DECCAL DÜZENİ
“haritaların ve sınırların değişeceği çağın kapıları açıldı…“
Burhan Halit KOŞAN
Öncelikli meselemiz adalet ve en kıymetli insan hakkımız, hürriyetimiz!
Millet olma şuurumuzu yitirdik, bin bir çeşit fraksiyondan oluşan yığın olduk ve ister fark edelim ister fark etmeyelim hürriyetimizi kaybettik. Bir kısım insanımızın zihni ana akım medyanın eliyle uyuşturuldu, bazıları uyuşturucu müptelâları gibi tepki veremeyecek kadar sersemlemiş vaziyette ve kendisini arayan bir kısım insan da çölleri arşınlayan Mecnun’a döndü. Her bir gece kaygılarımız, korkularımız, ürpertilerimiz ve diş ağrısı gibi habersizce gelen hatıralarımız veyahut rüyalarımızla baş başa kalıyoruz.
Demokrasi ile kurumsallaşan kölelik kurumunun hayatımıza müdahale ederek kökleştiğini ve ister rasyonel söylem, ister ahlâkî çağrı yoluyla parçalanamayacak kadar güçlendiğini söylemeye mecburum. Köle ve efendi ilişkisinin bugünün problemi olmadığını biliyorum, ancak günümüzde acı çeken kitlelerin yaşadığı ümitsizlik ve sürüklendikleri umutsuzluğun bir benzerine, tarihin hiçbir döneminde denk gelemeyeceğimi de biliyorum.
Adaletin olmadığı yerde zaman donar ve bataklığa dönen her mekânda “kölelik” boy verir.
İnsanı ve toplumu dejenere etmek için İslâm ve Türkçe başta olmak üzere kültür, sanat, tıp, tarih, matematik alanlarını dejenere etmek şarttır. İnsanın ve toplumun yozlaştığı her yerde mutlak bilgi başta olmak üzere, hikmet bilgisi, rafine bilgi ve her türlü bilginin yerini malûmat ve dedikodu alır. Eciş bücüş, ıvır zıvır ve külüstür kodlarla kaydedilen her bir insan ve toplum, hem kalp körlüğünün hem zihniyet köleliğinin çukurunda debelenir ve rahmetli Cengiz Aytmatov Bey’in ifadesiyle “mankurt” olur.
Zihniyet köleliği, natürel tefekküre ve doğal düşünceye düşmanlığı tetiklemekle birlikte her türlü köleliğin de istilâsını hazırlar. Hani demem o ki, gâvur gramerinin istilâsıyla birlikte dil köleliği, kültür köleliği, sanat köleliği, teknoloji köleliği ve ekonomi köleliği ile birlikte yalanın, dolanın, fırıldaklığın, canice cürümlerin, şeytanî şehvetin ve kaba işkencenin hükümranlığı başlar. Bu yerde hukukunun ağırlığı her an herkese karşı kullanılabilir ve bir kez başınıza geldiğinde, yargılanma hakkınız anlamlı bir şekilde ortadan kalkar.
Küresel Yahudi çetelerinin distribütörü ve tetikçisi olan müesses nizâm, her türlü suçluyu üreten mekanizmasıyla da efendilerine hizmet etmeye devam ediyor. Yerel derebeyleri de savunma araçları olmayan masumların canı ve kanı üzerinden kazandıkları servet ve güç devşirme suçlarına devam ediyorlar. Şiddet girdabına maruz kalan savunmasız insanlara kurumsal güçlerle yapılan saldırıların, silâhlı şiddetin, vekalet savaşlarının, intiharın, aile içi şiddetin ve uyuşturucu kullanımındaki artışın kirlettiği dünyamızı her şeyi temizleyen su bile artık temizleyemez. Her şeyi temizleyen su kirlenir ve pislenirse, suyu ne temizler?
Demokrasi mekanizmasıyla suç işleyen, suçlu üreten ve suça teşvik eden müesses rejim, parlamentosu gökdelen sahiplerinden oluşan milletvekilleriyle konut krizini çözemeyeceği gibi terör belâsını da halledemeyecek. İstisna insanlar haricindeki her bir insanı “zihin köleliği” ile rehin alan ve “ekonomik köleliği” ile pranga takan müesses nizâmın bu aslî günâhları yanında vergi mükelleflerinin her kuruşunu “har vurup harman savurması” gibi ekonomik ekolojimizin felâketini hazırladığına kimse “yok” diyemez. Armegedon’un kenarında değil, tam göbeğindeyiz. Ve rejimin, İsrail’in azılı düşmanı değil, hamisi ve emir eri olduğunu da biliyorum. Evet, malûm devletçiğin İsrail’in düşmanı değil, muhabbetli hamisi, silâh ve lojistik tedarikçisi olduğunu andavallar bilmese de bütün galaksi biliyor.
Ben, bu müesses nizâmın işlediği canice cürümlerinin, suçlarının, günâhlarının ve insanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamalarının asla suyla temizlenemeyeceğinden oldukça eminim. Ben, vasat aklım ve normal zekâmla, nazik boyun eğme alışkanlığımla doğru yolu gösterme ve siyasî yollarla çare aramanın, dayanılmaz acılarımıza çare sağlamadığını fark ettim. Siyasî şiddetin, sosyal şiddetin ve hukukî şiddetin çok fazla kan dökülmesine gerek kalmadan düzeltilebileceğini düşünmenin boşuna olduğuna fark ettim. Benim gibi sıradan ve vasat insanların bile risk almaya hiç istekli olmadığı siyasî, ekonomi ve hukukî adalet için şiddetli bir intikam gerektirdiğine inanıyorum.
Demokrasi denen deccal düzeni, hakikati, gerçeği, apaçık gerçeği dillendirenleri yargısız infaz, işkence, tecrit ve tehcirle birlikte siyasî, ekonomik, şöhret, statü ve ailevî şantajlarla “reddet, savun, ifade ver” tazyikiyle susturmak istiyor. Kelimelerimize kilit vurmamızı ve gözlerimizi kapatmamızı bekleyen deccal düzeni, yani demokratik cumhuriyet düzeni ile insanları becermeye yeltenenler, onurlu insanların “şehadet” kulvarına girdiğinden zerre kadar haberi yok. Şehadet tacı yüksektir, yatağında ölen sıradan ölümlülerin kesinlikle ve kesinlikle erişemeyeceği kadar ötededir. Milyonlarca insanın üzerinde tek başına yükselen ve bu karanlık çağın zincirlerinden kurtulmaya çabalayan ve erdemler ile ahlâkî prensipleri “kendi yasası” olarak kabullenenlerden haberleri yok. Yanlış anlaşılmaya katlanmaya ve sabırla suskunluğu tercih eden onurlu insanların, imân ettikleri uğruna, vahşete ve dehşete hazır olduklarından haberleri yok. Biliyorum, her bir doğum çok sancılıdır. Demokrasi gibi, liberalizm, kapitalizm, Siyonizm, Sosyalizm ve baş belâsı cüzzamlı cumhuriyet düzeni de deccalın kurduğu düzeneklerinden biridir.
Bütün uçak filolarını bombalarıyla donatsalar, milyonlarca kurşunu namluya sürüp teslim olunmasını bekleseler de bu asla ve kata gerçekleşmeyecek. Gazze aşısıyla silkelenen ve kendisini bulan vicdan sahiplerinin kalbine yerleşen “direniş” zikri ve zihinlere nüve yapan “ihtilâl” fikri her yerde var, ancak yerel ve küresel ihtilâl planı henüz netleşmedi. Her biri gönüllü Yahudi uşağı politikacı pislikler, şaklaban milletvekilleri ve İngiltere iblisinin emrindeki devlet hangi tedbiri alırsa alsın, fert fert yüreklerde başlayan küresel intifadayı asla durduramayacak.
Evet, öncelikli meselemiz adalet ve en kıymetli insan hakkımız: Hürriyetimiz!
Mesih çağı değil, deccal çağındayız. İnşa çağı değil, yıkım yüzyılındayız. “Mavi Bayrak” anlayışının, yani Mesih’in hakiki adalet anlayışının kök salmasına ve ferdî hürriyetimize barikat olan demokrasi mendeburuna minnacık da olsa değineyim. Hakikatin ve gerçeğin güzelliğinde müşterek olmamız muteber olduğu gibi, kendisi çirkin, çehresi çirkin çirkeflerde de müşterek mutabakat içinde olmamız gerektiğine inanıyorum. Deccal denen bin bir başlı ejderhanın bin bir tane çocuğu olsa da çok şöhretli veledi zinalarının, baş belâsı cüzzamlı cumhuriyet, liberalizm, kapitalizm, Sosyalizm, Siyonizm, Faşizm ve Demokrasi mendeburu olduğu hususunda da müşterek olduğumuza inanıyorum.
Demokrasi ırkçılıktır ve kendisini kutsayan kölelerinden kesintisiz itaat isteyen bir rejimdir.
Irkçı bir anlayışı aşılayan demokrasi, aynı zamanda kepazeliğin rezaletidir. Erdemleri ve ahlâkî değerleri olmayan demokrasinin hüküm sürdüğü bütün ülkelerde, yöneten azınlığın, şeffaf bir perde ile yönetilen çoğunluktan ayrıldığını söyleyebilirim. Çok iyi gizlenen ve üst organizasyon yöntemleriyle sûretlerini saklayan bu azınlığın, fark edilmeyen elleriyle ulus devletleri ele geçirdiklerini söyleyebilirim. Demokrasi ile yönetilen ülkelerin her birinde ırkçılık var. Aklınıza gelen veya gelmeyen her türlü suçu işledikleri hâlde belirli bir zümreyi yargılamamak ırkçılık değil mi?
Demokrasi denilen şeyin, hipnotize yöntemiyle bir tür uyutma veyahut illüzyon olduğu bir realitedir. Bu cümlelerim, kalbinde cihadı ekberleri barındırmayan ve yüreğinde şehadet fikrini barındırmayan insanlara, sivilceli ergenlere veya her daim çocuk kalıp büyümeyenler ile gerçeği kavramayanlara çok aykırı gelebilir. Demokrasi, insan onurunu ayaklar altına almakla yetinmiyor, kalpleri esir alıyor ve zihinleri bulandırıyor.
Bu mendebur, ütopyanın değil, distopyanın capcanlı hâlidir. Maskara milletvekillerinin öve öve bitiremediği, tecavüzcülerin ve tefecilerin takdis ettiği, şaklabanların şakşakçılığını yaptığı demokrasi denen mendebur, suçluların lehine, masumların aleyhine olan kanun ve uygulamalarıyla cehennemin kalıntılarından bir kalıntıdır.
Rakamların arasında gizlenen kelimeleri görebildiğim gibi, ilgi çekmek adına bu kötülüğü güzellemesini yapanları, iyi ve üstün olarak anlatılan yönlerinin de manipülasyondan başka bir şey olmadığını görebiliyorum. Bizler, olacak veya olmayacak olanın yükünde adalet istiyoruz. Ve adaletin önündeki en büyük engeli de deccalın düzeneklerinden bir düzenek olan demokrasi mendeburu olarak gördüğümü söyleyebilirim. Rakamların ve kelimelerin, gece ve gündüzün, ilkbaharın ve sonbaharın sahibine şükürler olsun; haritaların ve sınırların değişeceği çağın kapıları açıldı…










