TAYYAR: TAYYİP’TEN BAŞKASINI TAKMAM! METİNER: DOST KILIKLI HAİNLER!

4 bakan eskisi hakkında yolsuzluk yaptıkları ve rüşvet aldıkları gerekçesiyle geçtiğimiz Salı günü TBMM’de yapılan “Yüce Divan oylaması” sonrası AKP içerisinden 50 kadar milletvekilinin söz konusu bakanların suçlu oldukları şüphesiyle, “Yüce Divan’da yargılanmaları” yönünde kullandıkları oylar AKP Milletvekili Şamil Tayyar ve Mehmet Metiner’in tepkisi çekmişti. Tayyar ve Metiner’in türlü hakaretler eşliğinde Gizli-Kapaklı oylamada oylarını gizli kullanan 50 AKP’liyi ihanetle suçlamalarının ardından, AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş bir açıklama yapmış ve söz konusu 2 milletvekilini “hadlerini aştılar” diye suçlamıştı. AKP içinde bir hesaplaşmanın yaşandığını gösteren söz konusu karşılıklı açıklamalar bugün de devam etti. AKP’li Tayyar, Twitter hesabından yaptığı açıklamada AKP Grup Başkanvekili Elitaş’a “Genel başkan ve partinin yetkili kurulları dışında hiç kimse had bildirme makamı değildir” diye çıkıştı. Yolsuzlukta adı geçen 4 eski Bakan için yapılan Yüce Divan oylamasında AKP’de firelerin çıkmasının ardından AKP Milletvekili Şamil Tayyar, “Hain” açıklamasında bulunmuştu. AKP Milletvekili Mehmet Metiner de “fireci fare siyasetçileri”, “şerefsiz”lik ve “namussuz”lukla suçlayıp “hesabı sorulacak” diyerek Tayyar’a deste vermişti. Bu açıklamaların ardından iki AKP’li vekili eleştiren AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, “İki milletvekili arkadaşımız bu konuda açıklama yapmış. Yaptıkları açıklamaların haddini aşan bir açıklama olduğunu ifade ediyorum” demişti. Grup Başkanvekili Elitaş’a Twitter’den yanıt veren Tayyar, şunları söyledi: “Konuşma yetkisi parti adına Genel Başkan ile parti sözcüsü Beşir Atalay, hükümet adına Başbakan ile hükümet sözcüsü Arınç’a aittir. Bunun dışında tüm açıklamalar kişiseldir, genel başkan ve partinin yetkili kurulları dışında hiç kimse had bildirme makamı değildir. 2010 anayasaya değişikliğinde hayır oyu verenler için hain diyen Cumhurbaşkanımız siyasi rehberimizdir.” AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş’a bir diğer tepki de sözlerinin bir diğer muhatabı AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’den geldi. Bugünkü yazısında isim vermeden bu uyarıya değinen Mehmet Metiner, “Paralelcileri sevindiren dost kılıklıların ihaneti yüreğimi paramparça ediyor.” dedi. “O paralelcileri sevindirenlerden esirgemediğiniz hoşgörüyü kendi hasbi kardeşlerinizden esirgemeye kalkışmayın…” diye yazan Metiner’in yazısının ilgili bölümü şu şekilde: “Paralel yapının siyasi uzantıları “sağlam irade paramparça oldu” gibi laflar ediyorlarsa bunun müsebbibi biz değiliz. O lafları ettiğimiz için birileri bu tavrı koymadı. Bu tavrı koydukları için bizim öfkemize muhatap oldular. Bu kadar hakkı hiç kimse bize çok görmesin. Onların öyle bir hakkı var ise bizim de böyle deme hakkımız vardır.” Metiner, ayrıca dün akşam Beyaz TV’de katıldığı programda da yine Eşitaş’ın ağzından partisi tarafından kendisine yapılan uyarıya değindi. Gözyaşlarını tutamayan Metiner parti içi polemiklere izin vermeyeceğini söyledi. İşte Metiner’in söz konusu yazısının ilgili bölümü: Paralelcileri sevindiren dost kılıklıların ihaneti yüreğimi paramparça ediyor. Paralelci muhalefetin o arlanmaz dilini üstümüze çeviren ve o paralelci alçakların övgüsüne mazhar olan dost gülücüklü ihanetler yüreğimi dağlıyor. İsyanım buna. İtirazım buna benim… Onların taşları yaralamıyor beni. O paralelcileri sevindirenlerden esirgemediğiniz hoşgörüyü kendi hasbi kardeşlerinizden esirgemeye kalkışmayın… Uyguladığı iç ve dış politikalar çerçevesinde 13 seneden beri ülke içinde parçalanamadık kesim, hatta etrafımızda parçalanmadık ülke kalmamış olan AKP, benzer bir süreci kendi içerisinde de yaşamaya başlamış görünüyor… Düşmansız kalmanın neticesi mi bilinmez, AKP’li bir çok ismin birbirlerini namussuz, şerefsiz, fare ve hain düşman ilan ettikleri bu süreci ibretle takib etmeye devam edeceğiz. ADIMLAR Dergisi

Irak Milli Mücadelede Bugün: BAĞDAT SELAHADDİN EL-ANBAR DİYALA

Selahaddin / Et-Tûz kazasının merkezinde katil Safevi milislerine ateş açıldı. Saldırı sonucu üç kişi öldü ve diğerleri yaralandı. Selahaddin / “Mekişifiyye” güzergahında kalan “El-Bu Dur” bölgesinde barınan sivillerin evlerini yakmaya çalışan katil Safevi milislerinden 4 unsur sniper kurşunuyla öldürüldü. Bağdat’ta Katil Safevi orduları “Hayy’ul-Fırât” bölgesini baskın düzenleyip içlerinde 6 yaşında bir çocuğunda bulundu kardeşlerimizi tutuklarken, içlerinden biri Sniper kurşunuyla öldürüldü. Bağdat / Ebu Garip “El-Matâr Serî” yolu üzerinde paralı asker orduları, Swat milisleri ve terörist “Bedr ordusu”nun ortak üslerine İED patlayıcı düzenekleriyle eylem gerçekleştirildi. Eylem sonucu 12 kişi öldürüldü ve dört araç imha edildi. Bağdat’ın Güneyi’nde katil bağnaz ordunun 42.Tugay karargahına füzeler ve 120mm’lik havan toplarıyla saldırı gerçekleştirildi. Saldırı sonucu 15 kişi öldü ve diğer 28 kişi ise ağır yara aldı. Bağdat’ın Kuzeyi / “Tarimiyye” kazasına bağlı olan “Tell’ut-Tase” bölgesinde İran Savaş Uçağı düşürüldü ve “Tell’ut-Tase” bölgesine girmeye çalışan bölücü milislerine baskın düzenlendi; aralarında İran Safevi bekçilerinde bulunduğu bütün bölücü unsurlar imha edildi. El-Anbar’da paralı asker orduları ve Safevi milisleri, Remadi ilinde Felluce ve Şamiyye’nin kuzeyinde kalan “Naîmiyye” bölgesindeki sivillerin evlerine ateş açıldı. Saldırı sonucu 3 ev tarumar edildi ve içlerinde çocukların, kadınların ve yaşlıların da olduğu 16 kişinin bir çoğu şehit oldu ve bir kısmı ise yaralandı. El-Anbar’da 8.Tugay karargahı’na ağır makinalı silahlarla ve 120 mm’lik havan toplarıyla ateş açıldı. Saldırı sonucu karargah alevler içerisinde kül oldu. Diyala / “Mikdadiyye” Havalimanında ve Mikdadiyyenin içinde ve etrafında bulunan paralı askerler, Safevi ve İran milislerinin bölüklerine “Katyuşa” füzelerle ve 120mm havan toplarıyla şiddetli saldırı açıldı. Büyük başarı sağlayan saldırı sonucu 23 kişi öldürüldü, 4 farklı araç imha edildi ve bölgedeki toplu barınma çadırları yakıldı. Kaynak: Tercüme: M. İbrahim Musluoğlu -Adımlar Haber-

YOZGAT AKP GERGİN! AKP’Lİ ADAY: BOZDAĞ “İŞ” BAKANI

Bugün Yozgat’ta, AKP il kongresinde divana verilen iki listeden birinin kabul edilmemesi nedeniyle tartışma çıktı. Yaşanan tartışma üzerine AKP hükümetinin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu ve milletvekilleri salondan ayrıldı. Bozok Spor Salonu’nda yapılan AKP il kongresine Adalet Bakanı Bezir Bozdağ, Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu, Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Kaçar, Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can, Yozgat milletvekilleri Yusuf Başer ve Ertuğrul Soysal ile birlikte, 4 eski bakan ile ilgili yapılan “Yüce Divan oylaması” sonrası Şamil Tayyar ve Mehmet Metiner ile tartışma yaşayan Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş katıldı. Başta Bozdağ olmak üzere partililere yapılan konuşmaların ardından mevcut İl Başkanı Harun Lekesiz ve eski il başkanlarından Zekeriya Avşar, listelerini divana sundu. Ancak divan başkanı Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Kaçar, Zekeriya Avşar’ın listesini eksikler olduğu gerekçesiyle kabul etmedi. Bunun üzerine kürsüye gelen Zekeriya Avşar, listede eksiklik olmadığını partiler kanununa uygun olduğunu ve divanın yanlı tutum sergilediğini söyleyerek divana yürüdü. “Burada haksızlık var! Divan benim listemde iki ismi istifa ettiriyor ve listemi kabul etmiyor… Süleyman Soylu yokken bu partide ben il başkanlığı yapıyordum!.. Özgürlükten, demokrasiden bahsediyorlar ama bizim hakkımızı yemeye gasp etmeye çalışıyorlar!” diyen Avşar’ın bu tavrı sonrasında yaşanan gerginlik fiili dalaşmalara dönüştü. Yaşanan tartışmalar sonrasında yaşanan itiş kakışla kongrede gerginlik tırmanınca Bekir Bozdağ, Süleyman Soylu ve Mustafa Elitaş ile milletvekilleri solonu terk etti. Uzun süre yaşanan tartışma sonunda Divan Başkanı Mahmut Kaçar, Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu ile görüşüp, listeyi tekrar kabul ederek oylamaya geçti. Kongrede 590 delege oy kullandı, 459 mevcut başkan Harun Lekesiz’e, 129 oy ise Zekeriya Avşar’a çıkarken, 2 oyda geçersiz sayıldı. Zekeriya Avşar’ın 2006 yılında İl Yönetiminden tasviye edilmesinin, Yozgat’ta Bekir Bozdağ’ın başını çektiği AKP’lilerin oluşturduğu yapının tarafından gerçekleştiği dillendirilen bir gerçek. Bugün kongredeki tartışmalar sırasında Avşar’ın bağırarak söyledikleri, parti içinde varolduğu söylenen huzursuzluğun izlerini taşıyor: “Halkımız her şeyi biliyor. ‘Birileri milletvekili olacağım’ diye dizayn yapmaya kalktılar. ‘2015’te kim milletvekili olsun’ diye bugün il başkanlığı seçimlerine gölge düşürdüler. Önümüzde seçimler var. Kimin eli kimin cebinde. Bu partiye hakem olacak bir il başkanı lazım. Yanı belli, tarafı belli bir iş bakanı lazım değil!”

‘ABD, AFGANİSTAN’DA ASKERİ OLARAK YENİLMİŞTİR’

Evrensel gazetesi sosyolog James Petras ile Uruguay’da yayın yapan bir radyonun yaptığı röportajı yayınladı. Dikkat çekici bulduğumuz bu röportajı siz okuyucularımızla paylaşıyoruz. Sosyolog James Petras, Uruguay’da yayın yapan Radyo Centenario’dan Efraín Chury Iribarne’ye, NATO’nun Afganistan’dan çekilme duyurusu, ABD’de polislerin gösterisi ve ABD, Avrupa ve NATO’nun Ukrayna üzerinden Rusya’yı abluka altına almaları konusunda görüşlerini açıkladı. Sosyolog James Petras, Uruguay’da yayın yapan Radyo Centenario’dan Efraín Chury Iribarne’ye, NATO’nun Afganistan’dan çekilme duyurusu, ABD’de polislerin gösterisi ve ABD, Avrupa ve NATO’nun Ukrayna üzerinden Rusya’yı abluka altına almaları konusunda görüşlerini açıkladı. Efrain Chury Iribarne: NATO Afganistan’dan çekildiğini duyurdu. Bu konuda neler söyleyeceksiniz? James Petras: Bununla ilgili elimizde birçok veri var. Birincisi özellikle büyük kentlerin dışındaki bölgelerin üçte ikisi, asilerin, -her ne kadar başka güçler de var deseler de- Taliban’ın kontrolünde. Toprak bazında ülkenin genelinin kontrolünü ele geçirmiş durumdalar. İkincisi, Afganistan ABD’ye 2 bin 224 asker kaybına ve hem fiziksel hem de ruhsal anlamda on binlerce de yaralıya mal oldu. Ayrıca ABD bu ülkede ne istikrarlı bir hükümet oluşturabildi ne de iktidarı kontrolüne alabildi. Üçüncüsü, tören yapılıp geri çekilme açıklaması yapılmış olmasına rağmen bu, kısmi bir çekilmedir. Geride, sözüm ona ülkenin kontrolünü elinde tutan paralı askerlere destek vermek amacıyla ülkede, ABD’den 11 bin asker ve diğer üllkelerden de 3 bin asker bırakıldı. Bu anlamda ülkede meşruiyeti olmayan zayıf bir hükümetin varlığı söz konusu. Ülkenin büyük bir kısmının egemenliğini kaybetmiş durumdalar. Geride kalan güçlerin bu zayıf hükümeti güçlendirme şansları yok. Öte yandan ABD, Afganistan’da, 1.6 trilyon dolar harcadı. Bu, ABD’nin mevcut mali açığını büyük ölçüde etkileyen yekün. Yine 13 yıl sonuçsuz süren bu savaştan sonra ABD halkının ezici bir çoğunluğu ABD’nin Afganistan’dan bütünüyle çekilmesinden yana. Dolayısıyla ABD siyaseti hem ülke için de kaybetmiş, hem de Afganistan’da askeri olarak yenilmiştir. Son olarak da halkın desteğini alan işgal karşıtı güçlerin her zaman kazanacağı ortaya çıkmıştır. Ulusal destek ile birlikte mücadele eden halklar, en ileri teknolojiye sahip tüm orduları yıkmaya muktedir olup hiç uçakları olmasa bile kazanan taraf olacaklardır. Yeni yılda ABD, Avrupa ve NATO’nun Ukrayna üzerinden Rusya’yı kuşatmaları konusunda öngürüleriniz nedir? Rusya, ABD’nin gerçekte mevcut hükümeti devirip kendi politikalarını güden bir hükümet kurmak istediğini dikkate almaya başladı; AB’nin bağımsız politikalar geliştirmekteki yetersizliğini gördükten sonra da Rusya, Çin ve Türkiye ile ilişkiye geçti; Hindistan ve Latin Amerika ile ilişkilerini genişletme arayışına girdi. Bir başka deyişle bir yandan ekonomik ilişkilerini çeşitlendiriyor ve bir yandan da Avrupa ile göreceli ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Çünkü en azından Almanya’da ciddi oranda bir sanayici grubu Rusya’ya uygulanan yaptırımların sonlandırılması görüşünde. Yoğun baskı altında bulunan Rusya, 2015 yılında ekonomide bir durgunluk yaşayabilir; ancak bundan kaçınmak için bu ülke oligarşinin elindeki bazı önemli şirketleri kontrol altına almak dahil politikasında değişiklik yapıyor. Öte yandan ülkede, şartlı teslim olmaktan yana olan ve oligarşinin politikalarına inanan nüfuzlu politikacı ve danışmanlar hâlâ varlığını koruyor. Bu, Rusya’nın yumuşak karnı. Rusya’da nüfuzlu kesim arasında tek tip bir politika yok. Bir kısmı –’90’ların eski politikasından gelen- şartlı olarak ABD’ye teslim olunmasından yana; bir kısmı hükümetin, temel sanayi dallarının kontrolünü ele almasını ve rolünün güçlenmesini istiyor. Vladimir Putin bu çeşitli eğilimler arasında, daha devletçi olan ve daha liberal olanlar arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Ayrıca bir yanda yeni ilişkiler oluştururken bir yandan da Ukrayna ve Avrupa ile görüşmeler yapma çabasında. Dolayısıyla Rusya karmaşık ve çatışmalı bir politika içinde; ancak Putin şu anda yüzde 80 desteğe sahip olduğu için ABD’nin de hükümeti devirme olasılığı yok. Büyük tehlike, Polonya, Litvanya ve Estonya gibi son derece Rusya karşıtı olan ülkelerin ordularıdır. Herhangi bir anda askeri bir çatışmaya yol açabilecek bir olay kışkırtıldığında bu ülkeler tehlike oluşturabilir. Özetle Rusya’nın kuşatmadan kaçmak amaçlı yaptığı olumlu çabaları var. Ayrıca Rusya’da ekonomik panaromayı değiştirecek bir iç durum söz konusu. Yine Avrupa’da farklı düşünen kesimlerin güçlenmesi ve ABD’yi Avrupa’dan tecrit etmesi olasılığı mevcut. Bu arada Almanya Başbakanı Angela Merkel ABD ile ilişkiyi kesecek gibi durmuyor. Son olarak; AB patronu Federica Mogherini, Rusya ile çatışmaya girmenin tek çözüm olmadığı en iyi yolun diyalog oluşturulması olduğunu açıkladı. Eklemek istediğiniz bir konu… Evet, bildiğimiz gibi son zamanlarda ABD’de afroamerikalıların polisce katledilmesinden sonra New York’da 2 polisin öldürülmesi olayına tanık olundu. Polis ölümlerinden sonra hafta sonunda New York’da 12 bin polis seferber oldu. Bu polisler, iki polisin öldürülmesini bir bayrak olarak kullanarak esas olarak dokunulmazlık ve ayrıcalık talepli bir politik bir kampanya oluşturmaya çalıştılar. Polis teşkilatı, seçilmiş sivil bir hükümetten bağımsız gücünü kullanarak harekete geçiyor ve teşkilatı eleştirme cesareti gösteren her türlü kesime saldırıyorsa bu büyük bir tehlikedir. Bu, ülkede oldukça güçlenen polis gücünün yaptığı büyük bir gösteriydi. New York Emniyet Müdürü William Bratton, bu çatışmanın arkasında toplumsal sorunların yattığı açıklaması yaptı. İşsizlik, yoksulluk, zengin ve yoksul arasındaki gelir uçurumundan söz etti; çatışmanın esas kaynağının bu olduğunu bildirdi. Bratton, polis teşkilatının, protesto etmekte haklı olan yoksullarla karşı karşıya kaldığı düşüncesinde. Sorunun ekonomik sistemden kaynaklandığını belirtti. Bir polis şefinden böyle bir açıklama gelmesi şaşırtıcı. Çeviren: Hilal Ünlü / Evrensel ADIMLAR

KARANLIKTA VİCDAN AKLANMAZ!

Yolsuzluk ve rüşvet yaptıkları gerekçesiyle dört eski bakanın Yüce Divan’a gönderilip gönderilmemesine ilişkin Meclis Genel Kurulu’ndaki gizli oylama işlemi dün tamamlandı. 4 eski bakan hakkındaki iddiaları Meclis de “sıfırla”dı. Yüce divan oylamasında ilk olarak eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Yüce Divan’a sevk edilmesiyle ilgili gizli oylama yapıldı. Oylamada 242 kabul oyuna karşılık 264 red oyuyla, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Yüce Divan’a sevk edilmesini içeren önerge reddedildi. Oylamada 7 milletvekili çekimser oy kullandı, 1 oy boş, 3 oy geçersiz sayıldı. AKP ilk oylamada 38 fire verdi. İkinci olarak Muammer Güler hakkında önerge oylandı. Muammer Güler için 241 kabul oyuna karşılık 258 red oyu kullanıldı. Bu sonuçla Muammer Güler’in de Yüce Divan’a sevk edilmesini içeren önerge reddedildi. Muhalafetin hesabına göre 6 çekimser, 4 boş ve 4 geçersiz oyun da eklenmesiyle AKP’nin fire sayısı Güler’in oylamasında 43’e ulaştı. Daha sonra eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın Yüce Divan’a sevk edilmesini içeren önerge verilen aranın ardından görüşüldü. Bu önerge de 245 kabul oyuna karşılık 255 red oyuyla reddedildi. Oylamada 7 vekil çekimser, 6 boş, 4 vekil geçersiz oy kullandı. Bu oylamada AKP’nin firesi 50 milletvekili oldu. Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar hakkındaki önerge oylandı. Önerge 219 kabule karşılık 288 red oyuyla reddedildi. Erdoğan Bayraktar için kullanılan oy pusulasının birinden 50 TL çıktı. EN İYİ AKPLİLER: METİNER ve TAYYAR Yapılan gizli oylama sonrası AKP Adıyaman milletvekili Mehmet Metiner, Yüce Divan yönünde oy kullanan AKP’li vekillere ağır hakaretlerde bulunarak “hesap sorulacak” dedi. Daha önce Tayyip Erdoğan için “biatsa biat, itaatse itaat” çıkışıyla bilinen Mehmet Metiner, A Haber’de yaptığı açıklamada “ben partimizden daha önce istifa edenleri bu şekilde davrananlardan bin kat daha şerefli addediyorum” dedi. “İçimizdeki ihanetçilerin, namertlerin sayısı az değilmiş!” diyen Metiner, söz konusu 50 milletvekilinin Yüce Divan reyi kullanmaları hakkında; “bunun adı tek kelimeyle ihanettir!” ifâdesini kullandı. 264 oy çıkmasında AKP içinden verilen oylar dışında “çekimser kalanlar”ın da parti içinden olduklarını düşündüğünü söyleyen Metiner sözlerine şöyle devam etti: “Mert olsunlar, dürüst olsunlar. Çıkıp kendilerini açıklasınlar. Diğer arkadaşlarımızı zan altında bırakmaya hakları yok. Çıksınlar desinler ki, içimize sinmedi şu gerekçelerle biz “evet” oyu verdik. Ama eğer ki çıkıp bunu açıklamazlarsa, ki, günün birinde kimlikleri zaten deşifre olacak. Tarih onları affetmeyecek, AK Parti camiası onları affetmeyecek. Bu ihanetin hesabı mutlaka sorulmalı.” Sözlerinin sonunda “yürekleri yetiyorsa, çıksınlar niye red oyu verdiklerini gerekçeleriyle açıklasınlar.” şeklinde sözlerini tekrar ederek konuşmasını tamamladı. Mehmet Metiner’in bu çıkışıyla aynı saatlerde bu defa Beyaz Tv’de AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, eski bakanlarla ilgili Yüce Divan oylamasını değerlendirdi. Şamil Tayyar, önergeye ret oyu vermeyen AKP’li milletvekilleriyle ilgili, “İçimizdeki ihanet şebekesi Erdoğan’a operasyon yapmıştır” diyerek, ret oyu vermeyen vekillerin kim olduklarının “48 saat içinde belirleneceğini ve parti içinde bir temizlik zamanının geldiğini” söyledi. Tayyar şu ifâdeleri kullandı: “Yüce Divan oylamasında 38 fire var AK Parti’de. Bu beklentinin üstünde bir rakam. 3-5 olsa tamam ama bu kabul edilemez bir rakam. İçimizdeki hainlerdir bunlar. Bu bir vicdan muhasebesi değil Recep Tayyip Erdoğan’a operasyondur. İçimizdeki ihanet şebekesi Erdoğan’a operasyon yapmıştır. Amaçlarına ulaşamadılar ama bir siyasi operasyona kalkıştılar.” AKP İÇİNDE HESAPLAŞMA Uzun yıllar bakanlık yapan 4 hükümet üyesi hakkında yolsuzluk-hırsızlık ve rüşvet ile ilgili oylamayı Gizli/kapaklı yapan AKP hükümetinin iki üyesinin, Yüce Divan yargılaması yönünde oy kullanan AKP’li millevekillerini “dürüstlük”, “mertlik”, “şeref”, “namus” ve “erkeklik”ten yoksun olmakla suçlamaları safsata üretmenin harikulâde örneği. Hırsızlık ve yolsuzluğu “ak”lamayı meşru gören Metiner, pişkince Yüce Divan oyu kullanan vekillerden cevap bekleyeceğine, niçin GİZLİ oylama yapıldığının cevabını versin! “İhanet” gizli oylamada oy kullanmak değil, hırsızlık ve rüşveti gizli ve karanlık oylamayla “ak”lamaya çalışmakta! Konuşması boyunca erdem, ahlâk ve şerefli olmaktan bahseden Metiner, “fireci fare siyasetçileri” dediği AKP içindeki red oyu verenleri “mert” olmaya, erkek olmaya ve dürüstçe davranmaya davet ederken, dürüst bir parti adına mı konuşuyor? “Yürekleri yetiyorsa çıksınlar gerekçelerini açıklasınlar” diyen Metiner; Senin ve partinin yüreği yetiyorsa, niye erkekçe açık oylama yapmadınız?!. İki eli ve emeğiyle çalışan hiçbir insanın, kolunda 700 bin dolarlık bir saat takamayacağı gibi türlü örnekler apaçık belgeleriyle ortadayken, yolsuzluk ve rüşvet ile ilgili “makul şüphenin oluşmadığı” gibi gerekçeleri vicdansızca dillendirenler aynı suçlara ortaktırlar. İktidar Partisi içerisinde Yüce Divan yönünde oy veren 50 kişinin kimler oldukları belli değil. Ve bu Metiner ve Tayyar’ın çıkışlarında görüldüğü üzere, hükümeti ne kadar ürkütse yeridir. Gizli, kapaklı oylamalarla hırsızlık ve yolsuzlukları gizlediklerini sananlarla, bunun mümkün olmadığını en azından görebilenler arasında AKP içinde bir hesaplaşma yaşanmakta. AKP içindeki Hesaplaşma bir yana… Bu 4 bakan eskisiyle gerçek bir hesaplaşma, Mutlaka!.. Aydın KALKAN

KOY KOLUNU KÜTÜĞÜN ÜSTÜNE!

Genel Yayın Yönetmenimiz Sayın Ali Osman ZOR’un 06 Ocak 2015 tarihinde sitemizde yayınlanan yazısını, günün anlam ve önemine binâen tekrar yayınlıyoruz. ADIMLAR Dergisi KOY KOLUNU KÜTÜĞÜN ÜSTÜNE! Yıllardır iç ve dış politikada milletin zararına ne varsa yapan, o da yetmiyormuş gibi, tarihin belki de hiç kaydetmediği bir şekilde bazen doğrudan, çoğu zaman da “özelleştirme” adı altında hırsızlık, yağma ve talan gerçekleştiren tepedeki adamlar, hep “müslüman” genellemesi altına sığındılar ve hâlen de sığınıyorlar. Adetâ, adamın fiîline/ameline bakmaktan vazgeçilmiş bir biçimde, idarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesi, yediği her türlü haltı “idare edilir” hâle getirmiştir. İdarecinin “müslüman” kimliği ile kendisini ifâde etmesinin, tek başına hiçbir şeyi değiştirmeyeceği bilinmesine biliniyor ama, nedense bilinen birçok şey gibi, bunun da bu dönemde hiçbir mânâsı kalmadı. Aslına bakılırsa Batı’da da bu böyle; Yani, hiç kimse hiç kimseyi Hıristiyan bir örgüt olduğu için desteklemez. Kendi siyasî duruşu ve hedefleri doğrultusunda o kişinin veya örgütün fiîline, icraâtına bakılır. Meseleyi şöyle de misâllendirebiliriz; Amerika Irak’a, Afganistan’a, Libya’ya, Suriye’ye veya Somali’ye sırf müslümanlara tavır almak için gitmiyor; bazı müslümanlara tavır alıyor! Bugün de gayet açık görüldüğü üzere, Amerika’nın “bazı” müslümanlarla arası çok iyi. Bütün hırsızlar Kelime-i Şehadet getiriyor diye hırsızlığı meşrû mu olur ya da biz bu hırsızlığı görmeyelim mi? Ne gariptir ki, tepedeki bu hırsızlar, kendilerinden önce tepede olup da hırsızlık yapanlara demediklerini bırakmamışlar ve onların “İslâm ahkâmına göre kollarının kesilmesinin gerektiğini” sıkça tekrar etmişlerdi. Bu ve benzeri konular hakkında söylenen ve yazılan herşeyi, bugün araştırıp bulmak gayet kolay. O zaman, bugün neden hiç kimse -bulaşmamışlar ayrı- tepede hırsızlığa bulaşanlara kendi inancına ve görüşüne göre “koy kolunu kütüğün üstüne!” demiyor, diyemiyor?! 28 Şubat’ın İslâm düşmanlığı üzerinden yaptığı hırsızlık ve yağmalamayla “Allah”, “din”, “iman”, “Peygamber” diyerek yapılan hırsızlık ve yağmalama arasındaki fark nedir? Bütün bu karışıklıklar, dikkat ediyorsanız hep bu “müslüman” genellemesiyle yapılıyor. Hâlbuki biz biliyoruz ki, hiçbir kurum, hiçbir şahıs, genellemeler üzerinden temize çıkarılamaz. Genellemeler üzerinden gidilip ayırım yapılmadığında, -“işbirlikçi müslüman”, “işgale direnen müslüman” veya “hırsız müslüman”, “dürüst müslüman”- müslüman kılığına bürünmüş işbirlikçi ve hırsız, bizim şemsiyemiz altında görünüyor. Bu durumun ise, dıştan bakan bir göz için, bu fiîl-amellerin sahipleriyle bizi aynı safta göstereceğinden dolayı şiddetle reddedilmesi gerekir. Demirel’den Özal’a, Özal’dan bugüne kadar siyasette “müslüman” genellemesinin ne kadar mahzurlu olduğunu ve bizzat bu genellemenin İslâm’a zarar verdiğini, ortaya çıkan haramzâdeler, hırsızlar, işbirlikçiler, vatan ve millet düşmanı bölücüler bize göstermektedir. Bu genellemenin ardına saklandıkları için bu suçları işleyenler, suçüstü yakalanmış olsalar dahi, bugüne kadar bir türlü hak ettikleri cezaya çarptırılmamışlardır. Bizim için siyasette “müslümanım” dendiği ândan itibaren akan sular durmaz! Bu vurguyu, özellikle İslâm dışı üçüncü şahıslar için yapıyoruz. Nerede bir hırsız, işbirlikçi, vatan haini varsa, suç üstü yakalandığında partisi, ırkı, ideolojik görüşü ne olursa olsun, “Allah”, “Peygamber” diyerek suçu -haşâ!- hemen “Oraya” havâle ediyor! Kendisini suçüstü yakalayanı da, büyük bir pişkinlikle hemen “Allah düşmanı” ilân etmekten de çekinmiyor. Müslüman kisveli bu politikacı tipinin yaptıklarından dolayı, toplumun geniş bir kesiminde İslâm’a karşı bir “âlerji” oluştuğu kesin. Mücâdelenin bir gereği de, Allah’a iftirâ atan bu politikacı tipini açığa çıkarmak için ayırımları doğru bir şekilde ortaya koymak… Yıllarca bu politikacı tipinin “müslüman” kisvesi altında yaptıklarıyla mücâdelenin önünü kestiği hatırdan çıkarılmamalı. Yani, bir nevî İBDA yaparken, onlar, O’nun yaptıklarını hep yıkma peşinde oldular. Bundan dolayı bizim “müslüman” genellemesi alışkanlığından kurtulmamız gerekiyor. Dili senden gözüküp, senin gölgenin altına sığınarak, senin verdiğin mücadelenin verimini kullanıp iktidara geldikten sonra haksızlık, hırsızlık, işbirlikçilik, vatan ve millet düşmanlığı yapan adamların üzerinden gölgeni çekip alarak, onların örtü olarak kullanmalarına fırsat vermemek lazım. Ayırımları doğru yapıp, dili bu şekilde kullanarak onlara fırsat vermemek, bizim için başta gelen görevlerimiz arasındadır. Yapılan pisliklerin savunulmasında, pislik sahibi hiç kimsenin, bizi kendi kuyruğunda “yedek kuvvet” olarak görmesine müsaade etmeyeceğimiz ve bu mânâya gelebilecek söz ve davranışların içine girmeyeceğimizi, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da siyasî tavrımızla ortaya koymaya devam edeceğiz. Onların “iş bir hesaplaşma durumuna gelirse psikolojik cendereyi aşabilmek için benim yanımda mevzi alırlar, en azından tarafsız kalırlar” düşüncelerine ve beklentilerine hiçbir zaman ve hiçbir şekilde bizden müsbet bir karşılık gelmeyecek. “Müslüman” kılığına bürünmüş işbirlikçi, hırsız, vatan ve millet düşmanı hiç bir politika ve politikacıyla kimse bizi karıştırmasın! Ali Osman ZOR ADIMLAR Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

İÇİMİZDEKİ FRANSIZLAR

Etnik Kürtçü yapılanmanın emperyalizmle işbirliği Paris’te gerçekleşen cezalandırma eylemi ile bir kez daha kendisini gösterdi. Özellikle İslâm Devleti’nin Ayn-el Arap’ı fethetmek üzere harekete geçmesi ile ortaya çıkan bu durumda, etnik Kürtçü yapılanma, içindeki birçok tezat ve sahtelikleri de gözler önüne sermeye başladı. Ayn-el Arap’ın İslâm Devleti’nin eline geçmemesi için emperyalizmle her türlü işbirliğine giden ve Amerika’ya kendilerini kurtarmaları için çığlıklar atıp sonrasında Amerikan uçaklarını alkışlayan, “Biji serok Obama!” diye çığlıklar atan etnik Kürtçülük, diğer yandan kendi siyasetlerini kendi öz güçleri ile yürüttükleri iddiası ile gülünç oluyorlar. (Selahattin Demirtaş’ın CNN Türk’te Hakan Çelik’in sorularına verdiği cevapta olduğu gibi.) Kendi kaderini Batı’nın, emperyalizmin kaderi ile birleşmiş gören etnik Kürtçü bölücü siyaset, Fransa’da yaşanan cezalandırma eylemi karşısında tüyleri diken diken olmuş şekilde, hemencecik Fransa’ya başsağlığı dileyip, ağıtlar yakmaya, emperyalizme, Müslümanlara karşı birlikte savaşma isteklerini sunmaya başladılar. İşte, HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın, 07.01 2015 tarihli, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ye hitaben mektupları: “En az 12 Fransız vatandaşının ölümüne ve çok sayıda kişinin yaralanmasına sebep olan Charlie Hebdo dergisinin ofisine yönelik saldırıyı üzüntüyle karşılamaktayız. Bu saldırıyı en güçlü şekilde kınıyor ve lanetliyoruz. Umarız ki, bu acımasız saldırı, Avrupa toplumlarında insan hakları odaklı ilkeler, demokrasi ve fikir özgürlüğü konularında olumsuz yönde bir değişime sebep olmaz. Bilmenizi isteriz ki Halkların Demokratik Partisi, Fransa’da yaşayan herkesin acısını paylaşarak sizlerle dayanışma içinde olduğunu gösterecektir.” Avrupa’dan demokrasiye bağlılık bekliyor ve Fransa ile dayanışma içinde olduklarını bildiriyorlar. HDP Eşbaşkanı Yüksekdağ’ın geçtiğimiz hafta Meclis’teki grup toplantısında yaptığı konuşma ise bütün bir İslâm’a olan kin ve nefretin ürünü… Haber şöyle: “Geride bırakılan aylarda Kobanê’de, Kerkük’te, Musul’da, Rojava kantonlarında DAİŞ adı verilen zihniyetin Paris’teki saldırının benzeri saldırılarla halkların bir arada yaşama iradesini teslim almaya çalıştığını belirten Yüksekdağ, bütün halkların bu faşist ve katliamcı çetelere karşı ortak mücadele yürütmesi gerektiğini söylediklerini ifade etti. DAİŞ’in tüm dünya ve Türkiye için tehdit oluşturan bir saldırı odağı olduğuna dikkat çeken Yüksekdağ, “Kobanê halkı için dayanışmanın tarihsel bir görev olduğunu söyledik. Yaptığımız çağrılar dikkate alınmadı” değerlendirmesinde bulundu.” Yüksekdağ, Paris’le bölge arasında bir bağ kuruyor ve demek istiyor ki, “Paris’le biz aynı çamurdan yoğrulmayız, Biz de sizdeniz, bize de saldırıyorlar, niye sahip çıkmıyorsunuz?” Sonrasında, İstanbul’da Diana Ramazanova’nın patlattığı bombaya atıfta bulunuyor. İyi de ya sizin patlattığınız bombalar, daha önceki gün dört ayrı bomba patladı. Sizin Doğu’da katlettiğiniz insanlar. Onlar, yani 6-7 Ekim hadiseleri, Kürtlerin demokrasi için gösteri hakkını kullanmasıymış. Evet, gerçekten Batılısınız, hakikatleri Batı gibi çarpıtmayı çok iyi öğrenmişsiniz. Etnik Kürtçülüğün bu konudaki hezeyanları bunlarla sınırlı değil elbette. Neredeyse bütün hücrelerine sirayet etmiş ihanet ve işbirlikçilik tablosundan parçalar: 12.01.2015 tarihli bir haber: Paris 3 Kürt kadın devrimci ve Charlie Hebdo katliamlarına karşı yürüdü. Cumartesi ve dünkü yürüyüşlerde her iki katliamın aynı zihniyetin ürünü olduğuna dikkat çekilerek ortak mücadele çağrısı yapıldı. Paris’te onbinlerce Kürt ve Kürt dostu, 9 Ocak 2013 günü PKK kurucularından Sakine Cansız (Sara), KNK Paris Temsilcisi Fidan Doğan (Rojbîn), Gençlik Hareketi Üyesi Leyla Şaylemez’in (Ronahî) katledilmesinin yıldönümü vesilesiyle “Suskunluğunuz Suç Ortaklığınızdandır” sloganı ile bir miting gerçekleştirdi. Kortejin en önünde “2 yıl önce Sakine, Rojbîn, Leyla, bugün Charlie Hebdo” yazılı pankart, ardından Charlie Hebdo’da katledilen 12 kişiyi simgeleyen birer karanfilin altında katledilenlerin isimleri ve olaydan sonra çizilen ilk karikatürün üzerinde bulunduğu “Barbarlık Kobanê’de olduğu gibi Paris’te de öldürüyor” yazılı pankart bulunuyordu. 12.01.2015 tarihli haber: HDP Van İl Eş Başkanı M. Veysi Dilekçi: “Fransa’nın başkenti Paris’te bir basın kuruluşuna operasyon düzenlenerek çok sayıda basın çalışanı katledildi. Bu anlayış ve zihniyet karanlık bir dünyayı arzuladığından dolayı aydınlık bir dünyanın mücadelesini yürüten basın emekçilerinin çalışmalarını hazmedememenin anlayışıdır.” 14.01.2015 tarihli haber: Hatay HDP İl Eşbaşkanı Hülya Kadi: “Geçtiğimiz hafta dünyaca ünlü karikatür dergisi Charlie Hebdo’ya IŞİD’in üstlendiği bir saldırı gerçekleşti. Saldırıda 12 yazar/çizer katledildi. Kalemleri kıramaz, özgür düşünceyi susturamazsınız. Hepimiz Charli Hebdo’nun kalemleriyiz!” 16.01.2015 tarihli bir haber: HDP Gençlik Koordinasyonu üyesi yaklaşık 15 kişilik grup bir grup, öğle saatlerinde İstiklal Caddesi’nde bulunan Fransız Konsolosluğu önünde toplandı. Grup adına açıklama yapan Barış Can Göral: “7 Ocak 2015 tarihinde Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan silahlı saldırının ardından 12 kişi hayatını kaybetti. Charlie Hebdo’ya yapılan saldırı her ne sebeple olursa olsun kabul edilemez. Düşünce ve ifade özgürlüğünün cezalandırılması, yaratma ve yaşam hakkının gaspıdır. Paris’teki saldırının hedefinde cesurca geliştirilmiş eleştiriler, ifade özgürlüğünü kullanan halklar vardır. Gerekçesi fark etmeksizin bir türün, dinin, dilin, inancın, kimliğin, cinsiyetin, cinsel yönelimin başka bir tür, din, dil, inanç, kimlik, cinsiyet ve cinsel yönelim üzerinde baskı kurmasını reddediyoruz. Gençlik Şengal’den Kobane’ye, Soma’dan Ermenek’e, Caferağa’dan Hevsel’e, Madımak’tan Zirve katliamına kadar özgürlüğe ve umuda yönelmiş bütün katliamların hesabını soracak.” Yani, 6-7 Ekim’de yaptıkları gibi Müslümanları katledip, emperyalizmle işbirliği içinde bölgeye yeni bir İsrail dikeceksiniz öyle mi? “Gençlik hesap soracak!”mış… Soma gibi apaçık sistemin zulümlerini de araya sıkıştırıyor ki itiraz edemeyelim diye. Soma’yı da Batıcıların kendi arasındaki mücadelede istismar vasıtası olarak araya sıkıştırıyor. Zehrini kustuktan sonra, o zehri Soma kadehinde sunmaya çabalıyor. Soma, Paris’te cezalandırılan Charlie Hebdo’cular rahat döşeklerinde solculuk yapabilsinler, Fransa’nın uçaklarıyla bombaladığı Müslümanlara, onlar da dergi köşelerinden saldırıp hakaret edebilsinler diye yaşandı. Soma ve benzeri katliamları Paris’le özdeşleştirmek kadar ikiyüzlü bir siyasi tavır ancak etnik Kürtçü şımarıklığa yakışırdı. Evet, hesap mı soracaksın, gel bekliyoruz! İşte meydan. Ahmet ÖLÇÜLÜ ADIMLAR

Ali Osman ZOR: ESKİ BATI DÜZENİ İLE YENİ DÜNYA DÜZENİ ARASINDA, HESAPLAŞMA MUTLAKA!

Adımlar Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ali Osman Zor’un, başta Fransa’daki Charlie Hebdo’ya karşı düzenlenen İntikam Eylemi olmak üzere, yaşanan son gelişmeler çerçevesinde Hollanda Devlet Televizyonu NOS Tv’ye, 9 Ocak 2015 tarihinde verdiği röportajın tam metni. ADIMLAR Dergisi Ali Osman ZOR: ESKİ BATI DÜZENİ İLE YENİ DÜNYA DÜZENİ ARASINDA, HESAPLAŞMA MUTLAKA! SALDIRIYI BEKLİYORDUK! NOS Tv: Ne düşünüyorsunuz bu saldırı ile alâkalı? Ali Osman ZOR: Daha önceki sohbetimizde, -belki hatırlıyorsunuz, belki hatırlamıyorsunuz bilmiyorum-, bu tür saldırıların olabileceğini zaten biz söylemiştik, bekliyorduk da. Hattâ Avrupa’dan gelen Der Spiegel ve CNN International muhabirlerine de söylemiştim: Avrupa veya topyekûn Batı Dünyası, çıkardıkları yangını artık uzaktan zevk-ü sefâ içerisinde seyredemezler. Yani, bunun muhakkak ki bir geri dönüşümü olacak. Bu “geri dönüşüm” aslında daha önceden de olmuştu, ama şu ân tahmin ediyorum, Avrupa’yı topyekûn saracak bir geri dönüşüm bu. NOS Tv: Bu bahsi geçen çizimle alâkalı bize anlatabilir misiniz? Sorun nedir gerçekten? Ali Osman ZOR: Çizim derken?.. İZZET-İ NEFSİMİZİ HESABA KATMAZSANIZ, SONUÇ BU OLUR! NOS Tv: Yani Hazret-i Muhammed’le ilgili olan. Sorun buradan çıktı gibi görünüyor. (Fransız dergisi Charlie Hebdo’nun, Allah Resûlü’ne hakaret içeren karikatürleri söz konusu ediliyor – Adımlar) Bu çizimlerdeki sorun nedir? Ali Osman ZOR: Bizim açımızdan hadisenin temeli, Yeni Dünya Düzeni isteğidir. Yani bugün, savaşan insanlar, zaten savaşıyorlar. Dolayısıyla da savaşan bir insana da “savaşma!” veya “dur!” falân demek mümkün değil. O zaten savaşıyor. Ama burada önemli olan “bu insanlar niçin savaşıyorlar?” “Bu insanları harekete geçiren şey ne?” Batı için de geçerli aslında bu söylediğim. Neticede bunun altında yatan sebep, artık mevcut Dünya Düzeni, insanların mutluluğunu, huzurunu, barışını sağlayamıyor. Ve dünya nüfusunun %20’sini oluşturan bir kesime avantajlar sağlarken, %80’ini oluşturan bir kesimine ise bu düzen zülüm olarak, sömürü olarak dönüyor. Ve artık bu devam ettirilemez bir duruma geldi. Neticede bu savaşlara baktığımızda, genel olarak söylüyorum; yeni bir düzen isteğinden, yeni bir düzen ihtiyacından çıkmakta. Şimdi son karikatürle alâkalı ise, sizin de bildiğiniz gibi, sadece bizim Peygamberimize hakaret edilmiyor, orada Hazret-i İsa’ya da hakaret ediyorlar. Ve bu bugün başlamış bir şey değil. Ama burada bizim açımızdan vahim olan, oldukça küstahça olan husus şu; yani siz devlet olarak, -Fransa’dan bahsediyorum!- 2011 yılında gidip Kaddafi’yi katlettiniz, Libya’yı işgâl ettiniz, orada Libya diye bir ülke bırakmadınız; Suriye’de yaptıkları belli; en son IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonda aldığı görev de belli! Ve eminim ki şu saat itibari ile de Suriye’yi ve Irak’ı Fransız uçakları bombalıyor!.. Şimdi siz, bir taraftan devlet olarak İslâm topraklarını bombalıyorsunuz, bir taraftan da, o topraklarda yaşayan insanların Peygamberine, çok küstahça, aynı ânda da hakarete devam ediyorsunuz kendi topraklarınızda. Burada müslümanların, bu coğrafyada yaşayan müslümanların izzet-i nefsini hesaba katmadığınız zaman, karşılaşacağınız sonuç budur! Dolayısıyla da, iş doğrudan artık Allah Resulü’ne geldikten sonra, onu yapan, o hakareti yapan kim olursa olsun, kim cezalandırırsa cezalandırsın, bizim için önemli değil. Allah Resulü’ne hakaret eden insanların, hak ettiklerinden dolayı başlarına gelen şeylerden dolayı da biz üzülmeyiz. Libya’ya saldırırken, Fransız politikacılardan, Dışişleri Bakanı idi zannedersem; “bu bir Haçlı saldırısıdır, Haçlı Seferidir!” dediğini de çok iyi hatırlıyorum. Bütün dünya biliyor. Yani siz şimdi Haçlı Seferi yapacaksınız, Hıristiyan dili altında bir saldırı gerçekleştireceksiniz, yani “cihat” edeceksiniz. Öyle değil mi, “Haçlı Seferi” o demek; “Hıristiyanlık için cihat etmek” demek. Ondan sonrada saldırdığınız kesime de “sessiz kalın” diyeceksiniz. Yani buna en iyi cevabı İspanyol aktör -ismini hatırlayamıyorum- o verdi; “siz milyonlarcasını öldürürken, onların sessiz kalmasını mı bekliyorsunuz?!” dedi. Ve bunu da aslında, Batı vicdanının harekete geçtiğine dair bir işaret olarak algılayabiliriz. Çünkü, bu vicdan harekete geçmeli. “MİZAH” ADI ALTINDA RUHLARIMIZA SALDIRIYORLAR NOS Tv: Bütün bu anlamların yanında, asıl bir de İslâm’a karşı yapılan bir hakaretten dolayı yapılmış bir saldırı var. Burada İslâm açısından baktığımızda, İslâm’da mizahın yeri nedir? İnsanlar İslâm’da mizah yapamazlar mı? Ali Osman ZOR: Şimdi İslâm’da latife, mizah, şaka tabiî ki vardır. Ama o da İslâmîdir. Bizim kendi aramızdaki mizah da İslâmîdir. İslâm’da şöyle bir şey yok; hiç kimse Allah ve Peygamberiyle dalga geçemez, saldıramaz, bu mizaha girmez! Bu doğrudan doğruya, siz bunu yaptığınız zaman bunun anlamı şudur bir müslüman için; siz benim ruh dünyama saldırıyorsunuz. Yani sizin kendi toplumunuzda, zaten ruhî bir hayat kalmamış Avrupa toplumunda. Hazret-i İsa’ya yapılan bir şeye artık tepki veremez duruma gelmişsiniz. Ama müslümanlar için böyle değil. Müslümanların ruhî hayatları halâ devam ediyor. Müslümanlar için her şey eşya plânında olan gelişmelerden, hadiselerden ibaret değil. Dolayısıyla da, siz benim ruhî hayatıma saldırdığınız zaman, ya ben teslim olarak bu dünyadaki bütün varlığımdan vazgeçeceğim yada kendi varlığımı devam ettirebilmek için buna karşılık vereceğim. Yani buradaki “mizah” adı altında yada “demokrasi” adı altında yapılan şey; müslümanların ruhî hayatlarına saldırmak, müslümanların ruhlarına saldırmak. Yani bir müslüman, Allah Resulüne, Peygambere küfredildiği noktada sesini çıkarmazsa artık, onun “müslümanlığı”ndan bahsedilemez. Diğer taraftan bir müslüman, bu dünyayı öbür dünya için yaşar. Yani buradaki yaşama sebebi, öbür dünyada Allah’ın huzuruna onurlu bir şekilde, yüzü ak bir şekilde çıkmaktır. Şimdi siz burada bırakın İslâm’ın hükümlerini, doğrudan doğruya İslâm’ı getiren Peygambere saldırdığınızda, bir Müslüman buna kayıtsız kalırsa eğer, diğer dünyadaki hayatı perişan oldu demektir. “Ruhî hayat” derken bunu kastediyorum. Dolayısıyla da İslâm’daki mizah dediğinizde; İslâm’daki mizahın yeri, hiçbir zaman ruhu baltalayıcı, ruhu katledici değildir. Bilakis İslâm’daki mizah da İslâmîdir. O da İslâm tefekkürüne aittir. İnsanın öbür dünyayla bağlantısını sağlayacak bir şekildedir mizah. AVRUPANIN YAPMASI GEREKENLER NOS Tv: Anlıyorum… Geçen konuşmamızda siz aslında bunu (Charlie Hebdo saldırısı ve sonrasında yaşanan gelişmeler – Adımlar) tahmin etmiştiniz, bize söylemiştiniz. Hatta şöyle demiştiniz; “Avrupa korkmalı!” Yani biz sormuştuk size “korkmalılar mı, korksunlar mı?” Siz de, “evet!” demiştiniz. Bundan sonra ne gibi şeyler bekliyor sizce Avrupa’yı? Ali Osman ZOR: Şimdi tâ 91’den başlayan sürecin bir safhası şu ân. Safha safha gelen bu süreçte şu ân girdiğimiz dönem itibariyle rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslâm dünyası, kendi içinden bir düzen çıkaracak. Ve biz inanıyoruz ki bu düzenin çıkacağı merkez de Türkiye’dir, Anadolu’dur. Ve biz kendi teklifimiz hâlinde Başyücelik Devleti diye bunu sunuyoruz. Zaten siz de konferansa geldiniz. (İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım 2014 tarihinde, Haliç Kongre Merkezi’nde, büyük çoğunluğu gençlerden oluşan 15 bin kişilik bir kalabalığa verdiği ve Hollanda devlet televizyonu NOS Tv’nin de davetlimiz olarak takib ettiği Tarihi Konferans – Adımlar) Bilmiyorum dinleyebildiniz mi? Orada Sayın Salih Mirzabeyoğlu bunu açıkça da deklare etti. Dolayısıyla da bu “düzen” hedefli, Yeni Dünya Düzeni hedefli mücadele, Allah’ın izniyle hedefine ulaşarak neticelenecek. Peki Avrupa’nın, en az zararla buradan çıkabilmesi için ne yapması lâzım? Bir kere 91’den bu yana yaptığı bütün yanlışlardan özür dilemesi lâzım, İslâm dünyasından. Tazminat ödemesi gerekiyorsa, tazminatları ödemesi lâzım; yerle bir ettiği ülkeleri, şehirleri yeniden imar etmesi lâzım. Ve en önemlisi de bu haksız işgâle, -çünkü Avrupa’nın böyle bir hakkı yok!- Amerika’nın kuyruğuna takılarak yaptığı bu haksız işgalden hemen vazgeçip, bütün birliklerini kendi topraklarına çekmesi lâzım. Bu olmadığı taktirde, savaşın tabiatında vardır bu, savaşın tabi karakteridir; savaş karşılıklı saldırı içeren bir eylemdir, bir sosyal faaliyet türüdür. Ve artık “yabancı savaşçılar” filân diye devamlı söylenen husus şu ân kendini göstermeye başladı. Yani bugün Fransa’da Almanya’da veya İngiltere’de Arap vatandaşları filân gitmiyor oraya; bizzat kendi vatandaşları. Bu da, aslına bakılırsa Avrupa insanının içinde bulunduğu ruhî sıkıntıyı da gösteren bir şey. Yani bunlar durup dururken oyun olsun diye, eğlence olsun diye yapılmıyor. O sıkıntıların neticesi olarak, insanlar nasıl buldularsa o şekilde İslâm’a sarılıyorlar. Kabul ettikleri şekilde de bunun karşılığını veriyorlar, karşı tarafa. YOKSA… AVRUPA’NIN GARANTİSİ YOK! NOS Tv: Şimdi bu saydığınız “özür”den başlayarak yapılması gerekenler… Bunlar yapılmazsa ne olacak? Ali Osman ZOR: Bunlar yapılmazsa zaten olan oluyor. Başta da izah etmeye çalıştım: Yeni Dünya Düzeni’nin sancıları bu savaşlar. Eski Batı Düzeni yerine gelen, Yeni Bir Dünya Düzeni var. Bu düzen de, geçen sohbetimizde aslında konuşmuştuk çok etraflıca, hatırlarsınız, bu bütün eşya ve hadiseyi kuşatıcı, yeniden anlamlandırıcı, hayatı yeniden anlamlandırıcı, insanların ölümden sonrasına dair konuşucu, söz söyleyici bir Yeni Düzen’den bahsediyoruz biz. Şimdi bu düzen zaten geliyor. Burada sadece şu olacak: Ya siz az zayiatla bizim topraklarımızda bu düzenin kurulmasını kabul edeceksiniz Batı olarak veya sizin de şehirleriniz, insanlarınız harap olarak, ölerek bu düzeni kabul edeceksiniz. Bunun başka bir alternatifi yok! Neticede iş dönüp dolaşıp, bugün Amerikan liderliğinde devam eden ve bizim açımızdan bir Sömürü Düzeni olan bu düzenin, Birleşmiş Milletler Rejimi’nin son bulması gerekir. Ve Avrupa’nın da, Amerikan çıkarları doğrultusunda devam eden bu sistemin payandası olmaktan, Amerikan politikalarının payandası olmaktan, kuyrukçusu olmaktan vazgeçmesi gerekir. Yani nihayetinde şöyle bir durum da var; bugün Avrupa’nın çıkarları, özellikle enerji politikaları açısından çıkarları, bizim coğrafyamızla müttefik olmasını gerektiriyor. Ama Amerika’nın Avrupa üzerindeki baskısı, şantaj ve tehdidi yüzünden -birazcık öyle diyelim, işin dini kısmını bir kenara bırakıyorum- siyasi olarak bu tehdidi yüzünden Avrupa bir türlü onun boyunduruğundan kurtulamıyor. Kurtulamayınca da tabiî ki bizim coğrafyamıza yapılan saldırılar açısından düşündüğümüzde Avrupa suçlu, Avrupa’nın yaptıkları meydanda. Hâliyle de söylediklerimi yaptığı zaman, bölgemizi terk ettiği zaman Avrupa zayiatını aza indirecek. İnsanlarının ölmesini azaltacak, insanlarının daha güvenli yaşamalarını garanti edecek. Şu ân bir garantisi yok! Bakın seyrediyoruz: Şu ân Paris’te iki yerde halâ çatışmalar devam ediyor. NOS Tv: Bundan sonra da bu tarz saldırılar mı olur? Yani biraz daha somut olarak bakabilirsek, bu tarz saldırılar mı hedeflenir sizce? Bu tarz saldırılar mı beklenebilir? Ali Osman ZOR: Şimdi neticede biz o savaşın içerisinde olmadığımız için, hedeflerin nasıl seçileceği, savaşan o insanları ilgilendiren bir şey. Ama bundan sonra kimse açıkça İslâm’ın değerlerine bu alçaklıkta, küstahlıkta hakaret etmemeli. Bunun karşılığı olacak, bunun geri dönüşümü olacak! Bakın bu olayla, Fransa’daki olaydan sonra Danimarkalı bir gazete, yine böyle karikatürler yayınlayan -şu ân ismini hatırlayamıyorum-, “bundan sonra müslümanların manevi değerlerine hakaret etmeyeceğine” dair kamuoyuna duyuruda bulundu. Şimdi bu bir gelişmedir. Eğer sen hakaret etmezsen, kimsede gelip sana bir şey yapmayacak. Yani bizim derdimiz veya İslâm topraklarında yaşayan insanların derdi Avrupa devletlerinin iç politikaları ile değil; Avrupa’nın dış politikaları ile alâkalı. Dış politikası da, otomatik olarak bize zulüm olarak dönüyor. Dolayısıyla da bizim topraklarımızda yaşayan insanlar, artık bu zulme katlanmak istemiyorlar. Hâliyle de “bu tür saldırılar olabilir mi?”, “olur!”, “neden olur?” İslâm topraklarına yapılan saldırılara, maddi manevi kim katılıyorsa, bu saldırıları da beklemek zorunda. Düşünün şimdi, Hollanda’nın füzeleri var bizim ülkemizde, Almanya’nın silahları var, Fransa’nın uçakları bombalıyor, İngiltere’nin uçakları bombalıyor! Ee ne bekliyordunuz?!. Yani artık bunların konuşulması lazım. Soru şu: Avrupalı devletler, bizim topraklarımızı neden işgâl ediyorlar?!. Bizim Peygamberimize niye saldırıyorlar?!. Şimdi “demokratik olan ülkeler” var. Meselâ Türkiye… Türkiye’de Hazret-i İsa’ya küfredildiğini duyuyor musunuz siz hiç? 12 tane insan, Allah Resulü’ne hakaret eden 12 insan öldürülmüş orada. Peki bir Fransız bombasıyla Irak da kaç insan ölüyor?!. Bu hiç haber oluyor mu?!. Veya Hollanda’nın getirdiği füzeyle kaç tane mahalle ortadan kaldırılıyor?!. Bunlar haber oluyor mu?!. Yani artık bilinen şeyler bunlar, biz de farkındayız. Ama kötü olan şu; “bilinen” bu gerçekler artık kanıksanmış durumda, kimse bahsetmiyor. Fakat Avrupa’da, Avrupa’nın herhangi bir şehrinde bir günde 10 tâne, 20 tâne insanın ölmesi kanıksanmadığından, alışılmadığından dolayı, bu “olay!” oluyor. Ama o zaman kimse kusura bakmasın da, şunu da diyebiliriz; bir müddet sonra, bu olaylar devam ederse, her gün Avrupa’dan 10 kişi, 20 kişi ölürse, meselâ 2, 3 ay, 5 ay, bir yıl sonra bunlar da haber olmayacak artık. Anladınız değil mi ne demek istediğimi? NEDEN “HESAPLAŞMA MUTLAKA!”? NOS Tv: Ne Demek İstiyor Başlık? (ADIMLAR Dergisi’nin 1 Ocak 2015 tarihli 4. sayısının kapağı ve kapakta yer alan ifâde soruluyor: Kapak’ta Avrupa, Türkiye ve Ortadoğu’nun haritasının yer aldığı fotoğrafın üzerinde şu ifâde yer almakta: 2015 HESAPLAŞMA MUTLAKA! – Adımlar) Ali Osman ZOR: Şimdi 2014 yılının bizim için en önemli olayı Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıkmasıdır. Salih Mirzabeyoğlu cezaevinden çıktıktan sonra, 29 Kasım’da “ADALET MUTLAK’A” diye bir konferans verdi. Yani biz ondan şunu anlıyoruz: Bu süreç, adaletin mutlaka tesis edileceği ve Mutlak Adalet’in; Allah’ın ve Resulü’nün hükümlerine göre, o adalete nisbetle adaletin tesis edileceği bir süreç bu. Adalet, bir hesaplaşmanın, “hesap kitap görme”nin bir neticesidir. Dolayısıyla da adalet sağlanacaksa eğer, adaletsizliğin olduğu her yerde, büyük küçük fark etmez; işte devletlerde, uluslararası ilişkilerde bir hesaplaşma olacak. Biz de o Konferansa binâen, oradaki o “Mutlaka Adalet”, “Adalet Mutlak’a” tabirine binaen dedik ki: Adalet içerisinde hesaplaşmayı da barındırır. O zaman hesaplaşma mutlaka olacak! Ve bu hesaplaşma, adaletsizliğin olduğu, adaletsizliğe sebep veren, adaletsizliği kullanan herkesi de içine alacak bu hesaplaşma. Bunun içerisinde biz de varız, Türkiye de var, bölgemizde var, Avrupa da var, Amerika da var. Bizim açımızdan bu hesaplaşma başlamıştır zaten. NOS Tv: Hesaplaşmadan kastınız ne? Bir iki örnek verebilir misiniz? Ali Osman ZOR: Şöyle söyleyeyim; meselâ, bir mahkemeye gidiyorsunuz. Biriyle bir davanız var, oturuyorsunuz bir hâkimin önünde hesaplaşıyorsunuz. Hâkim de en son karar veriyor. “Suçlusun”, “suçsuzsun” filân diye. O da adalet oluyor zaten. Bu mânâda baktığınızda, -ben anlıyorum ne demek istediğini- diyelim 3-5 milyon müslümanı veya bizim bölgemizdeki insanları öldürenlerle de hesaplaşacağız biz. Kendi ülkemizde birbirlerine haksızlık yapanlarla da hesaplaşacağız. Yani kavga ederek hesaplaşacağımız durumlar da olacak, konuşarak hesaplaşacağımız durumlar da olacak. Dolayısıyla “hesaplaşma” kavramı çok geniş bir kavram. Dar anlamda, bildik mânâda “savaşarak hesaplaşmak” değil aslında bu. Ama içinde o da var. Neticede bugüne kadar yapılan haksızlıklar, zulümler falân, bir şekilde açılacak, masanın üzerine konulacak, kim neyi hak ediyorsa, -çünkü adalet, hak edene hak ettiğini vermektir!- kim neyi hak ediyorsa, o alacak. Ve bizim inancımıza, anlayışımıza göre de bu hesaplaşmanın neticesinde de Yeni Dünya Düzeni kurulacak. Yeni Dünya Düzeni de bu topraklardan kurulacak! Yani bu, -“Eski Dünya Düzeni”ni diyelim artık- bugün Amerika’nın başını çektiği Batı Düzeniyle de bir hesaplaşma! Aslında, son tahlilde bu orayla bir hesaplaşma! Yani Fransa’daki bu olaya katılanlar bunu bilseler de, bilmeseler de, onlar da bu hesaplaşmanın içerisindeler aslına bakılırsa. Yani bu Düzenler Arası Bir Hesaplaşma! Onu da belirtmek lazım, altını çizmek lazım. Batı Düzeni ile bugün bizim teklif ettiğimiz Düzen arasında bir hesaplaşma. Zaten bu çatışmalar, ekonomik ilişkiler, siyasi ilişkiler, hep bu düzenler arasında olan bir şey. Meselâ, daha ben duymadım Vatikan, Ortodoks dünyası hem Avrupa’da hem Rusya’da bu eylemi kınadılar mı?!. Haberi var mı kimsenin? Kınadıklarını zannetmiyorum! Çünkü yaklaşık 2, 3 yılı aşkın bir süredir, bu işin içerisinde olan malum gazete, dergi Hazret-i İsa’ya da küfrediyordu. Dolayısıyla bizim “hesaplaşma” dediğimiz şey, onu anlatamaya çalışıyoruz; herkesin kendi içinde de olacak bir şey. Hâliyle de ister Katolik dünyasından, ister Ortodoks dünyası bir çok kesimin de, bu eyleme tarafsız kaldığını düşünüyorum. Meselâ kötülemiyorlar, “kötü oldu” falân demiyorlar. Çünkü onlarında ruhlarına yapılan bir saldırıydı o karikatürler. Ve bu hesaplaşma neticesinde bir bütünleşme sağlanacak! Bu bütünleşme de bizim topraklarımızda sağlanacak. TÜRKİYE’DE HERKES HADDİNİ BİLİR! NOS Tv: (Türkiye’de yayınlanan “Penguen”, “Leman”, “Uykusuz”, “Manyak” gibi karikatür dergilerini göstererek- Adımlar) Bunlar da Türkiye’nin Charlie Hebdo’ları… Ali Osman ZOR: Yok! Değil, değil!.. Türkiye de -demin söyledim orada- bırakın Allah Resûlü’ne hakareti, Hazret-i İsa’ya dahi hakaret eden bir mizah dergisi olamaz! Çünkü Türkiye’deki anlayış oradaki gibi değil… Türkiye’de böyle bir “mizah dergisi” olsa ve meselâ hem Hazret-i İsa’ya ve hem de bizim Peygamberimize hakaret eden bir “mizah dergisi” olsa. Gelip bir Fransız örgütü, -dikkat edin, Hıristiyan Fransız örgütü diyorum!- gelip o dergiye, “siz neden böyle yapıyorsunuz?!” diye cezalandırsa. Bizim müslümanlar ona karşı çıkmazlar. Zaman zaman Türkiye’de de İslâm’a karşı böyle bir “mizah” şeyleri olabilir ama, Türkiye’de herkes haddini bilir!

ADIMLAR Almanya Sokaklarda

Almanya’da gösteriler durulmuyor Almanya’nın Düsseldorf ve Duisburg şehirleri eş zamanlı gösterilere sahne oldu. PEDIGA ve DÜGIDA adlı İslâm ve yabancı düşmanı örgütlerin yürüyüş haberini alan üç bine yakın Duisburg’lu PEDIGA’ya nefes aldırmazken, altı bin kişilik bir kitle de Düsseldorf şehrinde DÜGIDA adlı örgüte göz açtırmadı. Bizde Duisbrug şehrinin yakınlarında olduğumuz için bölgeye doğru hareket ettik. Mekana geldiğimizde yürüyüşün gerçekleştirileceği kulvarda müthiş bir polis kordonu oluşturulduğunu gördük. Daha karşıt görüşlü olan kalabalık da toplanmamıştı. Fakat o sırada tren istasyonundan çıkan 20 kişilik bir neo-nazi grubunun gözükmesi birden ortalığı hareketlendirdi. Ve polisin kapı giriş-çıkışlarında zayıf kaldığı bir anda bizde ANTIFA adlı sol görüşlü gençlerle bunları kovalamaya başladık. Bir kaç yumruk ve tekme salladıktan sonra ara ve dar bir sokağa sığınan grup ile polis aramıza girdi. Bu arada bizimle göz göze gelen ANTIFA’cıların “sizde kimsiniz” diyen bakışlarına karşılık “Türküz-Müslümanız” cevabını verdikten sonra gülüşmeler oldu ve dayanışma adına samimi bir şekilde selamlaşıldı. Tren istasyonunun olduğu bölgede ağırlıklı Sol gruplar vardı. Ve Türkiye’deki solcular gibi solculuğu İslâm düşmanı olmak olarak anlamadıklarını meydanlarda İslâm karşıtlarının karşısına çıkarak bizlere de göstermiş oldular. Birçok sol örgütlerin yanı sıra, açılan pankartlar arasında islamofobi’nin eleştirildiği dövizler de dikkat çekti. Bu olaydan sonra daha fazla Polisin bölgeye gelmesi ve karşıt protestocuların kalabalıklaşmasıyla neo-naziler mekandan tamamen uzaklaştırıldı. Aynı havadislerin Düsseldorf’daki eş zamanlı gösterilerde de gerçekleştiği gelen haberler arasında. Duisburg’da İslâm düşmanlarına karşı üç ayrı bölgede toplanıldığı için ancak iki tarafda bulunabildik. Şehir içine doğru olan tarafta ise Türk derneklerinin de olduğu daha sakin bir ortam vardı. Önümüzdeki günlerde devam edeceğini düşündüğümüz gösterileri takip etmeye ve fikirse fikir kavgaysa kavga demeye devam edeceğiz. ADMLAR

İbdacılardan Taksim’e Müdahale

Bugün Yapılan Cumhuriyet Gazetesi önündeki protesto gösterilerinden hemen sonra, Taksim’de bulunan Fransız konsolosluğu’nun önünde Charlie Hebdo dergisinde çıkan karikatürlerinin asıldığını öğrenen İBDA-C BAGİ (Büyük Anadolu Gençliği İnisiyatifi)’ye bağlı bir grup anında Taksim İstiklal caddesine intikal etti. Tekbirler ve “Canımız Sana Feda olsun Ya Resulûllah” sloganlarıyla Fransız Konsolosluğu’nun önüne gelen İbdacılar, karikatürleri asanların oradan hemen kaçtığını öğrendi. Konsolosluğun herhangi bir saldırıya karşı polis tarafından korunduğu gözlenirken, bazı polislerin de bu korunmadan hiç hoşnut olmadığı bildirildi. ADIMLAR