ŞEHİDİMİZ ÜNSAL ZOR’UN AZİZ HATIRASINA… ÜN SAL’MIŞ AKINCI

Şehidimiz Ünsal Zor’un aziz hatırasına… ÜN SAL’MIŞ AKINCI Bir tebessüm sanma nisyan gibidir; Bu suskun bakışlar isyan gibidir. *** Vurulur hasretin kanlı kırbacı; Hatıra bahçesi hüsran gibidir. *** Zulüm teknesinde yenik tevekkül Sabır tarlasında yılan gibidir. *** Güneş yere indi bir mızrak boyu; Kıyamet önü toz duman gibidir. *** Kükreyişi, ün salmış akıncının Gaza meydanında aslan gibidir. *** Ölüm değildir bu mevsimde açan! Sanmayın şehâdet hicran gibidir. *** Yoksa mavi bayrak, Başyüce yoksa Bütün kavuşmalar yalan gibidir. *** Kendi toprağımız gurbet olsa da; O nizâmda her yer vatan gibidir. *** Susuyorsak sanma nisyan gibidir! Bu suskun bakışlar isyan gibidir. Hakan YAMAN

AHMED ARVASİ’NİN İBDACI TAVIR DERGİSİYLE YAPTIĞI RÖPORTAJ (1987)

Esseyid Abdülhâkim Arvasi Hazretlerinin yeğenlerinden olan ve Üstad Necip Fazıl’ın muradı doğrultusunda o dönemin Ülkücü gençliğinde henüz hissiyat hâlinde…..

TELEGRAMCI KÖPEK YURT DIŞINA KAÇIRILDI -28 ŞUBAT’IN İŞKENCECİSİ SERBEST, MAĞDURLAR HÂLEN CEZAEVİNDE-

Bugün Hürriyet gazetesinde Mehmet Karabörk adlı işkenceci polisin tahliye edildikten sonra yurt dışına kaçmış olduğuna dair bir haber yayınlandı:

Şehid, Dost, Gazeteci, Dava Adamı Ünsal Zor

Merhum Harun Yüksel ağabeyimizin kaleme almış olduğu yazıları sizlerle paylaşmaya devam ediyoruz. Aşağıdaki yazıyı da Ünsal Zor’un şehadeti ardından kaleme almış ve yazılarını, düşüncelerini paylaştığı blogunda yayınlamıştı: ŞEHİD, DOST, GAZETECİ, DAVA ADAMI ÜNSAL ZOR “Ünsal” Zor dediğimizde… “İyi insanlar iyi atlara binip gitti”kten sonra kötülere kalan bir dünyayı… Kötülüğün ülke ülke, şehir şehir, mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev kuşattığı bir dünyayı… İnsanların bu dünyada yaşamak, nefes almak, karnını doyurmak, barınmak, gibi en temel ihtiyaçları için bile, kötülüğe boyun eğerek, kötülere mahkûm, mecbur, esir ve köle olmak zorunda kaldığı bir dünyayı… Yeniden iyi insanların… İnançlarından, namuslarından, şeref ve haysiyetlerinden taviz vermeden gönül ve vicdan huzuru içinde yaşayabilecekleri bir iyilik mekânı haline dönüştürecek “Büyük zuhur” öncesi ve bu “zuhurun” yolunu açmak üzere geri dönen “İyilik savaşçıları”nın “ilklerinden”, yiğit bir akıncıdan… 45 yıllık ömrünün yaklaşık dörtte birini işkencehanelerde, hücrelerde, cezaevlerinde, direnişlerde, açlık grevlerinde, sokaklarda, meydanlarda protestolarda, basın açıklamalarında geçirmiş… İşkence görmüş, tutuklanmış, yargılanmış, cop yemiş, dipçik yemiş, mermi yemiş, gaz yemiş ama asla boyun eğmemiş, sinmemiş, sindirilememiş, devşirilememiş, teslim olmamış, teslim alınamamış, şerefli bir insandan bahsediyoruz… Kötülüğe “eliyle, diliyle ve kalbiyle” karşı çıkan Bir iyilik erinden… Bir akıncıdan… Bir dava adamından.. Bir gazeteciden… Bir yazardan söz ediyoruz… Bir dosttan… Bir kardeşten… Ve… Şimdilik çok nadir bulunan bir insan türünden bahsediyoruz… Onun davası, kavgası ve mücadeledeki azim ve kararı anlaşıldıkça çığ gibi büyüyecek bir iyilik savaşçıları neslinin öncülerinin birinden bahsediyoruz… -Bütün dertleri para pul, makam, mevki, lüks, israf ve şatafat hırsından ibaret kötüler dünyasının… İnsana sadece sureten benzeyen AVM kemirgenlerinin… Rezidans zararlılarının… Lüks mekân parazitlerinin… Beton aşıklarının… Yeşil rengi sadece ABD dolarının üzerinde seven kazmaların… Ölümcül bir hastalık olan ve bu hastalığı durmadan yayan, sayısız Batıcı hayat tarzı çukurlarından herhangi birinde kan ve irinle, alkol ve uyuşturucuyla beslenen ve hayatı da bundan ibaret sanan, kötülük kurbanlarının asla anlayamayacakları iyi bir insandan, bir iyilik savaşçısından bahsediyoruz… İnsan olmakla, bir şeylere malik olmak arasındaki derin anlam uçurumunu bile farkedemeden… Kapitalizmin model, marka, fiyat tuzağında debelenmeyi yaşamak zannederek… Yiyen, içen, gülen, oynayan, yatan, kalkan, osuran, sıçan, hoplayan, zıplayan, bunlardan daha fazlasını yapanları gördükçe kıskançlık krizleri geçiren, başkasının elindekileri kapmak için kumpaslar kuran, denk getirdiğine kazık atan, kazık yediğinde deliye dönen… Hiç ölmeyecekmiş gibi ölçüsüz endazesiz sefil bir hayat yaşamayı özgürlük kabul eden… Hazlarına esir düşmüş insan suretindeki neoliberal tüketim canavarlarına hiç benzemeyen birinden söz ediyoruz.. “Başını bir gayeye satmış bir kahraman gibi” yaşayan birinden… Ünsal Zor… Bu kötülüğe boğulmuş dünyanın unuttuğu bir insan türünün ilklerinden… Hani merhum Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ömrünün son demlerinde Salih Mirzabeyoğlu’nu tanıdıktan sonra “Geliyorlar…”: “Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalpleri ceylân, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edaları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar .” Diyerek müjdesini verdiği… İyilik savaşçıları neslinin ilk habercilerinin birinden bahsediyoruz… Ben onun avukatıydım… Tanıdıkça onun ne kadar güvenilir ve iyi bir insan, bir dost, bir arkadaş olduğunu anladım… Aramızda bir dostluk oluştu… Zamanla bu, bir ağabey kardeş ilişkisine dönüştü… Sırtınızı döndüğünüzde arkanızdan hançerlemeye, tökezlediğinizde ilk tekmeyi sallamaya, yüzünüze gülüp arkanızdan kuyunuzu kazmaya hazır soysuz çıkarcılar tarafından kuşatılmış bir dünyada bunun, ne büyük bir nimet olduğunu bilenler bilir… 20 yıla yakın tanışıklığımız içinde ne bir kabalık etti, ne saygıda bir kusur… Satmadı… Kazık atmadı… İftira etmedi… Dedikodumu yaptığını hiç işitmedim… Yardıma ihtiyacım olduğunda elini uzattı… Verdiği sözü tuttu… Emanete ihanet etmedi… Yalanına, dolanına hiç şahit olmadım… Yani “münafıklık” alemetininin hiçbiri onda yoktu… Fedakârlık ahlâkının canlı bir numunesi gibiydi… İnsan bir dostundan daha ne bekleyebilir ki? Ve… Bugünün dünyasında böyle bir insanla dost, arkadaş, kardeş olma şansı kaç kişiye nasip oluyor ki… Bu açıdan kendimi çok şanslı hissediyorum… Allah, belki de ona bu iyi vasıfları taşıdığı için şehitliği nasip etti… İnsanoğlu’nun Allah katında kazanabileceği en büyük iki rütbeden biri olan şehitliği… Onu “ölüp de ölmeyen” şanslı insanlar kervanına kattı… Allah’ın sayısız nimetleri şehitlere daha ilk damla kanı toprağa düşmeden verilmeye başlanıyor ya… Belkide ilk sürpriz, eşi şehit Nuray Zor hanımefendiye kavuşmakla başlamıştır… Artık o, kabir suali, kabir azabı, ölüm, acı, yokluk, sıkıntı, keder, hastalık, ayrılık hüznü, rızk endişesi, hesap derdi, Sırat Köprüsü sıkıntısı olmayan bir hayat içinde mahşere kadar yaşayacak… Güneşin bir mızrak boyu aşağı ineceği o çetin mahşer günü, diğer şehitler ve salih insanlarla birlikte o sıkıntılı günü hiçbir sıkıntı çekmeden atlatacak… Bir de… Şehitlerin bazı gazalara iştirak ettiklerine dair keşif ve müşahade rivayetleri var ki… Öyleyse… Onu katleden kahpeler ondan kurtulalım derken başlarına nasıl bir dert sardıklarını asıl o zaman görürler… 45 yaşında şehit düştü… Babadan kalma bir gecekondudan ve ikinci el satın aldığı (Habertürk’ün haberine göre o motosikleti alırken de kazık yemiş, plakası sahte mi neymiş) başka hiçbir malı mülkü olmadı… Şehit düştüğünde cebinde üç beş paket sigara parasından fazla bir parası olduğunu da sanmıyorum… Bankada hesabı, borsada kağıdı, yastık altında dövizi, küpte altını da yoktu.. Harama tenezzül etmedi… Aç gözlü değildi… Çok iftiralar attılar… Çok dedikodusunu yaptılar… Yani bol bol günahını aldılar… Daha ne diyeyim… Kaç tane böyle iyi insan tanıyoruz ki? Allah’ın O’nu bu dünyada şehitlik nimetiyle mükafatlandırması bile onun iyiliğine tek başına yeterli bir delil iken… “Bunca lâfı niye ettin” derseniz… İyi insan olmaya niyet edenlerin somut örneklere, rol modellere ihtiyacı var… Kötülüğün hakim olduğu bir dünya da “elimizle, dilimizle ve kalbimizle” kötülüğe karşı çıkmanın formülünün, Ünsal Zor gibi yiğit bir “iyilik savaşçısı” olmaktan geçtiğini göstermek için… Yani… Böyle bir dünyada “İyi insan” olmak için sadece niyet yetmiyor; o niyetin arkasına canımızı, malımızı, sevdiklerimizi, rahatımızı kaybetme riskini de koymak gerekiyor… Şehitlik nimetine nail olduğu için, O’nun adına çok seviniyor olsam da, böyle bir dosttan ayrılmanın hüznüne de engel olamıyorum… Böyle güzel bir insana hangi kahpeler kıydıysa, onları yakalayıp adalet huzuruna çıkarmak için maaş alan her düzeyde görevlilere sesleniyorum: Bu katilleri hemen bulun… Katillere dair teşhisi saldırıda yaralanan Adımlar dergisi genel Yayın Yönetmeni Ali Osman Zor, o yaralı haliyle yaptı: “Ortalığı bulandırmak için aslı olmayan haberlere lütfen itibar edilmesin! Bizce saldırıyı gerçeklestirenlerin adresi bellidir: Bomba, CIA veya MOSSAD işi!” CIA veya MOSSAD’a gücünüzün yetmeyeceğini biliyoruz… Hiç olmazsa… CIA veya MOSSAD bu saldırı için kimi veya kimleri tetikçi olarak kiraladıysa bari o şerefsizleri bulun… Ünsal Zor`un Cenaze merasimine katılan Ulusal Parti Genel Başkanı ve Türksolu Dergisi Başyazarı Gökçe Fırat Çulhaoğlu’nun bu konudaki görüşleri de önemli: “Basın özgürlüğünü savunacaksak, bu cinayetin biran önce aydınlatılması lazım. Adımlar dergisi. Kürtçülüğe, PKK`ya, Barzani çizgisine, Büyük Ortadoğu Projesine kökten karşı çıkan bir yayın organıydı. Bunun arkasındaki güçlerin aydınlatılması lazım ” Çulhaoğlu’nun bu tespitleri de Paris’te bir karikatür dergisi basıldığında “Hepimiz Carlie Hebdo`yuz” diye sokağa dökülen… Ama… İstanbul’un göbeğinde ve İstanbul Adliyesininin hemen yanında bir dergi havaya uçurulunca… Ortalıkta hiç görünmeyen” Basın özgürlüğü” aşıklarına kapak olsun… “Basın özgürlüğünü savunacaksak, bu cinayetin bir an önce aydınlatılması lazım” diyen Fırat Çulha oğlu’nun onurlu sesinden başka… “Hepimiz Ünsal Zor’uz” diyen ne bir yazı, ne bir slogan, ne bir gösteri, ne ses ne de seda var… Niye ki? Dergisiyse dergi… Saldırıysa saldırı… Cinayetse cinayet… Gazeteciyse gazeteci… “Basın özgürlüğü”, saldırı yalnızca Paris’te olursa mı tehlikeye giriyor? Son olarak… Sırlar kitabı Tilki Günlüğü’nün (*) 2. cildinin ilk sayfası “Son gününe yetişen” başlığı altında “Levha 17 Ekim 1989 Ünsal Zor… ‘Ünsal’ın kelime mânâsı, ‘silahlanmış adam’ demekmiş… ‘Şöhretlenmek’ ile ‘silahlanma’ arasındaki alâkayı enteresan buluyorum!..” diye başlıyor… Artık ne demekse? Bilenler anlatırsa biz de öğreniriz… Harun YÜKSEL * Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, cilt 2, Sayfa: 9, Nisan1992, İbda Yayınevi, İstanbul. (Kaynak:Entellektüel forum-Millibirlik ruhu blog)

SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ’NE RAHMET

Vefâtının 57. Sene-i Devriyesinde SAİD-İ NURSÎ HAZRETLERİ’NE RAHMET Yıllardır “beraber ıslandık bu yollarda” türküsünü söyledikleri, “ne isteyip de vermedik”leri paralel kardeşleri Fetullah Gülen üzerinden, 15 Temmuz kalkışması sonrası tam bir Ehl-i Sünnet düşmanlığıyla hedef alınan Said-i Nursî Hazretleri’ni, vefatının 57. Sene-i devriyesinde rahmetle anıyoruz. “Ilımlı İslâm” kodlu Amerikancı İslâm projesinin biri “medeniyetler ittifakı”, diğeri “diyalog” fitnesi kanadını sürdüren; İslâm’a nisbetle “siyaset yapmak”ı her türlü yalan ve aldatmanın meşru kabul edildiği Pers takıyyeciğiliyle, biri “gömlek değiştiren” iken, diğeri “gerektiğinde rahip kıyafeti giymekten” çekinmeyen; Bir yanda, İslâm’ın Mutlak olarak vâzettiği hakikatlere karşı, Amerika ve İsrail’in coğrafyamıza dayattığı “gerçeklik” içerisinde SİYASİ SORUMLU olarak Haçlı-Yahudi Saldırganlığına ortak olan BOP Eşbaşkanı’nın Said-i Nursi düşmanlığı… Diğer yanda ise NATO’culuk, İsrailcilik, Batıcılık cereyanında Beştepe’yle yarışan ve “bu işleri ben daha iyi yaparım” diye Batı’ya kendisini arz eden Fetullah Gülen’in vâzettiği, mânâsı ters yüz edilmiş, sahte bir Said Nursî bağlılığı… Bediüzzaman Hazretlerini vefat yıldönümünde rahmetle anar iken, birbirine zıt görünse de, özde bir olan bu iki sakat anlayışın zihinleri ifsad etmesinin önüne geçme noktasında bir katkısı olsun diyerek, Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun O’na dair yazdıklarından bazı bölümleri alâkalarınıza sunuyoruz. İlaveten: Devrin bir çok âliminin düşmanla istişare noktası aradığı şartlarda, Said Nursi Hazretlerinin Milli Mücadelede aktif olarak rol almış bir kahraman oluşu da gözden ırak tutulmasın… O, işgalciyle oturup diyalog yolu arayan ve iş birliği teklif edenlerden olmadığını bizzat o yıllarda göstermiştir. ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Kumandan Salih Mirzabeyoğlu ve Said-i Nursî Hz. “Muhammed Şerif… Babamın ismi böyle koyuluyor… Hikâyesi de şu: Said-i Nursi Hazretlerinin kucağında, onun okuduğu ezan ve kulağına bu ismi seslenmesinden, yani ismi konulduktan sonra, iş nüfus memuru safhasına geldiğinde, o zamanın şartları icabı nüfus memuru bu ismin verilemeyeceğini, yasak olduğunu söylüyor ve Muhammed ismini “Muammer” olarak değiştiriyor… “Kafakâğıdı”nda: Muammer Şerif… Künyesi “Salih Bin Muhammed” olan ben de, kaderin bir cilvesi olarak bundan payımı alıyorum: Salih Bin Muammer Şerif.” (Tilki Günlüğü –Ufuk ile Hafiye-, Salih Mirzabeyoğlu, 4. Cilt, İBDA Yayınları, Shf: 25) “Gayet açık olarak söylüyorum: Bugün İBDA, Said Nursî Hazretlerinin rüyasını gördüğü bir temsil plânındadır ve bu mânâda İBDA’nın kadrosudur.” (Adımlar -1984’den 1996’ya- Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yayınları, Shf: 32) Said-i Nursi Hz. Ve Üstad Necip Fazıl Kısakürek Said-i Nursi Hz.’nin talebelerinin, kendisinin Üstad Necip Fazıl’a olan ilgisini zikrettikleri iki tablo meşhurdur… Biri Necip Fazıl’ın kendisini ziyarete geldiğini işitir işitmez, yerde, hasırda oturan Said-i Nursî Hazretleri’nin etrafındaki talebelerine “hemen bir sandalye (koltuk) bulun” diye emretmesi… Diğeri de merhum Salih Özcan’ın naklettiği: “Necip Fazıl’ın çıkardığı “Büyük Doğu” mecmuası parasızlıktan bir ara kapanma durumuna geldi. Üstad bana: “Benim yorganımı satın, buna yardım edin, kapanmasın” dedi. O zamanlarda tek mucmua o vardı, Üstad destekliyordu. Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi’ye bağlı idi.” Sürgün altında ikâmet ettirildiği beldelerde sohbet halkaları etrafında “fertlerde imânı korumaya yönelik” irşâd mücadelesi veren Said-i Nursî Hazretlerinin, cemiyet meydanında Büyük Doğu bayrağını açan ve bu azamet tavrıyla daima düşman oklarının hedefi olan Üstad Necip Fazıl hakkındaki hissiyatını gösteren hâtıralardan sonra, Büyük Doğu Yayınlarının “Bediüzzaman Said Nursi” ismiyle yayınladığı kitaptan fragmanlar, aşağıda: Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Said-i Nursi Hz. (…) İlk düşmanları (Jön Türk)ler olmuştur. Onlar hakkında demiştir ki: – Dini incittiler! Allah’ın gayretine dokundular! Akıbetleri vahim ve hazin olacaktır! Bir aralık, siyasî faaliyeti dolayısıyla Örfî Harb divanına verildi. Harb Divanı Reisi Hurşit Paşa ile aralarında karşılıklı sual ve cevap: – Siz Şeriat istiyor musunuz, öyle mi? Şeriatçılar mürtecidir! – Eğer Meşrutiyet bir hizbin istibdadından ibaretse, dünya şahit olsun ki, ben mürteciyim! Şeriatın tek meselesi uğrunda bin ruh ve mevcudiyetim olsa hepsini fedaya hazırım. Buna rağmen, idamına kadar gitmesi mümkün olan bu muhakemeden beraat elde etmiş, hükme karşı teşekkür etmeyerek salondan çıkmış ve kalabalık bir halk kütlesi içinde ilerlerken, “Zalimler için yaşasın cehennem, yaşasın cehennem!” diye sesini yükseltmiştir. Hürriyetten sonra bazı mücahit dostlarıyla birlikte “İttihad-ı Muhammedi” Cemiyetini kurmuşlardır. Bu cemiyet ise en kısa zamanda genişlemiş, Said Nursi’nin bir makalesiyle, İzmit ve Adapazarı mıntıkasında elli bin kişi cemiyete girmiştir. 31 Mart Vak’asında da, kumandanların söz geçiremediği taburları bir nutukla itaat altına almıştır. Fakat bütün bunlara rağmen Şarkta açacağı Medresetüz-Zehra mefkûresini bir türlü tahakkuk ettirememiş, onun yerine kendisine zindanların açıldığını görmüştür. (…) Birinci Dünya Harbi’nde, talebelerinden ve gönüllülerinden teşkil edilen alayının başında, Gönüllü Alay Kumandanı unvanıyla savaşa iştirak etti. Pasinler cephesinde büyük musibetlere uğradı. Oradan Van’a geçti. Van’a yönelen Moskof saldırışına karşı, kalede, yakınlarıyla, şehit oluncaya kadar şehri müdafaa etmeye karar vermişken, gerilere çekilmesi emrini veren Van Valisi Cevdet Beyin ısrarıyla Vasıtan kasabasına ric’at etmeye mecbur oldu. Vali, kaymakam, asker ve ahâli Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazan süvarisi Vasıtan üzerine hücum etti. İşte Said-ül Kürdi, bu ricali himaye etmek ve çoluk çocuğun Moskof kılıcından kurtulmasını sağlamak için, otuz kırk kadar asker ve bir o kadar talebesiyle Kazaklara mukabele etmiş ve onları durdurmaya muvaffak olarak, türlü gayretler ve tertiplerle Vasıtan’ın Moskof eline düşmesine mani olmuştur. Bu ana baba günlerinde Müslüman çocuklarını kesen Ermeni zulümlerine mukabil, Müslümanlar da onların çocuklarına aynı muameleyi tatbik etmeye kalkışınca, Said Nursî bu harekete izin vermemiş ve: – Şeriat bu harekete müsaade etmez! Diyerek, Ermeni çoluk çocuğunu din himayesinde korumuştur. Böylece kurtulan Ermeni kadın, kız ve çocukları, Moskofların yanında bulunan hemcinslerine katılmışlardır. Bunu duyan bazı Ermeni komitacıları: – Madem ki bizim çoluk çocuğumuza karşı böyle yaptılar; biz de onlarınkine artık ilişmeyeceğiz! Demişler, bu yüzden o mıntıkada daha büyük bir facianın zuhuru önlenmiştir. Derken, Muş üzerinden ricat eden ordu döküntülerinin düşman eline bırakmak zorunda kaldığı otuz topu, üç yüz gönüllüsüyle kurtarmış ve bununla Bitlis müdafaasının bir müddet devamını sağlamış ve tam bir panik havası içindeki ordu ve halk ricatinin bir parça nizam ve imkân bulmasını temin etmiştir. (…) 1918 gibi kapkaranlık bir devrede, binbir zıt cereyana karşı mücadele açıyor. Hem âza bulunduğu müessesenin içine, hem de dışına doğru mücadele… Bir taraftan, müessesenin dine uymaz temayül ve yanlış fetvalarına mukavemet ederken, öbür taraftan da bütün dalalet cereyanlarına karşı koymaktadır. (…) Bir gün Riyaset Divanında Meclis Reisiyle fikir teati ederken aralarında şöyle bir muhavere geçti: Meclis Reisi- Sizin gibi kahraman bir hoca, tam aradığımız insandır. Bu yüzden sizi, yüksek fikirlerinizden faydalanmak için davet ettik. Fakat siz, gelir gelmez, namaza dair beyannameler neşrederek aramıza ihtilaf düşürdünüz. Bediüzzaman’ın mukabelesi, gayet kat’i ve sert oldu: – Namaz kılmayan haindir! Hainin hükmü merdûttur! (…) Meclis Reisiyle aralarında geçen bir konuşma daha: Meclis Reisi- Heykel hakkındaki fikriniz nedir? – Heykel, asla Şeraite uymayan, taş halinde dondurulmuş ve put şeklinde çizgileştirilmiş bir benlik ve nefsaniyet abidesidir. (…) Bediüzzaman, Isparta ve havalisinde uzun bir müddet kaldıktan sonra (1935), ….. “gizli cemiyet kurmak, halkı hükümet aleyhine çevirmek, isyana davet etmek” ithamiyle, Eskişehir Ağırceza Mahkemesi’ne sevk ediliyor. Muhakeme neticesinde, hakkındaki ithamların çoğundan beraet ediyor, fakat Kur’an’daki tesettür ayetinin tefsiri olan yazı münasebetiyle bir seneye mahkûm ediliyor. Derken, Denizli Ağırceza Mahkemesi… İtham yine aynı, fakat bir parça daha tafsilatlıdır: (…) Bediüzzaman’ı hapishanede zehirlemeye kadar ileriye gidiyorlar. Fakat o, ilahî bir lütuf ve muhafazayla bundan masun kalıyor. Said Nursî, aldığı beraat kararına rağmen, idareden (!) Afyon vilayetine bağlı Emirdağ kazasında ikamete mecbur ediliyor. Serbest, fakat esir!.. Her an yayılmakta devam eden tesiri… Yine aynı gayzın şahlanışı… Haydi, bu defa Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’ne… Adeta o günün devlet ve hükümet ölçüsü, Bediüzzaman’ın suçunu değil, mutlaka onu mahkûm edecek olan hakimini aramaktadır. Yine hapis, yine işkence, yine facia… Yerine getirilen uzun tetkikler neticesi, hiçbir suç unsuru bulunamıyor. Fakat mahkeme, hâkimlerin takdir ve vicdan ölçüsüyle (!) kararını veriyor: Said Nursi’ye 20 ay, arkadaşlarından bir ilim adamına 13 ay, yirmi dört kişiden birkaçı müstesna olarak geriye kalanına da 6’şar ay hapis cezası!.. (…) Yine muhakeme… Suçlulardan(!) müdafaaları soruluyor. Şöyle diyorlar. – Nakız kararına uyulmasını istiyoruz! Üstad ise şu mukabelede bulunuyor: – Ben kardeşlerim adına, temyiz kararına uyulmasını, kendi adıma da eski kararda ısrar edilmesini ve cezalandırılmamı istiyorum! (…) Rus başkumandanı, esirler kampına geliyor ve esirleri teftiş ediyor. Teftiş esnasında Bediüzzaman, etrafında pervane gibi dönülen başkumandana hiçbir saygı tavrı göstermiyor ve yerinden kalkmıyor. Başkumandan hayretle tercümanına sorduruyor: – Herhalde kumandanı tanımadınız! – Tanıyorum. (Nikola Nikolayeviç)tir! – Şu halde Rus ordusuna ve dolayısıyla Rus Çarına hakaret ediyorsunuz! – Hakaret etmiyorum! Fakat ben bir Müslüman âlimiyim! İmanlı bir kimse, Allah’ı tanımayan her adamdan üstündür. Ben böyle birine, rütbesi ne olursa olsun, kıyam edemem! – Bu hareketiniz idamı muciptir! – Sizin idam kararınız, benim sonsuzluk âlemine intikal etmem için pasaport hükmündedir. Rus Harb divanı, Bediüzzaman hakkında idam kararı veriyor. Tam hüküm infaz edileceği sırada, büyük Müslüman, namaz kılmak için müsaade istiyor. Bu müthiş levha yerine geldikten sonra, Rus Başkumandanı yetişerek şu tüyler ürpertici ibret sözlerini sarfediyor: – Hareketinizin, din ve mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileriye geldiğini anladım ve sizi affettim. Ayrıca sizden af rica ederim! Ve idam kararı geri alınıyor. (…)

KIRGIZİSTAN’DAKİ “TEMİZ ADIMLAR – TEMİZ ADAMLAR”

Dünya çapında yaşanmakta olan Son Hesaplaşma’nın Kırgızistan cephesinde Temiz Adımlar’la saf tutan gönüldaşlarımızla ilgili gelişmeleri sizlere aktaracağımızın

ESKİ TEM ŞUBE MÜDÜRÜ MEHMET KARABÖRK GÖZALTINDA

Sayın Salih Mirzabeyoğlu’na karşı BUGÜN HALEN DEVAM EDEGELEN TELEGRAM İŞKENCESİ ve İŞKENCECİLERİNİN, şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılması

VEFATININ 72. YILDÖNÜMÜNDE ES-SEYYİD ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎ ÜÇIŞIK HZ. (K.S.)

“İBDA’nın üzerindeki Mühür”ün sahibi Es-Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ÜÇIŞIK Hazretleri’ni vefâtının 72. yıldönümünde rahmetle anıyoruz! Bu çerçevede İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü adlı eserinden NADİR YELKENCİ SERDAR başlıklı 27 Kasım tarihinin Vâridât’ını dikkatlerinize sunuyoruz. ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Plâtformu Vâridât: 27 Kasım 1943 * Hürriyetin, bilgilenme – idrak keyfiyetiyle aynı olduğunu bilenler, imân’ın da hürriyetin aynı olduğunu bilirler… O hâlde, bâtın kahramanları, yâni iradesi Allah’ın iradesi olmuş olan gerçek insan soyu, kul haddiyle mutlak hürdürler!.. * Başkalarını varoluşan tarzda bilmek, onların hürriyetleriyle yakınlık kurmakla mümkündür!.. * Fısıldadığım girizgâhtan sonra, gelelim mevzuun aslına, «27 Kasım 1943»e… Bu tarih, sözkonusu edildiği gibi, «Büyük İrşad Kutbu» Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin vefat günüdür… Bahis, Üstadım’ın «O ve Ben» isimli eserinde anlatılmıştır… Ben de, aynı zamanda bu eserin muradına denk gelen bir kayıtla, «O ve O» diye nakledeyim!.. * Ankara, Efendi Hazretlerinin hiç sevmedikleri bir yerdir; ve bir gün o civarda gömülecekleri hayallerine bile uğramamış bir keyfiyet… Hattâ İstanbul’da, Bağlarbaşı’nda; Şeyhülislâm Hikmet Efendinin kabri yanında kendilerine bir mezar hazırlatmışlar, bir de tabut yaptırmışlardır. Faruk Bey’in, eski Ankara tipi ahşap evinde 19 gün hasta yatıyorlar. Nihayet, 1943 yılının 27 İkinciteşrin Cumartesi günü (29 Zilkaade 1362) gün doğmadan 18 dakika evvel… Tam sabah namazı vakti… Elleri Faruk Beyin ellerinde… Rüçhan Işık (Faruk Beyin oğlu) ayaklarını uğuyor. Dudaklarında tek kelime… Kâinatın tek kelimesi: Allah… Son nefes… Vefat ediyorlar… 83 yaşındalar… Vefât ânında zelzele… O gecenin sabahı, hemen o sabah, damatları İbrahim Arvas’ın Keçiören’deki köşküne naklediliyorlar. Gasl, techiz, tekfin, orada… Ve Keçiören’den ileriye doğru, Ankara’ya 24 kilometre mesafede bir köye götürülüp defnediliyorlar. Aynı günün gurup vaktinde, güneş batarken… * Şimdi bir mesele: Mübarek naşın İstanbul’a nakli için resmî makamlara başvuruyorlar. Tahnit (ilaçlama) mecburiyeti olduğu cevabı veriliyor. İmkânsız!.. O hâlde?.. Şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin Asrî Mezarlığa gömülmesi şartı da var… Daha imkânsız!.. O hâlde?.. Kırşehir’e kaldırmayı ve orada bazı yakınları arasında toprağa vermeyi düşünüyorlar. Bu da resmî şarta uygun değil… O sırada ahşap evin kapısı çalınıyor ve kim olduğu, nereden geldiği, ne istediği belli olmayan ak sakallı bir adam: – «Ankara civarında Bağlum isimli bir köy vardır; orada Nakşî şeyhlerinden bir zat da medfun… Oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır!» Ve çıkıp gidiyor. Meçhul adamın arkasından koşuyorlarsa da ele geçiremiyorlar. Bağlum, Ankara’nın Belediye sınırları dışında olduğu hâlde, cenazeyi battaniyeye sarıp bir taksi içine atıyorlar ve en yakınlarından birkaç kişi, Bağlum nahiyesine götürüyorlar. Yolda İbrahim Arvâsî’nin Keçiören’deki köşküne uğruyorlar ve techiz-tekfin işini orada yapıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, 12 kişiden ibaret olan yakınlarının cenaze etrafındaki dairesi 500 kişiye çıkmıştır. Bunlar kimdir, nerelerden gelmişlerdir, ne demek isterler, hep meçhul… * Efendi Hazretlerini, yalçın ve çırılçıplak Bağlum mezarlığının ilkokulu bitişik köşesine, namsız nişansız, ilânsız, işaretsiz şekilde defnediyorlar. Mübarek mezar, bugün, üzerinde yazısız bir taş olarak, her şatafattan uzak, semalara tebessüm etmektedir. * Efendi Hazretleri 83 yaşında vefat ediyor… Ve 1983’te de Üstadım… 1943’den 1983’e, tam 40 yıl… Ve Efendi Hazretlerinin defnedildiği Bağlum Köyü, isim sırasında pek mânâlı; «bağlum», «bağlık ve bahçelik yer» mânâsına… Bağ, bahçe; kabir, lisân, istikbal, torun vesaire!.. * 1362… Benim lisedeki okul numaram!.. * Zelzele?.. * Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin, «Tasavvuf Bahçeleri» isimli eseri… Yeri gelmişken, o eser mevzuunda «sana çok şey söylemeli» diye uyarıldığımı belirtmeyelim… Bu mevzuda söyleyeceğim şey çok kısa: – «Herşey bir yana, benim için eserin ismi yeter!» * Ve… Şimdi… Üstadım’ın «O Bahçeler» isimli «Noktalama»sı: – «Adımın o bahçeleri her gün anıldığı yer; O bahçeler, yalanın bile yanıldığı yer…» * Tıfl: Küçük çocuk. Her şeyin cüz ve parçası. Batmaya yakın güneş. Kıvılcım. (Tilki Günlüğü, Salih MİRZABEYOĞLU, İBDA Yayınları, 2. Cilt, Shf: 332, 333, 334, 335)