri’ni inşâ ederken, neden kimse harekete geçmedi? Niye bu kadar propaganda yoktu. Şu ân Bağdat’ta savaş var. Bağdat’taki savaş, Ayn-el Arab’daki savaştan daha şiddetli. Neden kimse vermiyor onu? Anne ANDLAUER: Türkiye Devleti nerede? Ali Osman ZOR: “Türkiye Devleti” derken neyi kastediyorsunuz? Anne ANDLAUER: Türkiye adına karar verenler. Türkiye adına uluslararası platformlarda konuşanlar ne gibi bir mesaj veriyor sizce? Ali Osman ZOR: AKP hükümeti, uluslararası güçlerle ortak hareket etmek için Meclis’ten bir tezkere geçirdi. O Tezkere’nin de gereğini yapacaklar. Amerikayla görüşmeler devam ediyor. Fakat Türk halkının, kamuoyunun tabiî ki bir baskısı var. Bu baskıyı aşıp, Amerika ile ortak bir şekilde tekrar Müslüman Arab topraklarına girmek Hükümet açısından da kolay değil. Anne ANDLAUER: Nasıl bir baskıdan bahsediyorsunuz? Ali Osman ZOR: Girmesini istemiyor; Amerika ile beraber olmasını istemiyor halk. İncirlik Üssü’nün kapanmasını istiyor. Çünkü nasıl ki, bizim Washington’da bir üssümüz yoksa, bizim burada da İncirlik Üssü, askeri üs olsun istemiyor. Anladınız mı ne demek istediğimi? Dolayısıyle şu ân, bugüne kadar olduğu gibi, şimdi de söylem üzerinden, retorik üzerinden sanki “Amerikayla çekişiyor” gözüküp, aslında Reel Politik açısından ise Amerika’nın politikalarına uygun davranıyor. Niye? Çünkü Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanı, bizim cumhurbaşkanı idi zaten. Ve bu Büyük Ortadoğu Projesi bütün hızıyla devam ediyor. Dolayısıyla bugün hükümetin, bu IŞİD mevzuunda, özellikle Avrupa basınında “IŞİD’i destekliyor” yollu haberlerinin de gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz. Bilakis, hükümeti sanki IŞİD taraftarı gösterip, Türk kamuoyunda hükümetin desteğini sağladıktan sonra bu şekilde -çünkü, az önce söyledim, Arab müslümanlarla savaşmak istemiyor Türk halkı- bu desteği sağladıktan sonra da, o desteği alan hükümet “Reel Politik”e devam edecek. Şu ân böyle bir plân var. Anne ANDLAUER: Şu ân hükümet hergün IŞİD eşittir PKK diyor. Ali Osman ZOR: Peki IŞİD’la müzakere yapıyor mu? Meselâ, İmralı’da Öcalan ile görüştüğü gibi Bağdadî ile de görüşüyor mu? Aynı HDP binâları gibi IŞİD binâları da var mı? Polis onları da koruma altına alıyor mu? Veya Bağdadî “Meclis’ten şu kararı çıkartın!” dediği zaman, Hükümet, Meclisten o kararı çıkartıyor mu? Aynı, Abdullah Öcalan’ın dediği gibi. Bakın, Abdullah Öcalan “şu kararı çıkartın!” diyor, Hükümet çıkartıyor! Madem “IŞİD ile PKK aynı”, PKK ile yürüttüğüm müzakerelerin aynısı gibi IŞİD ile müzakere yürütüyor mu? Anne ANDLAUER: Yani aynı olacaksa… Ali Osman ZOR: Böyle aynı olur! Yoksa “aynı” diyerek, aynı olur mu? Politikada öyle şey olur mu hiç!.. Ben size, buna davrandığım gibi davranıyorsam, o ne yiyiyorsa, siz de onu yiyeceksiniz o zaman. Şimdi o et yerken siz ekmek yerseniz olmaz. Bu aynı olur mu? Bizim anladığımız siyaset budur, aynılık da budur. Anne ANDLAUER: İstediğiniz şey, Türkiye Devleti resmi olarak IŞİD ile bir temas kursun mu? Ali Osman ZOR: Ben onu istemiyorum. Anne ANDLAUER: Ne istiyorsunuz? Ali Osman ZOR: Sizin sorunuza binâen ben söylüyorum. “Hükümet dedi ki” dediniz, “IŞİD ile PKK aynı”. Ben de diyorum ki, Hükümet burada bunu retorik olarak söylüyor. İşin gerçeği bu değil! İşin gerçeği, PKK ile beraber AKP Hükümeti, “çözüm süreci”ni devam ettiriyor. Eğer hükümet açısından IŞİD da PKK ile aynıysa, Abdullah Öcalan ile bütün kamuoyuna açık olarak görüştüğü gibi Bağdadî ile de görüşsün o zaman. Onunla görüşmediğine göre, nasıl aynı olabiliyor? Veya Türkiye’de, resmî olarak “IŞİD temsilcilikleri” olmadığına göre -çünkü PKK temsilcilikleri var!- hükümet açısından IŞİD ile PKK nasıl aynı olabiliyor? Söylemeye çalıştığım; Türk kamuoyu kalbî olarak Iraklı mücahidleri destekliyor. Anne ANDLAUER: Anket yaptığınız zaman, -Eylül ayında Metropol’ün yaptığı bir anket var- Ali Osman ZOR: Ne demek istediğimi anladınız mı siz? Anne ANDLAUER: Anladım. Ali Osman ZOR: Yok, söylemeye çalıştığım anlaşılmazsa üzülürüm yani. Anne ANDLAUER: Anlıyorum… Ankette “IŞİD’a sempati duyuyor musunuz, duymuyor musunuz?” sorusuna % 1,3 “duyuyorum” diyor. Yani, sizin dediğiniz kadar büyük bir oran değil. “Yok” diyemeyiz; vardır muhakkak. Hükümet bunu da kabul ediyor. Türkiye’den kalkıp IŞİD’ın yanına savaşa giden Türk vatandaşları da var. Ama % 1,3 çok da büyük bir rakam değil. Siz ne düşünüyorsunuz? Ali Osman ZOR: Türkiye’de şöyle bir tabir vardır; bir şey söylersin, “bu resmî söylem” dersin. Arkasından, ortam müsaitse eğer, gerçeği söylersin, “bu da gerçek söylem” dersin. Şimdi Türkiye’nin dinî, tarihî, sosyolojik şartlarını ve gelişim sürecini hesab ettiğinizde, bu gelişim süreci içerisinde Araplarla Türk halkını ayrı tutmak zaten mümkün değil. Bütün İslâm Coğrafyası’nın son lideri olarak Osmanlı’yı düşünürseniz eğer,… Kaç seneden beri ülkeyi parçalamaya çalışan bir PKK örgütü de olduğunu düşünürseniz ve buna duyulan tepkiyi de onun yanına koyarsanız Türkiye’de, aslında IŞİD hakkında sorulan o sorulara verilen cevapların gerçeği yansıtmadığını anlamak için, çok da sosyolog olmaya gerek yok. Bilmiyorum anladınız mı?.. Meselâ diyelim ki, benim annem; annem ilkokulu bile bitirmedi, anlamaz olaylardan. Ama, Amerika’ya duyduğu düşmanlıktan dolayı IŞİD’ı destekliyor benim annem. Veya İstanbul’da yaşanan olaylarda, marketlerin yağmalanmasından dolayı, 70 yaşındaki insanların katledilmesinden dolayı, yine 70 yaşındaki insanların üçüncü kattan atılarak öldürülmesinden dolayı, yine destekliyor IŞİD’ı. Ama o anketlere girmiyor bunlar. Anne ANDLAUER: Peki sizce IŞİD insanları katletmiyor mu? Direk sorayım… Ali Osman ZOR: O zaman başa geliyoruz; IŞİD insanları katletmiyor, IŞİD savaşıyor! Kendi evine karışılmasını istemiyor. Ne zamandan beri savaşıyor? 2003’ten beri savaşıyor. Ve dediği şu: Defolun gidin! Karışmayın bize! diyor IŞİD. İş gele gele şu noktaya geldi; ben güzelce anlatıyorum size. “Buradan gitmeniz gerekiyor” diyorum. Siz bunu anlamıyorsunuz. En sonunda birimiz tutuyor yaka paça atıyor sizi dışarıya. Sonra da ben “kaba” davranmış oluyorum. Burada, bir şiddeti, şiddet içeren bir tavrı engellemek için -İslâm ahlâkında da bu vardır. Size nasıl bir “İslâm” öğretiliyor, bilmiyorum da- İslâm hukukunda da, karşı tarafın şiddetini engellemek için, ondan daha fazla bir şiddet uygulayabilirsin. Bir kere müslümanlar, müslüman tavrı olarak. “Zillet” kelimesini biliyor musunuz? “Aşağılanmak”, “aşağıda durmak”. Hiçbir müslüman onu kabul etmez! Müslümanlar “İzzet”e talibtir. Yukarıda durmaya, onurlu yaşamaya, dürüst yaşamaya talibtir. Şimdi siz, beni 20 seneden beri zillet içerisinde yaşatıyorsunuz… Meselâ ben size bir Avrupalı olarak sorayım: Kaç kişi öldü Irak’ta? Var mı resmî rakamlar? Anne ANDLAUER: Yüzbinlerce kişi öldü. Ali Osman ZOR: Bakın, “yüzbinlerce kişi”… “Amerikalı kaç kişi öldü?” desem, 5013 filân gibi net rakam verilir. Anne ANDLAUER: Dediğiniz şu, doğru anlıyorsam: Orada müslümanlara yapılan şiddet, Ali Osman ZOR: Hangi müslümanlara? Anne ANDLAUER: Irakta’ki, Suriye’deki… Ali Osman ZOR: Batı gücü tarafından. Anne ANDLAUER: 2003’ten beri… Ali Osman ZOR: Aslında tâ 20. Yüzyılın başından beri… Anne ANDLAUER: Şu ân IŞİD’in uyguladığı şiddeti, herhângi bir şiddeti meşrulaştırıyor. Ali Osman ZOR: Meşrulaştırıyor tabiî ki! Savaşıyor zaten. Anne ANDLAUER: Yani onu diyorsunuz. Ali Osman ZOR: Evet onu diyorum. Ve ekliyorum da; Amerika veya bir Avrupalı güç sözkonusu olduğu zaman neden “savaş” kavramıyla onun yaptığını karşılıyoruz da, İslâmcı bir şey olduğu zaman, neden “şiddet”, “katliam”, “terör”, bu kavramlarla karşılıyoruz? Hâlbu ki biz savaşıyoruz. Sen de savaşıyorsun, ben de savaşıyorum. Senin kullandığına da şiddet denir, benim kullandığıma da şiddet denir. Neden “katliam”, “şiddet”, “terör” kelimeleri hep böyle bizim coğrafyamızda yanyana getiriliyor da, Batı insanıyla yanyana getirilmiyor? Ben onu söylüyorum. Ve bu noktada, bu getirilmediği için de, bizim açımızdan, bizim coğrafyamızda yaşayan insanlar Batı gücünü, Batı dünyasını samimi bulmuyorlar artık. Batının bunu anlaması lazım. Ve işin enteresan tarafı, aklın yerleştiği, filizlendiği coğrafya olarak Batı bunu anlayacak kapasitede. Ama, sanki anlamıyormuş gibi davranıyor. Neden?!. Neden böyle yapıyor?.. Halâ bizden istediği birşey mi var?.. Evet var; “enerji kaynakları” var, “İsrail’in güvenliği” var filân. Evet, “biz bunu vermiyeceğiz!” diyor müslümanlar! Anne ANDLAUER: Bunlarla ilgili bir sözünüz vardı bahsettiğim internette yayınlanan videoda; demiştiniz ki, “Suriye’de ve Irak’ta müslümanlar hazırlıksız yakalandı. Biz hazırlık yapmalıyız!” Ve devam ediyorsunuz; “kendimizi savaşa göre örgütlemeliyiz! Kobani’ye gitmeliyiz!” Ali Osman ZOR: “Kobani’ye gitmeliyiz” demedim. O Abdullah Öcalan’ın sözüdür. “Kendimizi savaşa göre hazırlamalıyız” sözü, Abdullah Öcalan’ın sözüdür. Geçen haftalarda, Ayn-el Arab (Kobani) vesilesiyle Abdullah Öcalan yayınladığı bildiride kendisine bağlı olan bütün Kürtlere söylediği şey; “herkes kendisini savaşa göre hazırlasın!” Biz de dedik ki; bak sayın Abdullah Öcalan bile İmralıdan bunu söylüyor. Ortada bir savaş durumu var. Nasıl ki, Bosna’daki müslümanlar, dünyanın diğer yerlerindeki müslümanlar savaş geldiği hâlde bunu anlamadılar ve ona hazırlıklı olmadılar, hazır olmadıkları için de zarar gördüler. Çünkü savaşı engellemek elimizde olsa, engelleyelim savaşı. Ama engellemek elimizde değil. Biz engelleyemiyoruz savaşı. Çünü biz çıkartmıyoruz. Savaşı çıkartan taraf, başka taraf. Dolayısıyla, eğer bu savaş geliyorsa buna da hazırlıklı olmak gerek! Bu mânâda da Abdullah Öcalan’ın sözüne katılıyorum ben. O doğru bir tesbit. Anne ANDLAUER: Savaş Türkiye’ye mi geliyor? Ali Osman ZOR: Türkiye’ye geliyor savaş! Anne ANDLAUER: Siz “oraya gidip savaşalım” demiyorsunuz. Ali Osman ZOR: Demiyorum tabiî. Niye öyle birşey diyeyim? Anne ANDLAUER: Peki savaş kime karşı? Neyle? Silahla… Ali Osman ZOR: Tabiî ki. Anne ANDLAUER: Silahlandırma. Ali Osman ZOR: O ayrı. Ama gidip “Kobani’de savaşalım” demiyorum. Orada savaşıyor zaten insanlar. Bize ne. Biz niye gidip orada savaşalım. Anne ANDLAUER: Türkiye sınırlarında… Ali Osman ZOR: Biz, kendi yaşadığımız vatandan bahsediyoruz. Nasıl ki Irak’ı işgâl ettiler, Suriye’yi bir iç çatışma hâlinde bölmek istiyorlar. Bunu, Türkiye’de de yapacaklar. Anne ANDLAUER: Nasıl bir savaş olur Türkiye’de? Ali Osman ZOR: “Asıl soru” bu mu?.. “Türkiye’de nasıl bir savaş olur?” Bunu bence Amerikalılar ve Amerikan istihbarat örgütleri gayet iyi biliyorlar ve bundan korkuyorlar zaten. Türkiye’deki savaş, bizim toplumumuzun hafızasında ve köklerinde de mevcut olan “Amerikan düşmanlığı”, “İngiliz düşmanlığı”… Buradaki savaş, şu ân Batı emperyalizmini temsil eden Amerika ve onun işbirlikçileriyle, karşı duranları arasında olur. Karşı duranlar arasında Kürtler de var, Türkler de var, Araplar da var, Solcular da var İslâmcılar da var; Amerika ile işbirliği yapanlar içerisinde de Kürtler de var, Türkler de var, İslâmcılar da var, Marksistler de var. Bu böyle bir ayrışma! Anne ANDLAUER: İç savaş… Ali Osman ZOR: Ben bunu o mânâda bir iç savaş olarak görmüyorum. Çünkü Amerika böyle bir savaşı göze alırsa bu savaştan kesinlikle galip çıkamayacak. Hiç bir faydası da olmayacak onun için. Çünkü, Türkiye’de 60 yıldan beri bir Amerikan hegamonyası var. Her tarafta üsler dolu, elçilikleri var. Hayat Tarzı var Türkiye’de! Amerika’ya karşı böyle bir savaşta, takdir edersiniz ki, her taraf hedef dolu. Ve Amerika’nın bunu istememesi lâzım. Bizim açımızdansa, Amerika bu savaşı Türkiye’de istemediğinden dolayı, bu Suriye operasyonu ve çıkartılan Tezkere ile Türkiye’de birikmiş olan enerjiyi Suriye’ye kanalize etmek istiyor. Yani bizim Türk ordusunu oraya sokup, Araplarla aramıza, belki nesiller boyunca devam edecek bir kan davası da sokarak bizi belki 100-150 yıl bu sorunla uğraştırmak istiyor. Bizim dediğimiz o; biz böyle bir savaş istemiyoruz. Anne ANDLAUER: Yani 6-7 Ekim’de gördüğümüz olaylar size göre bir savaş işaretidir? Ali Osman ZOR: Bir sürü sebebi olabilir. Ama bizim için bir sebebi de, bu, Amerikan işbirlikçileri Türkiye’deki tepkiyi ölçmek için bunu yaptılar. Yoksa Türkiye’de hiçbir hareket; ister Kürtçü olsun, ister İslâmcı, ister Türkçü, sokaktaki 60 yaşındaki adamı bıçaklamaz! Türkiye’de böyle bir hareket yok. Bir insanı çıkıp üçüncü kattan atmaz!.. Çünkü her hareket bilir ki Türkiye’de, özellikle 30 yıldan beri mücadele eden Kürt Hareketi bunu gayet iyi bilir: Siz 60-70 yaşındaki bir adamı öldürdüğünüzde, bütün herkes tepki verir size! Bunu gayet iyi bilirler ve yapmazlar. Zaten onları halk yapmadı… Bu yapılarak, “Türkiye’de ne tür bir tepki gelecek?”, “ne tür bir tepki oluşacak?”, “kim, hangi tarafta duracak?” ve eğer ki bu bir iç savaşa doğru evrilirse, “iç savaşın tarafları kimler olacak?” Bence bunlar ölçülmek istendi. Ki, benim açımdan, belki de sizin şu ân yaptığınız şey de bununla alâkalı. Çok da “komplocu” olarak söylemiyorum… Ve bu normaldir. Anne ANDLAUER: Yani nasıl bir proje?… Ali Osman ZOR: Yani, “nedir durum?”. Sosyolojik olarak araştırıyorsunuz bunu. Meselâ, bu araştırmanızı yayınladığınız zaman, o yayınladığınız araştırma, bu düşünceye hizmet edebilir. Yani onu okuyan adamlar, sizin yazdıklarınızdan bilgilenirler ve “tamam. Demek böyle böyle yapılar var, böyle insanlar var, böyle örgütler var” diyebilirler. Anne ANDLAUER: Bunlar yeni bir amaçla dışarıdan tetikleniyor mu diyorsunuz? Ali Osman ZOR: Tabiî ki o iki gün tetiklendi. Niye durdu birdenbire? Niye devam etmiyor? 76 milyonluk bir ülkede, o tür olaylar, birden bire bıçakla keser gibi, durabilir mi hiç? Niye durdu?.. IŞİD mevzuuna gelirsek. Biz IŞİD’çı filân değiliz. Biz İBDA Fikir ve Aksiyon Hareketi’ne bağlıyız. Ve bu hareket de Türkiye’deki tek “Millî Hareket”tir! Bu hareketin ilk kurucusu Necip Fazıl Kısakürek’tir. İlk Mimarı. Daha sonra da, O’ndan bayrağı devralan, Salih Mirzabeyoğlu’dur. Salih Mirzbeyoğlu 16 seneden beri cezevindeydi. Geçen 22 Temmuz’da, Ramazan Ayı’nda çıktı. 16 sene boyunca da Zihin Kontrolü İşkencesi’ne maruz kaldı, bugün de bu işkence devam etmektedir. Bu işkencenin sebebi olarak biz, Salih Mirzabeyoğlu’nun, bugün Batı’da da ihtiyacı hissedilen bir İdeolocya, bir Dünya Görüşü sunmasından kaynaklandığını düşünüyoruz. Çünkü bugün, Batı akademik çevrelerinde de tartışılan bir konu olarak “ilimlerin bütünlüğü” kayboldu. Yani Batı’nın bugün yeni bir Platon’a ihtiyacı var. Kendileri de bunu hissediyor zaten, fikir adamları bunu söylüyor. İhtisaslaşma, bütünlüğün aleyhine olarak artıyor. Ve bugün Batı’da bu bütünlüğü kurabilecek ikinci bir Hegel çıkmadı meselâ! Batı’nın beklediği bu insan, bu topraklardan çıktı! Ve bunu ideolocya olarak, 58-60 tâne eseriyle koydu ortaya. Ve 16 seneden beri -hani o “İslâmcı Hükümet” diyorsunuz ya- İslâmcı Hükümetin iktidarında cezaevindeydi. 22 Temmuz’da da çıktı. Dolayısıyla bizim çizgimiz, bizim hareketimiz belli. Bizim hareketimiz bugünün hareketi değil. Meselâ on sene cezaevinde yattım. IŞİD o mânâda dün çıktı. Ama meselâ ben, 1991 yılında “Irak Casusu” diye cezaevinde yattım. İlk Körfez Savaşı’nda. Hâliyle bize “IŞİD’çı”, “IŞİD’i bilmem ne yapıyor” filân değil. Burada mesele başka. Nasıl ki 11 Eylül’de Fransız gazeteleri “Hepimiz Amerikalıyız!” diye manşet atmışlardı, bugün de biz, hepimiz Arabız! Anne ANDLAUER: Ama bir yazınızda da “IŞİD Sen Oradan, Biz Buradan” diyorsunuz?… Ali Osman ZOR: İşte onu diyorum. “Nasıl ki Fransız gazeteleri atmıştı ya” diyorum. Anne ANDLAUER: Ama Araplarla IŞİD’i eşitliyorsunuz?.. Ali Osman ZOR: Öyle zaten! IŞİD bir Arab örgütü zaten. Ne örgütü IŞİD? Anne ANDLAUER: Bütün Arapları mı temsil ediyor?… Ali Osman ZOR: “Temsil eder”, “etmez” o ayrı birşey. Ama Irak Savaşı’nda, 2003’te çıkmış ve Saddam Hüseyin’in BAAS’ının subayları tarafından eğitilmiş, kurulmuş bir örgüt bu. Bugün herkes biliyor. Meselâ IŞİD’i konuşuyoruz, İzzet İbrahim’i niye konuşmuyoruz? Niye konuşmuyor batı? İzzet İbrahim de orada! Ve şu ân savaşıyor da orada! Anne ANDLAUER: Dolayısıyla siz herhângi bir çağrı yapmıyorsunuz?… Ali Osman ZOR: Ne gibi? Anne ANDLAUER: Türkiye’de size sempati duyanlara olsun, diğerlerine “orada gidip IŞİD’in yanında savaşın” diye. Ali Osman ZOR: Hayır, hayır… Anne ANDLAUER: Yani diyorsunuz ki, “buraya gelirse” Ali Osman ZOR: Aynı işgâlci, Amerikan işgâli… Şöyle söyliyeyim; dediğiniz doğru, ben onu demiyorum. Benim dediğim şu: Orada gördüğünüz, Irak’ta gördüğünüz açık işgâl, 60 yıldan beri, perdelenerek Türkiye’de de devam ediyor. Bir ülkede, yabancı bir devletin askerî bir gücünün bulunması ne anlama gelir? Meselâ Amerikan üsleri var bizde, sayısı bile belli değil. Adana İncirlik Üssü, Sinop’ta filân… Bu ne demek? Anne ANDLAUER: Sizin için ne demek? Ali Osman ZOR: Benim için işgâl demek! Ve bu 60 yıldan beri sürüyor!.. Ben de diyorum ki, Türkiye’de, artık bu işgâle karşı durabilecek bir enerji var. Anne ANDLAUER: Evet. Ali Osman ZOR: Bu enerji ne düzeyde diye, o 6-7 Ekim dediğiniz olaylarda bu test edildi. Ve bu görüldü. Eğer ki buna devam etmek isterlerse Amerika ve işbirlikçileri -onun ortakları, onunla beraber hareket edenler; PKK, AKP farketmez!- ile bu millet savaşacak diyorum ben! Anne ANDLAUER: Yani silâh alıp savaşacak. Ali Osman ZOR: “Silah alır”, aynı Kurtuluş Savaşımızda -1919’da, 1914’de Birinci Dünya Savaşı’nda- Fransızlara, İngilizlere yaptığımız gibi, isterse kazma ile de savaşırız! Baltayla da savaşırız! Anne ANDLAUER: Biliyorsunuz şu ân, İncirlik Üssü açılacak mı açılmayacak mı? Tezkere böyle bir hak tanıyor. Yabancı askerleri Türkiye içinde bulundurma. Diyorsunuz ki, bu gerçekleşirse, şu ân böyle birşey yok, ama gerçekleşirse… Ali Osman ZOR: “Herkes dikkatli olmalı!” diyorum, bu gerçekleşirse. “Beklenmeyen mallar pazara gelir” diyorum. Anne ANDLAUER: Siz ne yaparsınız şahsen? Ali Osman ZOR: Bakalım! Allah bilir… Bu da çok açık bir soru oldu, yalnız. Anne ANDLAUER: Bilmiyorum. İhtimâller üzerine konuşuyoruz ama… Ali Osman ZOR: Peki siz ne düşünüyorsunuz böyle birşeyde? Türkiye’yi “gözlemleyen biri” olarak?.. Anne ANDLAUER: Neyle ilgili?.. Ali Osman ZOR: (…)… Türkiye’nin Tarihî Misyonu İslâm Coğrafyası’na Liderlik yapmak. Bugün, iç ve dış şartlar, İBDA İdeoloğu, Kurucusu Sayın Salih Mirzbeyoğlu’nun ifâdesiyle; “şartlar, Türkiye’yi Tarihî Misyonunu tekrar üstlenmeye zorluyor!” Yani bu Hükümetten, örgütlerden bağımsız olarak… Çünkü “şartlar”ı biz oluşturmuyoruz! Bu şartlar, kendisi oluşuyor; hem ülke içi şartlar, hem ülke dışı şartlar. Eğer ki Türkiye, bu Tarihi Misyonu’nu üstlenmezse yok olup gidecek. Bunu Türkler biliyor! Bunu hissediyor Türkler… Dolayısıyla da, bizim, bu coğrafyada yaşayan insanlar olarak ikinci bir alternatifimiz yok. Bugün, yarın, öbür gün; ama çok kısa bir süre içerisinde biz, Batı gücünü, Batı emperyalizmini bütün kurum ve kuruluşlarıyla, “Hayat Tarzı”yla bölgemizden kovmak için, İslâm Dünyası’na liderlik yapmak zorundayız! Bugün İslâm Dünyası’nın sorunu bu zaten: İslâm Dünyasında savaşan örgütler var. Ama siyasî olarak, demin “IŞİD’in projesi var” dediniz de, IŞİD’in projesi, o mânâda Batı gücünü durdurabilecek bir proje değil. Yani, İdeolojik olarak, Hayat Tarzı olarak, siyasî olarak… Anne ANDLAUER: Sizin Büyük Doğu… Ali Osman ZOR: İBDA!.. Büyük Doğu – İBDA! Anne ANDLAUER: Projesi var. İBDA ile IŞİD’in getirmeye çalıştığı amaç ile birebir aynı mı? Ali Osman ZOR: Değil!.. Anne ANDLAUER: Nasıl farklı? Ali Osman ZOR: Burada “anlayış” farklı! Yani aynı İslâm’a inanıyoruz ama, İslâm’dan anladıklarımız farklı. Yani biz aynı Kur’ân’a inanıyoruz, aynı Peygamber’e inanıyoruz; ama onun tatbikinde, uygulanmasında farklılıklar var. Bizim iddiamız, İslâm, bütün bir “ideoloji”, “anlayış”, “dünya görüşü” hâlinde ortaya konulması gerekir. Yani, “burada böyle olmalı”, “orada öyle olmalı” filân değil. Bütün bir sistem hâlinde ortaya konulup, öyle tatbik edilmesi gerekir. Bizim İBDA dediğimiz ideoloji, bu tatbikin ruhudur! Bu mânâda da, bizim iddiamız odur ki, dünyada savaşan bütün İslâmcı hareketlerin, -hattâ daha da ileri gidip, çünkü bir arayıştır, ihtiyaçtır bu- hattâ 3. dünyada emperyalizme karşı savaşan örgütlerin temeli, kaidesi de İBDA’dır. Neden savaşıyor insanlar? Bir ihtiyaca binâen. Birşey, ihtiyaç olarak dayatıyor kendisini. Nedir o ihtiyaç? Bütün dünya için söylüyorum: Amerika için, Avrupa için, Türkiye için, Ortadoğu için… Sistem ihtiyacıdır!.. Bu “sistem ihtiyacı” için 1. ve 2. dünya savaşları yapıldı. Ama Birleşmiş Milletler Rejimi, bu sistemi karşılamıyor artık. Ve bugün, Yeni Bir Sisteme ihtiyaç var. Bu sistem içerisinde yer almayan hiçbir milletin hayat hakkı olmayacak. İslâm Coğrafyasının zorlamasının sebebi de bu zaten. Artık bu sisteme dahil olmak istiyor. Yani emir veren, karar alan konumunda olmak istiyor müslümanlar! Birleşmiş Milletler’de 5 tâne adam istemiyor! Anne ANDLAUER: İstediğiniz Hilâfet değil yanlızca… Daha geniş… Ali Osman ZOR: Tabiî ki! Yönetmek istiyoruz biz! Biz Amerika’yı yönetmek istiyoruz! Biz Fransa’yı yönetmek istiyoruz! Anne ANDLAUER: Bütün dünyayı!.. Ali Osman ZOR: Bütün dünyayı yönetmek istiyoruz! Anne ANDLAUER: Sadece bölge için konuşmuyorsunuz…. Ali Osman ZOR: Değil!.. Allah bize bunu söylüyor! Ve İBDA dediğimiz şey… Bundan korkacak birşey yok!.. Şu ân Amerika’nın bütün dünyayı idare etmesinden niye korkmuyorsunuz meselâ? Bir Fransız olarak? Niye tedirgin değilsiniz? Anne ANDLAUER: Amerika bir ülke… Ali Osman ZOR: Ama 250 yıl önce bir ülke değildi! Avrupa’daki hırsızlar, ayyaşlar, berduşlar gittiler orada… Anne ANDLAUER: Devlet yani. Silahlı güçleriyle, hükümetiyle, devlet. Ali Osman ZOR: Hâ, ben de o devleti kurduğum zaman sorun kalmaz o zaman değil mi? Anne ANDLAUER: Yok, onu demiyorum. Ama bahsettiğiniz şey farklı yani, aynı değil… Sınırlar ve ülkeler arası… Ali Osman ZOR: Zaten bu işler yavaş yavaş başlar. Bizim Osmanlı kurulduğunda da küçük bir “beylik”ti. Sonra, yavaş yavaş, sınırlarını arttıra arttıra gitti Viyana’ya kadar dayandı… yani bu vizyon, bu projeksiyon bir müslümanda olduğu zaman, Batılı bundan rahatsız oluyor. Neden rahatsız oluyor? Çünkü, anladığım kadarıyla -ki, hak veriyorum bu rahatsızlığına- özellikle Avrupalı açısından, 400 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan bir Avrupalı, artık bunu istemiyor. Bunu istemediğinden dolayı da, bu hedefi önüne koyan hareketlere karşı hem propaganda ve hem de askerî açıdan çok şiddetli saldırıyor. Çünkü Avrupalının o hafızası tâze. Onu biz anlıyoruz. Meselâ Osmanlı ordusunun Viyana kapısına dayanması bir Avrupalı için çok yeni birşey. Bizim Türklere unutturdular bunu ama, meselâ bir Fransız, bir Alman, bir Avusturyalı bunu biliyoruz. Yani oradan biz empati yapabiliyoruz. Orada sorun yok! Anne ANDLAUER: IŞİD çıkınca korku yaratılıyor. Avrupalı korkuyor mu diyorsunuz?.. Ali Osman ZOR: Korkuyor! Bir daha Osmanlı gbi bir Devlet olmasın diye, elinden gelen herşeyi yapıyor. Bunun için de bütün propaganda araçlarını, askerî araçlarını; hepsini kullanıyor. Ama biz ne yaparsak yapalım, bugün Amerika ve Avrupa ne yaparsa yapsın, mevcut sistem, mevcut düzen, dünya sistemi çökmüştür! Bunu biz söylemiyoruz, bunu Amerikalı sosyologlar söylüyor, siyaset bilimcileri söylüyor. Aydınları söylüyor, fikir adamları, ilim adamları söylüyor. Ve bugün, bizim bölgemizde yaşanan savaşlar, aslında yeni bir sistemin habercisi niteliğinde savaşlar. “Ama ne çıkacak bu sistemden?” Daha kimse bilmiyor. Yani bunlar, öyle laf olsun diye yapılan savaşlar değil. Çünkü, bütün dünyanın ihtiyacı hâlinde kendisini gösteriyor bu sistem. Herkesin “sistem”e ihtiyacı var bugün. Amerikanın da var. Çünkü mevcut ekonomik, iktisadî, siyasî sistemle veya uluslararası sistemle işler yürümüyor artık. İşte bir IŞİD çıktı bakın; sistem dışı bir hareket çıkınca, sistemin bütün unsurlarının hesabını bozdu! Dolayısıyla, bugün Amerika’nın ve müttefiklerinin, bizim için yasadışı müttefiklerinin, yasadışı ordularıyla buraya saldırması, aslında kendilerini muhafaza, mevcudu, mevcut düzeni koruma amaçlı. Anlatabildim mi? Anne ANDLAUER: Anladım. Ali Osman ZOR: Dolayısıyla sistem teklifi hâlinde biz, Başyücelik Devleti olarak kendi teklifimizi sunuyoruz. Yani bu, bizim teklifimizdir. Yani İBDA ile IŞİD yada diğer İslâmcı hareketler arasındaki farkı bilmek lâzım. Yoksa, meselâ Fransa destekliyor Amerika’nın operasyonlarını. Ama Fransa ile Amerika arasında da bir fark var. Dini olarak, o Katolik, o Protestan; o laik, o seküler, o daha ulusal, o daha federal filân, farklar var. Dolayısıyla Fransa ile Amerika arasındaki bu farkı bilmeden doğru tahlil yapamayız. Bu izâhı onun için yaptım. Anne ANDLAUER: Teşekkürler. Röportajın videosu:

İngiliz Rehine Ayn-el Arab’da

Batı medyası ‘İslam Devleti Ayn-el Arab’dan çekiliyor!’ yalanına karşılık olarak İslam Devleti dün 2012 yılında rehin aldığı İngiliz gazeteci John Cantlie ile kobaninin birçok farklı noktasından video yayınladı. İşte o video Fa John Cantlie’nin o sözlerinin tam metni: ” Merhaba, ben John Cantlie. Bugün Türkiye-Suriye sınırındaki Kobani’deyiz. Aslında Türkiye hemen arkamda. Şu anda, tamamıyla İslam Devleti tarafından kontrol edilen, güya PKK’nin koruduğu bölgenin tam kalbindeyiz. İslam Devleti askerleri bir aydır bu Kürt şehrini kuşatmış durumdalar. Maliyeti şu ana kadar yarım milyar doları bulan ABD hava saldırılarının da devam etmesine rağmen İslam Devleti askerleri şehrin iç kısımlarına kadar sokuldu. Şu anda doğu ve güney kısımlarını kontrol ediyorlar. Batı medyası (etrafıma bakınıyorum ama şu anda burada, Kobani şehrinde hiçbir gazeteci göremiyorum) son günlerde “İslam Devleti geri çekiliyor.” demekteler. IB Tımes gazetesi 16 Ekim’de “Son 48 saatte hava saldırılarında 100 İslam Devleti askerinin öldürüldüğü bildiriliyor.” diye haber yaptı. “Onlardan yüzlercesinin öldürüldüğünü biliyoruz” dedi Pentagon yetkilisi John Kerby. 17 Ekim’de BBC “İslam Devleti Suriye’nin Kobani şehrinden geri çekiliyor.” dedi. Partick Cowburn Independent’te dedi ki; “Ciddi kayıplara rağmen İslam Devleti, saldırılarına devam ediyor.” Bu ayın başında Amerikan yetkililerinin söylediği ve benim “Stratejik olarak önemsiz olan Korbani’nin mücahitlerinin eline geçmesi an meselesi…” sözümden dolayı sessizce geri dönmekteler. ABD Ulusal Güvenlik Müsteşarı Tony Blinken 10 Ekim’de “İslam Devleti’nin şehri (Kobani) almasının engellenmesi için sadece havadan müdahale çok zor ve yetersiz olacak.” dedi. John Kerry de artık İslam Devleti’nin geri çekilmeyeceğini düşünüyor olmalı ki, “Kobani’de insanların İslam Devleti’ne karşı savaşanları desteklemekteki isteksizliği korkunç bir şey…” dedi. Bu, Kürtlerden nefret eden! Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir iğnelemeydi. Şu anda bulunduğum noktalardan şehrin en geniş manzarasını görebiliyorum. Yine arkamdaki Türk bayraklarını görebiliyorum. Şehirde görebildiğim ise sadece mücahitlerdir. İçeride hiç PKK, YPG yahut Peşmerge yok. Çok sayıda mücahid var ve kesinlikle kaçacak gibi de değiller. Şehre güvenli bir giriş olmadığından şehirde hiç gazeteci yok. Kesinlikle gazeteciler haberleri Kürt komutanlar ve Beyaz Saray sekreterlerinden alıyorlar. Her iki tarafın de burada, sahada ne olup bittiğine dair gerçekleri söylemeye en ufak niyetleri dahi yok. Hava saldırıları bazı mücahid grupların tanklarını ve ağır silahlarını kullanmasına engel oldu. Böylece onlar da bunun yerine evden eve geçerek şehre giriyorlar ve hafif silahlar kullanıyorlar. Amerika, Kobani’nin bir sembol haline gelmesine çok hevesli. ‘İslam Devleti’ni yenmek için işbirliği yapan koalisyon zaferi’nin bir sembolü..! Ancak kendileri de mücahidler de iyi biliyorlar ki, bütün hava gücüyle ve işbirlikçi kara birliklerine rağmen, bu bile İslam Devleti’ni yenmeye yetmedi. Mücahidler Kobani’derler ve başka yerdeler… Kobani şu anda Türkiye üzerinden gelen Irak’lı Kürtlerle güçlendiriliyor. Güzel! Mücahidlere de iki sandık silah ve cephaneyi doğrudan uzatıp verdiler. Adeta açılmış kollarına bu silahları paraşütle bırakan talihsiz ABD hava kuvvetleri tarafından Kürtlere mühimmat takviyesi yapılıyor. Ancak Kobani için savaşın sonuna geliniyor. Mücahidler şu anda bina bina, sokak sokak (Kobani’yi) temizliyor; silip süpürüyor, temizlik yapıyor. ” Kaynak: Tevhidi Gündem İşte John Cantlie’nin o sözlerinin tam metni: ” Merhaba, ben John Cantlie. Bugün Türkiye-Suriye sınırındaki Kobani’deyiz. Aslında Türkiye hemen arkamda. Şu anda, tamamıyla İslam Devleti tarafından kontrol edilen, güya PKK’nin koruduğu bölgenin tam kalbindeyiz. İslam Devleti askerleri bir aydır bu Kürt şehrini kuşatmış durumdalar. Maliyeti şu ana kadar yarım milyar doları bulan ABD hava saldırılarının da devam etmesine rağmen İslam Devleti askerleri şehrin iç kısımlarına kadar sokuldu. Şu anda doğu ve güney kısımlarını kontrol ediyorlar. Batı medyası (etrafıma bakınıyorum ama şu anda burada, Kobani şehrinde hiçbir gazeteci göremiyorum) son günlerde “İslam Devleti geri çekiliyor.” demekteler. “Son 48 saatte hava saldırılarında 100 İslam Devleti askerinin öldürüldüğü bildiriliyor.” diye haber yaptı. “Onlardan yüzlercesinin öldürüldüğünü biliyoruz” dedi Pentagon yetkilisi John Kerby. 17 Ekim’de BBC “İslam Devleti Suriye’nin Kobani şehrinden geri çekiliyor.” dedi. Partick Cowburn Independent’te dedi ki; “Ciddi kayıplara rağmen İslam Devleti, saldırılarına devam ediyor.” Bu ayın başında Amerikan yetkililerinin söylediği ve benim “Stratejik olarak önemsiz olan Korbani’nin mücahitlerinin eline geçmesi an meselesi…” sözümden dolayı sessizce geri dönmekteler. ABD Ulusal Güvenlik Müsteşarı Tony Blinken 10 Ekim’de “İslam Devleti’nin şehri (Kobani) almasının engellenmesi için sadece havadan müdahale çok zor ve yetersiz olacak.” dedi. John Kerry de artık İslam Devleti’nin geri çekilmeyeceğini düşünüyor olmalı ki, “Kobani’de insanların İslam Devleti’ne karşı savaşanları desteklemekteki isteksizliği korkunç bir şey…” dedi. Bu, Kürtlerden nefret eden! Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir iğnelemeydi. Şu anda bulunduğum noktalardan şehrin en geniş manzarasını görebiliyorum. Yine arkamdaki Türk bayraklarını görebiliyorum. Şehirde görebildiğim ise sadece mücahitlerdir. İçeride hiç PKK, YPG yahut Peşmerge yok. Çok sayıda mücahid var ve kesinlikle kaçacak gibi de değiller. Şehre güvenli bir giriş olmadığından şehirde hiç gazeteci yok. Kesinlikle gazeteciler haberleri Kürt komutanlar ve Beyaz Saray sekreterlerinden alıyorlar. Her iki tarafın de burada, sahada ne olup bittiğine dair gerçekleri söylemeye en ufak niyetleri dahi yok. Hava saldırıları bazı mücahid grupların tanklarını ve ağır silahlarını kullanmasına engel oldu. Böylece onlar da bunun yerine evden eve geçerek şehre giriyorlar ve hafif silahlar kullanıyorlar. Amerika, Kobani’nin bir sembol haline gelmesine çok hevesli. ‘İslam Devleti’ni yenmek için işbirliği yapan koalisyon zaferi’nin bir sembolü..! Ancak kendileri de mücahidler de iyi biliyorlar ki, bütün hava gücüyle ve işbirlikçi kara birliklerine rağmen, bu bile İslam Devleti’ni yenmeye yetmedi. Mücahidler Kobani’derler ve başka yerdeler… Kobani şu anda Türkiye üzerinden gelen Irak’lı Kürtlerle güçlendiriliyor. Güzel! Mücahidlere de iki sandık silah ve cephaneyi doğrudan uzatıp verdiler. Adeta açılmış kollarına bu silahları paraşütle bırx talihsiz ABD hava kuvvetleri tarafından Kürtlere mühimmat takviyesi yapılıyor. Ancak Kobani için savaşın sonuna geliniyor. Mücahidler şu anda bina bina, sokak sokak (Kobani’yi) temizliyor; silip süpürüyor, temizlik yapıyor. ” Kaynak: Tevhidi Gündem ADIMLAR

PYD’NİN YABANCI ASKERLERİ

PKK’nın, Suriye’nin kuzeyinde Irak İslam Devleti’ne karşı savaşan kolu olan PYD’nin saflarına katılan ABD’li asker Brian Wilson, BBC kanalına röportaj verdi. Etnik Kürtçü örgüt PYD saflarında savaşan ABD’li asker, PKK ve PYD örgütlerinin, Amerika’nın yapamadığı işleri yaptığını ve kendisinin de PYD saflarında Irak İslam Devleti’ne karşı savaştığını söyledi. IŞİD saflarındaki Müslüman askerleri “yabancı savaşçı” olarak niteleyen işgal medyası ise, PKK-PYD saflarındaki Amerikalı ve diğer yabancı ülke mensubu teröristleri görmezden geliyor.

RAGHAD HÜSEYİN’DEN MÜCAHİDLERE BAĞIŞ

“Ebedî Irak Devleti Başkanı” olarak anılacak şekilde dik durarak şehid olan Saddam Hüseyin’in kızı Raghad Hüseyin’in, servetini IŞİD Akıncıları’na bağışladığı bildirildi. Alman Der Spiegel’in Ortadoğulu diplomatlara dayandırdığı haberinde, Raghad Hüseyin’in “Baas rejiminin öcünü almak” istediği ifâde edildi. ADIMLAR dergisi olarak yaptığımız değerlendirmelerde ve Genel Yayın Yönetmenimiz sayın Ali Osman Zor’un uluslararası medya kanallarına yaptığı açıklamalarda üzerinde durduğumuz çok önemli bir hususa da dikkat çeken haber, IŞİD ile Saddam Hüseyin döneminin Cumhuriyet Muhafızları arasındaki ilişkinin niteliğini haber vermesi açısından da dikkat çekici. Genel Yayın yönetmenimiz’in CNN International televizyonuna verdiği röportajda ifâde ettikleriyle bu haberi tekrar okuyunuz:

BİR YALNIZ AKŞAM

BİR YALNIZ AKŞAM Ölmekten beterdir bir yalnız akşam; Ufukta ay gibi belli belirsiz… Camlarda kızıllık, yüreklerde gam; Hangi dekoruna saklandı rüyam? *** Mor çizgilerde gün batımı deniz, Ufukta ay gibi belli belirsiz… Bulutlar eflâtun, yangınlar sessiz; Mor çizgilerde gün batımı deniz. *** Kuşlar da yorulmuş, bahçe karanlık; O havuz başında hicran var artık. Bir yalnız akşamdır; ne ses, ne seda… Yoklukta yokluk, veda içinde veda… Hakan YAMAN – Ağustos 2014

“ORTADOĞU’DA AMERİKA’NIN İŞİ NE?”

Bölgemizde gelişen hadiselerde bizim temel stratejimizi belirleyen soru bu oldu: -“Ortadoğu’da Amerika’nın işi ne?” Bu soruyu, ekseriyetin, “Kahrolsun Amerika, zalim Saddam!” sloganı atarak, güya zulme ve emperyalizmaya karşı çıkan ama aslında bal gibi de Amerika’nın Saddam’ı bahane ederek bölgemize saldırmasına çanak tutanlara ve tüm dünyaya karşı Kumandan Mirzabeyoğlu, 1991 senesinde, Amerika’nın Irak’a yaptığı ilk saldırı esnasında ortaya atmıştı. Sadece ortaya atmakla da kalmamış, Özal denen hain iblis, Amerika’nın erketesi olarak Haçlı ordularıyla birlikte Irak’a saldırı hesapları yaparken, İbda Akıncıları Cuma namazlarından sonra müslümanları meydanlara döküp polisle çatışmaya girerek, Türkiye’nin Haçlı ordularıyla birlikte bir İslâm ülkesinin işgaline katılmasını engellemişlerdi. Cuma gösterileri, Özal haini ve efendilerini korkutmuş, halkın tepkisinin bir İslâm ihtilâline evrileceği kaygısıyla Amerika ile birlikte Irak’a saldırmaktan vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Irak’a Amerika ile birlikte saldırarak, Irak’ı emperyalizmanın yörüngesine sokmak isterken -Dimyat’a pirince giderken-, Türkiye’nin bir İslâm ihtilâli ile elden çıkma -evdeki bulgurdan olma- tehlikesinin doğması üzerine Özal Amerika ile birlikte Irak’a saldırmaktan vazgeçmek zorunda kalıyordu. Bu, evdeki bulgurdan olma kaygısıyla, Türkiye Haçlılara istenen desteği verememişti. Yaptıkları hesaba göre, Haçlı kuvvetleri güneyden, Özal eliyle de Türk ordusu Kuzey’den Irak’a saldıracak ve böylece Irak silâhlı kuvvetleri vatanlarını savunurken iki taraftan kıstırılacaktı. Türkiye’nin Irak’a karşı Haçlıların safında savaşa girememesi neticesi, Irak silâhlı güçleri Haçlı saldırısına karşı tek cephede savaşmış ve namuslarını ve vatanlarını Haçlılara karşı rahatça müdafaa edebilmişti. Gösterdikleri direniş karşısında da Haçlı orduları Bağdat’a girmeyi göze alamayıp, Saddam’ı devirmeyi ileriki yıllara bırakmak zorunda kalarak, Irak üzerinde öldürücü bir ambargo uygulamaya koyulmuşlardı. Türkiye’nin savaşa dahil olmaması Kuzey cephesinin açılmaması, dolayısıyla Irak ordusunun vatanlarını tek bir cephede müdafaa edebilmeleri, bunun neticesinde de Haçlıların istedikleri zaferi elde edememelerini doğurmuştu. 1991’den 2003 senesine kadar bir erteleme… Bu zaman sürecinde Haçlılar daha çok güç kaybettiler ve Irak da direnişin sancaktarı olarak bütün dünyada Haçlılara, Amerika’ya karşı kafa tutulabileceğinin “kötü” bir örneği oldu. Haçlıların sancaktarı Amerika’ya vurulmuş en büyük darbe de insanların zihninde, “Amerika’ya kafa tutulabilir!” fikrinin oluşması oldu bu sayede. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun, Saddam’ın hareketine “Evet!” demesi ve Amerikan saldırısı karşısında Irak rejiminin yanında durması, İBDA Bağlılarının da bu duruşa uygun olarak “Saddam sen oradan, biz buradan!” diyerek tertib ettikleri Cuma gösterileriyle Irak halkının yanında olduklarını göstermeleri neticesinde emperyalizmanın hesapları altüst olmuştu. Özal, Cuma namazı gösterilerini ve yükselen tepkiyi kastederek, “savaşa girmemizi istemeyenler var!” diyerek, Haçlı ordusu yanında niçin yer alamadıklarını itiraf etmek zorunda kalmıştı. Emperyalizmanın İbda hareketi ve Kumandan Mirzabeyoğlu’na karşı düşmanlığının reel temelleri buradan gelir. O günkü tavırla, Haçlıların Irak’a saldırılarında yalnız başlarına kalmalarına ve hesap ettikleri şekilde iki cephede birden Irak ordusunu sıkıştırıp en az zayiatla Bağdat’ı almalarına mani olacak şekilde Türkiye’nin Haçlılar safında savaşa girmesini engelleyerek, Haçlıların bütün hesaplarını alt üst etmiştir Kumandan Mirzabeyoğlu. Ve nitekim 1 Şubat 1991 tarihinde, Amerika’dan gelen emirle gözaltına alınıp işkenceye çekilen Mirzabeyoğlu ve gönüldaşlarımız olmuştur. Suçları, Haçlıların hesaplarını bozacak şekilde davranmak, Irak milli mücadelesine destek olmak ve Başyücelik Devleti’ni kurmak için halk ihtilâline kalkışmak… O günden bu güne, Amerika’nın Irak’a gerçekleştirdiği bu üçüncü saldırı dalgası. İlk saldırıda, Haçlılara işbirlikçiliğini Müslüman Anadolu Ahalisine hoş göstermenin mottosu, “Bir koyup üç alacağız!” idi. Özal’ın dillendirdiği bu “bir koyup üç alacağız!” sloganı, dökeceğimiz müslüman kardeşlerimizin kanı, conilerin tecavüzlerine yapacağımız erketelik ve peçetecilik karşılığında önümüze atılacak birkaç milyon doları ifade etmekteydi. Özal’ın Müslüman Anadolu ahalisine lâyık gördüğü yer işte bu kadar aşağılık, adinin en adisi bir mevkiden, tecavüzcü conilerin peçeteciliğinden başka bir şey değildi. İlk saldırıdan sonra, Peşmerge, fırsattan istifade, Amerika’nın Saddam’a saldırıyor olmasından menfaat devşirme hesabıyla isyan ettiler. Sonrasında Saddam da onların üzerine askerlerini sürünce, yine Türkiye sınırlarına yığılma olmuş ve yüz binlerce Kürt ülkemize giriş yapmıştı. Bunun üzerine, vatanlarına ihanet ettikleri için Saddam tarafından cezalandırılan bu Kürtleri korumak maksadıyla – kendi vatanlarında namına bozguncuk yaptıkları Haçlılar bu hizmetlerinin karşılığı olarak-, Çekiç Güç adlı tetikçi katiller güruhu İncirlik’e konuşlandırıldı. Bu Kürtler içinden daha sonra binlercesi Amerika tarafından Guam Adasına götürülerek CIA eliyle eğitildi ve bu günkü parçalanmış Irak’ın temelleri böylece atılmaya başlandı. Irak’a yapılan ikinci saldırı, 2003 senesinde gerçekleşti ve AKP iktidarının başına denk geldi. O zaman Başbakan olan Erdoğan, tıpkı selefi Özal gibi, Türkiye’yi Haçlıların safında savaşa sokabilmek için elinden geleni yaptı. Haçlılara o kadar kesin söz verdiler, taahhütlerde bulundular ki, daha tezkere çıkmadan Haçlı ordularının yerleşeceği sahalara lojistik yığılmaya başlanmıştı bile. Bu tezkereye göre, güney sınırlarımıza on binlerce Amerikan askeri yerleşecekti. Yani aslında Irak’tan önce Türkiye’de fiilen işgal gerçekleşecekti. Hem de bu işgal tek mermi atmadan, Tayyip Erdoğan’ın Meclis’ten geçirteceği bir tezkere ile, bizim Amerika’ya savaşmadan teslim olmamızla mümkün olacaktı. Tezkerenin reddedilmesinden sonra, bunun prestijini devşirmeye kalkanlar, tezkereyi meclise getiren siz değil miydiniz? Tezkere Meclise gelirken, “Tezkereye hayır demek, bana hayır!” demektir diyerek, milletvekillerine gözdağı vermeye kalkan Erdoğan değil miydi? Tezkerenin çıkmasını var oluş meselesi olarak görecek kadar gözünü karartan ve bunu da , “tezkereye hayır demek, bana hayır demektir!” diye dile getiren Erdoğan, tezkerenin çıkmaması üzerine İslam ülkelerinde, “Amerika’ya kafa tutan Türkiye!” imajı ile büyük bir sempati doğunca, sanki “tezkereye hayır diyen bana hayır demiştir!” diyen kendisi değilmiş, sanki tezkereyi meclise kendisi getirmemiş, sanki tezkerenin çıkması için kendisini ortaya koymamış gibi, bu prestiji sahiplendiler, istismar ettiler, hâlâ da ediyorlar. O gün tezkere meclisten reddedildiyse, bu, 1991’den bu yana İBDA’nın ortaya attığı, “Amerika’nın bu topraklarda ne işi var?” sualinin halkın zihninde yer etmesi ve vekiller arasında Erdoğan’a kafa tutacak kimselerin varolması sebebiyledir. O zamanki meclisi, yanlış yola giren lidere kafa tutabilecek vekillerin varlığı bakımından, tabiri caizse 1. Meclise benzetebiliriz. AKP’nin kurucuları arasında da olsa bu vekillerin daha sonra Erdoğan tarafından tasfiye edildiklerini biliyoruz. 1. Meclisin yaşadığı akıbeti onlar da yaşadı. Bu ikinci saldırının mottosuna gelince… Türkiye büyük oynamalıydı ve biz de Irak’ta kurulacak masada yerimiz alacaktık. İhanet bir ve aynı olsa da bunu millete sunmanın, ihaneti haklı ve meşru bir iş gibi göstermenin yolları sonsuz. “Büyük oynamak” ve “masada yerini almak” gibi müsbet gözüken kavramlar… Büyük oynayalım da, Amerika’ya kafa tutalım değil, Haçlıların, Amerika’nın erketetesi olmaya büyük oynamak diyorlardı yine. Ve bunun karşılığı olarak da, Irak’ın işgal ve perişan edilmesinden, Haçlılarla bir olup binlerce çocuğu ve masumu katlettikten sonra yani, milyonlarca insanı öldürüp, binlerce bacımıza tecavüz edildikten, yani artık Irak halkı haçlılara, işgalcilere direnemez hale getirildikten sonra, Haçlı çakalların Irak’ı kendi aralarında pay edeceği masada kendilerine de bir sandalye verileceği, o masada kendilerinin de olacağı ile övünüyorlardı. Neyi paylaşacaklardı? Iraklı çocukların kanları, tecavüz edilen bacılarımızın ahları ile yoğrulan müslüman Irak pastasını… O gün Özal, Haçlı ordularına erketelik etmek için can atıyor, Haçlı ordularının Irak’a saldırısında başrolü oynamaya soyunuyordu. Bu gün Erdoğan’ın aynı şekilde, Haçlı ordusunun Müslümanları bombalaması ve katletmesinde yol göstermek istediği anlaşılıyor. Adeta 2003’te gerçekleştiremediği şeyi yapmayı istiyor. “Batı bizim sözlerimizi dinleseydi, bu günkü durum oluşmazdı!” diyorlar. Erdoğan ve Davut’un oğlunu dinleyin ey Haçlılar, onlar size dost. Onlar size dost ve düşmanlarınıza da düşman olarak, Tom Amca misali, sizi sizden daha çok düşünürler. Onlar, daha yeni ilân ettiler, iftiharla bir kez daha açıkladılar ki, sizlerin stratejik müttefikiniz ve model ortağınız olmakla övünmekteler. Daha dün, Dış İlişkiler Konseyi için demediklerini bırakmıyorlardı, şimdi ise orada konuşmayı iftihar vesilesi sayıyor, Amerika’nın saygın düşünce kuruluşu diye yere göğe sığdıramıyorlar. Tom Amca dedik ya, onların şöyle arada bir size posta koyar gibi olmalarının da aslında yine sizin menfaatiniz icabı olduğunu siz de biliyorsunuz. Erdoğan, Dış İlişkiler Konseyindeki konuşmasında yine İsrail’e bir-iki lâf etmiş. Eee, o kadar da olacak, hamamın namusunu da kurtarmak gerek değil mi? Hem bu İsrail’in aleyhine değil, İsrail’i meşrulaştırmaya yarıyor. “Gerçek bir Büyük Doğu projesinde, İsrail diye bir devlete yer yoktur!” diyen Mirzabeyoğlu’na karşılık, “İsrail biraz hukuka uysa, arada mesele kalmaz!” diyerek, İsrail’i meşrulaştırıcı AKP neden tercih edilmesin? Aradaki sürtüşmeler de, meşruiyet noktasında değil zaten, AKP bunu dünden kabul etmiş de, İsrail, AKP’den daha esnek olması için bastırırken, İsrail’in dayattıklarını, Müslüman Anadolu ahalisinin gözleri önünde AKP almakta zorlanıyor. Bunların tamamını alsa, direnmeden teslim olsa, zaten iktidarda kalamaz. Müslüman Anadolu ahalisinin gazını alabilmek için direniyor gözükecek birileri lâzımdı zaten. Bu, Amerika içindeki bir grubun da işine yarıyor. Onlar da İsrail’in fazla şımarmış olmasından şikâyetçi ve AKP üzerinden İsrail’e dirsek atmış oluyorlar aynı zamanda. NTV’de alt yazı geçiyor, Erdoğan, Haçlılara, müslümanlarla mücadelesinde her türlü desteği vereceklerini itiraf etmiş. Haçlılara karşı gelirsen, vatanını savunursan, yer altı ve yer üstü kaynarını peşkeş çekmeyi reddedersen, düzen bozucusun, dünya ile birlikte hareket etmeyi reddediyorsun, teröristsin. AKP iktidarı da Haçlıların stratejik ortağı, model-örnek işbirlikçisi olarak, Özal’dan tevarüs ettikleri melun mirasın varisi olarak Haçlılara istedikleri desteği vermemezlik edemezdi zaten. Şaşırdık mı? Hayır! Gazı alınmışlardan değilseniz, şaşırmazsınız. En başta Kumandan Mirzabeyoğlu’nun suali ile başlamıştık, “Bu topraklarda Amerika’nın ne işi var?” diye. Bu topraklar, yani Ortadoğu, yani Anadolu, yani İncirlik. AKP’ye İncirlik’i vermiş olmak da yetmemiş, Kürecik’e de bir radar üssü kurdurmuştu. Libya’nın talan edilmesi, Kaddafi’nin Haçlı işbirlikçilerince linç edilmesi için de İzmir tahsis edilmişti Haçlı ordularının karargâhı olarak. Bu topraklarda Haçlıların, Haçlı terör örgütü NATO’nun işi ne? Bizler, İslâm ihtilâl ve inkılâpçıları, AKP’nin gazımızı almasına müsaade etmedik, etmeyeceğiz. Gerçek bir İslâm iktidarının da, ancak, daha iktidara gelmeden, iktidara geldikten sonra iyi, doğru ve güzeli gerçekleştirebilecek şartları oluşturmakla, bunun da ancak bir İslâm ihtilâl ve inkılâbıyla mümkün olduğunun şuuruyla, sistem şuuruyla meseleleri ele almaya devam ederken, AKP iktidarının bu gün apaçık olan işbirlikçi çizgisi de tersinden de olsa bizleri doğrulamaya, İslâm ihtilâl ve inkılâbının zaruret olduğunu ispatlamaya devam ediyor. AKP’ye yağdanlık olmayı reddeden müslüman entelejansiyanın, aydınların anlaması gereken ilk şey bu: İslâm’ın hâkim olması, öyle Haçlıların önümüze koyduğu sandıktan (*) çıkarak iktidarcılık oynamakla mümkün olabilecek bir şey değil. Veya sivil toplum örgütleri ile particilik ve dernekçilik oynamakla da olabilecek bir şey değil. İşte bunun için Kumandan Mirzabeyoğlu, “Ben İslâm ihtilâl ve inkılâpçısıyım!” demekte. Yıkmak, yani devirmek, yani ihtilâl gerektiren şartlarda restorasyondan bahsetmek, yıkmayı reddetmek, dolayısıyla yapmayı istememek demek değil mi? Bütün bunlar, birbirinden alâkasız şeyler değil. Haçlılara verilen destekle, iktidara geliş biçimi ve iktidarda yapılan icraatlar birbirini bütünleyen, bir ayniyetin farlı veçheleri. Hepsi de bağımsız olmadığımızın ilgili alanlardaki göstergeleri. Temel meselemiz bağımsızlık. Nasıl bağımsız oluruz? Mevcut sistem içinde, iktidara kim gelirse gelsin bağımsız olamayacağı AKP iktidarı ile öyle bir tescillendi ki bundan sonra artık tek çıkar yol kaldı: Tam bağımsızlığı elde edebilmemizin yegane yolu olarak İslâm ihtilâli. Bunun için de ihtilâlci bir örgüt zarureti. “Bu topraklarda Amerika’nın işi ne?” diye tavrını ortaya koyan ve bunun da gereğini yerine getiren, bunu yapabilmek için ödenmesi gereken bedeli kan ve can pahası ödeyebileceğini defalarca ispat etmiş olan kim var? Çocuklarımızın, vatanımızın, dinimizin, imanımızın, varlığımızın bekası bu sualin cevabına bağlı. Ya gerçek bir oluş ve kurtuluş hamlesi, ya da zilletin, Haçlı işbirlikçiliğine büyük strateji atfetmenin rezilliği. (*) Müslümanlar olarak yıllar boyu, Kemal Tahir’in Kemalizm’in sahte kurtuluşçuluğuna getirmiş olduğu eleştirileri baş tacı ettik. İngilizlerin niçin tek mermi atmadan İstanbul’dan çekip gittiğini izah etmeden bir Kurtuluş’tan bahsetmeyi, aşağılık bir devrin propagandası olarak gördüğünü söyleyen Kemal Tahir’i referans verdik. Şimdi ise, bize, San Francisco diktesi ile gelen demokrasiden -sandıktan- bunun şartlarlını ouşturmadan, nasıl olur da bizim istediğimiz, gerçekten tam bağımsız, millî bir iktidarın çıkabileceğine inanmaya başladık? Bu, yeni bir aşağılık devrin aşağılık bir propagandasından başka ne olabilir ki? San Francisco diktesini yapanlar, sandığı, bu milletin hislerine tercüman olacak birileri çıksın diye mi koymuştu? (İngilizler İstanbul’dan çekilirken geride bıraktıklarından ne kadar emindilerse, kendi koydukları sandıktan da kendi istedikleri dışında -stratejik olarak kendilerine ters düşmeyecek- bir iktidarın çıkmayacağından o kadar emindiler; ufak tefek, sistemin aslına taalluk etmeyen, stratejik hesaplardan sapma göstermeyen sürtüşmeler her zaman mümkün ve sistemin bekası açısından da -gaz alabilmek için- zaten elzem. Stratejik sapma noktasına gelecek ayrımlar için de sistem içinde çeşitli emniyet sübapları, denetim mekanizmaları zaten mevcut ki, Mirzabeyoğlu’nun “Başyücelik Devleti” adlı eserinin “Demokrasi İçin Zorlama” adı bölümüne baş vurulabilir. Unutulmasın ki, Amerika’nın ideolojik takıntıları yoktur, o tamamen pragmatisttir. İktidarda kim olduğuna değil, kendisine faydalı olup olmadığına bakar.) Öbür türlüsü zaten “siyaset”in tabiatına ters. Bizzat Batılı siyaset bilimcinin tesbit ettiği üzere, eğer sandıktan, sandığı koyanın istediği dışında bir şey çıkacak olsa, sandık konmazdı zaten. Siyasetin ticaretle alakasını kuran Clausewitz’in ilhamıyla söyleyecek olursak, hiç kimse kendi ticarethanesinin idaresine, o ticarethaneyi batıracak, kendi aleyhine kullanacak bir kimsenin gelmesine müsaade etmez. Öyle bir görüntü varsa, işin içinde başka hesapların olduğu bedahet… San Francisco diktesi ile kurulan demokrasi ticarethanesini ülkemizde Haçlılar adına idare etmekle vazifelendirilen bütün liderler sandıktan çıkmıştır. Her devirde sandıktan çıkan lider, o devrin insanları tarafından “kurtarıcı” olarak görülmüş ve ümit mihrakı olarak takdim edile gelmiştir. (Menderes’ten başlayarak Demirel, Özal ve diğerleri…) Ve Müslüman Anadolu ahalisinin, bu sistem-tezgâh dışında bir düzen-iktidar değişimi alternatifi düşünmemesi için ne gerekiyorsa yapılmıştır. Bu tezgâh içinde çıkan, sandığa gelen liderler ne kadar kuvvetliyse, milletin Batıcı rejime olan bağılığı ve payanda oluşu da o derece fazla olmuş ve sistem kendisini bu liderler üzerinden yürütmeyi bilmiştir. Bâki Aytemiz ADIMLAR